Boşluğun Çağrısı Üzerine: İntihar, Hayat ve Direniş Üstüne Kazı

Yazıyla gerçek bir ilişkisi olan insan için yazmak, birtakım yazınsal teknikleri uygulamaktan, akademik bir bağlam kurmaktan ya da bugünlerde çok moda olduğu biçimiyle bir “influencer” olmaktan ibaret değildir. Hele yazdığı metnin altına kendi adını koymaktan kaçınan, bir yapay zekâya yazdırdığı metni kendi düşüncesiymiş gibi dolaşıma sokan biri için sözün ağırlığından söz etmek daha da güçtür.

Çünkü bazı insanlar yazıyı gerçekten kalbiyle yazar… Yazdığı her kelimenin bir ağırlığı olduğuna, kelimelerin dünyada bir karşılığı bulunduğuna inanır. Sözün yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda dönüştürücü bir güç olduğunu düşünür. Arthur Rimbaud’nun o muazzam ifadesiyle, sözün bir simyası vardır. Kelime, yalnızca bir şeyi tarif etmez; bazen onu çağırır, bazen dönüştürür, bazen de insanı hiç beklemediği bir yere götürür.

Böyle bir kalem bazı konularda gerçekten titrer.

Neden? Çünkü bazı konular yalnızca “konu” değildir. İnsanlara doğrudan dokunan, hatta bazı insanlarda bir karşılık üreten mesajlar taşırlar. Yazının sorumluluğu burada başlar. Yazdığın şey, senin için bir düşünce egzersizi olabilir ama başka bir insan için hayatının en kırılgan anında karşısına çıkan bir cümle olabilir.

Bu konuların en tehlikelilerinden, en risklilerinden biri de intihardır.

Sürrealizmin kahramanlar kataloğunda yer alan bazı yazarlar ve şairler üzerinden bu meseleye daha önce çeşitli kereler değinmiştim. Bunların en çarpıcı örneklerinden biri Gérard de Nerval’dir. Hayatının ve edebiyatının trajik figürlerinden biri olan Nerval’in ölümü, romantik aşk, melankoli, delilik ve ölüm arasındaki o karanlık koridorda hâlâ dolaşır. Sürrealistler de zaten bu koridordan geçmekten hiçbir zaman korkmadılar.

Fakat yine de intihar üzerine yazmak kolay bir şey değildir. Kendi adıma, otuz yılı aşan yazın hayatım boyunca bu konuda doğrudan bir deneme yazmadım. Konuya dokunduğum, çevresinde dolaştığım, çeşitli metinlerde ucundan kıyısından değindiğim oldu ama doğrudan intihar üzerine yazmayı hep erteledim.

Ta ki Rogue One: Bir Star Wars Hikâyesini izleyene kadar. Filmin bende açtığı bazı düşünceler, yıllardır zihnimin bir köşesinde dolaşan bu meseleyi yeniden önüme getirdi. O andan sonra intihar üzerine yazmaya karar verdim. Fakat karar vermek başka, yazmaya hazır olmak başka bir şeydi. Yaklaşık on yıl boyunca bu konuyu zihnimde evirip çevirdim. Bazen başlayacak gibi oldum, sonra vazgeçtim. Çünkü ne söylemek istediğimden çok ne söylemenin doğru olacağını düşünüyordum. Bir yazının yalnızca düşünsel olarak değil, etik olarak da hazırlanması gerektiği bir noktadaydım.

Son aylarda ise peş peşe gelen iki rastlantı (Jung’un o güzel eşzamanlılık tespiti), sanki yıllardır kapalı duran bir kapının iki yanına iki anahtar bıraktı. İlki, bir sahafta karşıma çıkan Simon Critchley’nin İntihar Üzerine Notlar kitabıydı. Critchley’nin kitabı, David Hume’un İntihar Üzerine adlı kısa metninden hareketle açtığı düşünsel bir alanın içerisinde ilerliyordu. Fakat benim için asıl ilginç olan, Critchley’nin intihar meselesini ele alırken yıllardır kendi zihnimde dolaştırdığım bazı soruların çevresinde gezinmesiydi.

Bir başkasının aynı uçuruma başka bir yerden baktığını görmek, insanın kendi düşüncesini de değiştiriyor. Critchley’nin bazı düşünceleriyle karşılaştığımda kendimi yakın hissettim; bazı noktalarda ise onunla aramda ciddi bir mesafe oluştu. İşte tam da bu mesafe önemliydi. Çünkü benim yazmak istediğim şey yalnızca “intihar nedir?” sorusuna bir cevap vermek değildi. İntihar düşüncesinin insan, özgürlük, anlam, boşluk, ölüm ve yaşamla kurduğu o karmaşık ilişkiyi kendi bulunduğum yerden yeniden düşünmekti.

İkinci rastlantı ise yine o günlerde ortaya çıktı. Daha önce öykü kitabı ve ilk romanıyla dikkatimi çekmiş olan yazar arkadaşım Gökhan Gencay’ın Boşluğun Çağrısı adlı kitabı elime geçti. Ve kitabı okumaya başladığımda, yıllardır kafamın içinde dönüp duran o mesele birdenbire başka bir biçimde görünür oldu. Critchley’nin açtığı perspektifler, Hume’un metni, benim yıllardır biriktirdiğim düşünceler ve Gencay’ın Boşluğun Çağrısında karşıma çıkan dünya birbirleriyle konuşmaya başladı. Kimi zaman birbirlerine yaklaştılar, kimi zaman çatıştılar. Ama esas olarak benim on yıldır taşıdığım o yazma-yazmama gerilimini görünür hale getirdiler.

Belki de bir yazının zamanı böyle gelir. Bir şeyi yazmaya karar verdiğiniz gün değil; artık onu yazmaktan kaçamayacağınızı anladığınız gün. İntihar üzerine yazmak benim için artık yalnızca ölüm üzerine yazmak değil. Yaşamın ne olduğunu, insanın boşlukla ilişkisini, özgürlüğün sınırlarını, anlam arayışını, ölüm düşüncesini ve insanın kendi varlığı karşısındaki o tuhaf yalnızlığını yeniden düşünmek anlamına geliyor. Bir de bu dünyadan kendi isteğiyle gitmiş bazı dostları anlama, anlama ve ruhlarına vefa çabası da aynı zamanda.

Bu nedenle şimdi, yıllardır zihnimde dolaşan bu konunun üzerine eğilmenin sırasıdır. Ama bunu yaparken kelimelerin gücünü unutmadan. Çünkü kelimeler Arthur Rimbaud’un dediği gibi gerçekten simyadır. Ve bazı kelimeler, yanlış kullanıldığında, yalnızca yazı olarak kalmaz.

Sürrealist Bir Soruşturma: İntihar ve Sözün Simyası

1928 yılında André Breton liderliğindeki sürrealistler, harekete bağlı “Sürrealist Araştırmalar Bürosu” (Bureau de Recherches Surréalistes) ve La Révolution Surréaliste dergisinin 12. sayısında yayımlamak üzere oldukça sarsıcı bir soru yönelttiler. Soru tam olarak şuydu: “İntihar bir çözüm müdür?” (L’suicide est-il une solution?)

Ankete sürrealist gruptan isimlerin yanı sıra dönemin tanınmış edebiyatçıları, psikiyatristleri ve entelektüelleri yanıt verdi (Bataille, Queneau, Tzara, Valéry gibi). Gelen yanıtlar genelde üç ana eğilimde toplanıyordu: İntiharı mutlak özgürlük görenler, hayatın saçmalığına karşı eylemsizliği seçenler ve hayatı olumlayarak intiharı reddedenler.

Soruşturmaya “Evet, intihar en olası ve en adil çözümdür.” Yanıtını veren René Crevel, 1935 yılında intihar ederek yaşamına son verdi. Jacques Rigaut ise 1929, kendini kalbinden vurarak, bu ankette sergilediği duruşun felsefi yükünü üzerine aldı. “Henüz doğmamış olduğum için intihar ediyorum. İntihar, kendimi yeniden yaratmamın tek yoludur” diyen Antonin Artaud doğal ölümle (zehirlenme nedeniyle) bu dünyadan ayrıldı. Ama Van Gogh üzerine yazdığı meşhur denemede Artuad “toplumun intihar ettirdiği sanatçı“radikal teşhisini koyarak. Buna karşın Bataille’ın başı çektiği pasif bir var oluşu reddeden pagan eğilim; Benjamin Péret’in başını çektiği radikal sol perspektif intiharı ontolojik ve felsefi anlamda reddediyorlardı. Üçüncü cephede dadaizmin kurucusu Tristan Tzara “İntihar etmek, hayatı ciddiye almaktır. Hayat ciddiye alınmayacak kadar saçmadır” diyerek tam da yaşamla dadacı bir alay etme tavrını taşıyordu.

Sürrealistlerin periferisinde turlayan ve bazı sürrealistlerle yakın yoldaş olmuş Henri Michaux bu soruşturmada yer almamıştır; ama onun intihar eylemine bakışı Sürrealist Soruşturmaya bir dördüncü şık ekler. Michaux, insanın kendi bedenine ve bu dünyaya fırlatılmış olmasını derin bir yabancılaşma olarak görür. Yaşam, zihnin üzerine kapatılmış dar bir hücredir. Bu bağlamda intihar, dünyayı cezalandırmak için yapılan gösterişli bir jest değil, içeride sıkışmış olan zihnin kendi doğal uzamına çekilme arayışıdır. Gözlemlerinde ve fragmentlarında intihar fikri, bir kriz anından ziyade bir “tahliye kapısı” (issue) olarak durur. Bireyin kendi varlığı üzerindeki son kontrol mekanizmasıdır; ancak bu kontrol gururlu bir zafer değil, kaçınılmaz bir tahliyedir. Michaux ne acıyı ne de sevinci mutlaklaştırır. Onun için felaket gündelik yaşamın kendisiyse yaşam ile ölüm kararı arasındaki tüm gelgitler bir kara döngüdür, tıpkı gnostik düşünüşteki kendi kuyruğunu yutan yıldan sembolü gibi. Sürekli kendi içine kapanan bir kapan…

Michaux şunu sorar gibiydi; hakikat çemberi içerisinde var mıyız, ben “ben miyim”, bu hayat ne kadar benim. Peki; evrim süreci içerisindeki diğer canlardan ayrıcalığı nedir ki insanın?

Beşir Fuad’ın Pozitivist/Deneysel İntiharı ve 2000’ler Türkiye’sinde İntihara Karşı Entelektüel Suskunluk

“Sonsuz kuşağın tüm gençlerini gördüm… Ve hepsinin intihar ettiğini gördüm. Bütün o güzel gençlerin uçuruma doğru yürüdüğünü ve hiçbirinin durmadığını gördüm…” Roberto Bolano

Yazar Beşir Fuad, 5 Şubat 1887’de Cağaloğlu’ndaki evinde bileklerini ve boğazını keserek yaşamına son verdi. Ancak onu edebiyat tarihinde eşsiz kılan şey, ölürken hissettiği fizyolojik süreçleri bir bilimsel gözlemci gibi kâğıda dökmesi olmuştur: “Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. ‘Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım’ diyerek geriye savdım. Bereket versin, içeri girmedi. Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı…”

Fuad’ın ölüm kararı, bir dönemin ruhundaki kaosu ve çelişkilerin izdüşümü gibidir. Ama bu intiharda toplumsal değil bireysel izlek öne çıkar. Pasajımızın girişindeki Roberto Bolano’nun alıntısı 1968 ülkesinde yaşanan katliamlar ve zulmüm izdüşümünü taşır; bir nevi sosyolojik ve politik intihar kategorisi açar. Ülkemizde bu izleğin gün ışığına karanlığını vurması 1980 Darbesi sonrasında gerçekleşir: Nilgün Marmara, Kaan İnce, Metin Kaçan, Kanat Güner, Ayşe Altan ilk akla düşen isimlerdir.

Bu intiharlar entelektüel dünyayı sarsmış, uzun yıllar süren tartışmaların kapısını aralamıştır. Fakat 2000’li yıllar boyunca ard arda ve artarak devam eden sanatçı intiharları karşısında ana akımda, alt kültürde de bir nevi ölüm sessizliğindedir. Sanki kol kırılmışsa yen içinde kalmalıdır, kendi çeperine çekilmiş karşı kültür konuyu tamamen içselleştirmiş, tartışmaya kapatmış, adeta sinesinde saklamıştır. Esat Cavit Başak’ın altıncı katın balkonundan düşüşü, gencecik ve yaşam dolu graffiti sanatçısı Rakun’nun yitimi, şehrin her yerine hedonistik noise yazan Orçun’un bir cami bahçesindeki acı vedası… Artık her ay tanıdık, bildik, gördük bir yaratıcı, yazar, sanatçı ya aşırı ilaç, madde kullanımından ya da direkt çölümü seçerek aramızdan ayrılmaktadır.

“Onların kararına saygı duymalıyız, konu tartışmaya kapalı” şeklinde yaklaşımlar ne yazık ki gitgide büyüyen karanlığa neşter vurmaktan ıraktır.

Kapkara Bir Roman ya da Hayat Sana Mı Ait Boşluk?

“Mağaranın içinde bir deli var

Duvarı kara boya bu, duvarı kara

Eline bulaşıyor, eline bulaşıyor

Her şey kapkara…”

Apartmanlar, müzik gurubu

 

Gökhan Gencay’ın Boşluğun Çağrısı romanı, Türk edebiyatında anti-kahraman merkezli, radikal ve kara tonda metinler kaleme alan bir yazarın, insani harabelere, yersiz-yurtsuzluğa ve nihilist bir tekinsizliğe açılan karanlık kapılarından biridir. Bu kitabın çırpınışlı güncelliği ülkemizde ard arda gerçekleşen yazar ve sanatçı ölümlerinin karanlık dosyasını da açmamıza da olanak verir. Çünkü bu roman, isminin de ilan ettiği o ana izleği; psikanalitik, felsefi ve politik bir “kuyu/uçurum” fikrinimerkeze alır.

Boşluğun Çağrısı okura aynı anda birkaç katmanda okuma şansı verir. Roman, klasik anlamda düz bir çizgi izleyen, aksiyona dayalı bir olay örgüsü sunmaktan ziyade; karakterin içsel aşınmasını ve zihinsel çözülüşünü takip eder. Roman boyunca “boşluk” (nihil), edilgen bir yokluk değil; aksine karakteri yutan, çağıran, çeken aktif ve somut bir özne gibidir. Kent, yabancılaşma, anlam yitimi, şiddetin çağrısı, hayata sahip olamama romanın ilk göze batan izlekleridir.

Gencay’ın romanlarında mekân sadece bir “arka plan” değildir. Boşluğun Çağrısı’nda şehir; karakterin içindeki yıkımın dışarıya fırlatılmış, betonlaşmış ve çürümüş bir projeksiyonuna dönüşür. Sokaklar, dar odalar, tekinsiz geçitler ve imzasız mekânlar; Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin ifade ettiği anlamda birer “yeryüzünden sökülme” (deterritorialization) alanlarıdır. Karakter mekâna ait olamaz, mekân da karakteri kapsayamaz. Boşluğun Çağrısı, büyük ideallerin, kolektif umutların çöktüğü ve geriye sadece bireysel bir krizin kaldığı o “post-politik” atmosferin kokusunu taşır. Karakterin yaşadığı eylemsizlik ve sürükleniş, biraz da bütün bir coğrafi ve tarihsel kırılmanın birey bedeninde bıraktığı trajik izdir. Kuşkusuz burada yaratılan imge kasvetli bir kent poetiğidir.

Boşluğun Çağrısı; kentsel topografyanın çöküşünü insan ruhundaki yabancılaşmanın haritasıyla birleştirir. Şehir, modern insanın kendi ürettiği nesneler arasında yalnızlaşmasının, o büyük “gösteri”nin ortasında dımdızlak kalmasının haritasıdır. Gencay, roman boyunca dili bir süs olarak değil, bir neter (neştər) gibi kullanır. Kısa, yoğun ve atmosfer yaratan cümleler; okuru bir eylemi takip etmeye değil, bir “duruma” şahit olmaya zorlar. Bu manada Boşluğun Çağrısı, okura rahatlatıcı bir son ya da ahlaki bir teselli vaat etmez. Aksine, tam da çağıl avangart ve marjinal edebiyat geleneğinin yaptığı gibi, insanı kendi içindeki o tekinsiz boşlukla yüz yüze bırakır. Bireyin kendi varoluşsal sınırında tek başına durduğu, o karanlık ve sessiz anın romanıdır.

Bu toplamın sonucundan ortaya kapkaranlık bir kara-polisiye (noir) çıkar. Romanda ölüm ve cinayetler rastgele işlenmez; kurbanlar, cesetler ve ölüm anları adeta ayinsel bir kurgunun parçasıdır. Ölüm; sergilenen, izlenen, üzerine gösteriler kurulan bir tapınma nesnesidir; yani romandaki tüm ölümler “ritüelleştirilmiş ölümler”dir. Romanın en ayırt edici ve marjinal boyutu, ölümü biyolojik bir son ya da polisiye bir “vaka” olmanın ötesine geçirip bir ölüm kültüne (cult of death) dönüştürmesidir.

Romandaki illegal yapının eylemleriyle, ölüm kültü şiddeti bir tür dinsel/mistik tecrübe seviyesinde manipüle edilir. Şiddeti uygulayan ile ona maruz kalan arasındaki sınır erir; ölüm, kentin karanlık alt kültürleri için bir tür “kutsal teslimiyet” ve karanlık bir arınma ritüeline dönüşür. Ceset, polisiyedeki bir “kanıt” olmaktan çıkar; yeraltı dünyasının gücünü gösteren, korkuyu ve itaati örgütleyen sembolik bir nesneye dönüştürülür. Ölüm, artık kentin duvarlarına yazılan kanlı bir imzadır: Kendini değil ona inanmış insanları ölüme rahatça götüren Boşluk, ölümü gündelikleştirmiş ve kanun çerçevesine almış sistem, ezilmiş, un ufak olmuş, ruhu emişmiş ve artık bir özne oluştan imtina etmiş ölüm neferleri…

Evet, bilirim nereden geldiğimi

Alev gibi doymamış, aç

Yanar, tüketirim kendimi.

Işık olur, ne tutarsam,

Küldür arkamda kalan.

Ben ateşim besbelli.

Nietzsche/ Ecce Homo

Situasyonist militan Raul Vaneigem’a göre kapitalist toplum ve onun ahlaki düzeni, bireylere sürekli bir “kendini feda etme” ilkesi dayatır. İster din uğruna ister vatan, isterse soyut ideal ilkeler uğruna olsun; insanın kendi yaşamını, hazzını ve arzularını feda etmesi sistemin devamlılığını sağlar. “Açlıktan ölmeme garantisinin, sıkıntıdan ölme riski karşılığında takas edildiği bir dünyayı istemiyoruz” diye haykırmıştır Raoul Vaneigem.

Onun manifestosunda (Gençler İçin Hayat Bilgisi- Gündelik Hayatta Devrim) intihar bir başkaldırı veya çözüm değildir; intihar, yaşamın kapitalist monotonluk ve yabancılaşma karşısında yenilgiye uğramasının trajik bir tezahürüdür. Cevap ölmekte değil, yaşamı radikal bir biçimde yeniden inşa etmektedir. Gencay’ın bu kara romanı, bu anti-kahramanlar şöleni suçuromantize ya da kriminalize etme kolaylığına düşmeden; sistemi ve onun insanın içuzayında (inner space) yarattığı dehşeti Ballard, Bataille, Palahniuk, DeLillo tarzı bir kurguya dönüştürüyor.

Artık 80’ler dili bitti, 21. Yüzyılın kötülüğüne savaşmak için yeni dehlizler açmalıyız. Bu yazınsal ve düşünsel bir mesai olduğu kadar, intiharını gizlediğimiz arkadaşlar içinde etik bir ödev olacaktır.

 

-devam etme riski yüksek-

Ağustos 26-İzmir

 

 

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.