Kaybolduğunu fark ettiğinde pazartesideydi. Hangi pazartesi olduğunu bilmiyordu. Bilse her şey daha kolay olabilirdi. Cebindeki haritayı çıkardı. Haritada işaretli üç pazartesi vardı. Üçünü de ilk birkaç gün içinde işaretlemişti. Pazartesilerin bir önemi var demek ki, diye düşündü. Bulunduğu yere baktı. Sokağın köşesindeki marketin önünde duruyordu. Karşısında iki katlı evler diziliydi. Sokak sessizdi, evlerin balkonundan ise sesler geliyordu. Yan kaldırımın köşesinde bir otobüs durağı vardı. Tam o sırada bir otobüs geçti, saatine baktığında 16:40’ı gösteriyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Haritaya cumartesi yazdı. Bir süre marketin önünde bekleyip içerdeki adamı izledi. Market boştu. Kasanın başında oturan adam açık ama sesi duyulmayan uzaktaki televizyona boş boş bakıyordu. Kapının önündeki güneşin vurduğu dondurma panosu rüzgâr estikçe ritmik bir ses çıkarıyordu. Gözünü karşı apartmana çevirdiğinde balkonlardaki çamaşırlar ve oturan insanların sakinliği cumartesiye tanıklık ediyordu. Haritayı eline alıp cumartesinin yanına bir not düştü: insanlar evlerinin içinde kayboluyor. Sonra yürümeye devam etti.
Bir sonraki sokakta hava biraz değişmişti. Yolun karşısındaki parka geçtiğinde güneş alçalmış, ağaçlar gölgesini çimenlere bırakmıştı. Akşamüzeri olmuştu. Çimenlerin üzerinde piknik örtüleri, etrafta koşuşturan çocuklar, sandalyelerini alıp gelen gençler, bankları dolduran insanlar… Park kalabalıktı. Bir süre parkın girişinde durup etrafı izledi. Bir kadın örtünün üzerine tabakları diziyor, yanındaki adam ise çimenlerde yuvarlanıp gülüşen çocuklara sesleniyordu. Bir grup genç ellerindeki kartlarla gürültülü bir oyun oynuyor, yan taraftaki kadın yere düşen çocuğun üstünü silkeleyip bir yandan onu susturmaya çalışıyordu. Tam karşıdaki bankların olduğu yere geçecekken önünden hızla bir bisikletli geçti. Arkasından kornaya basıp yolu işaret ediyordu. O an bisiklet yolunda durduğunu fark etti ve birkaç adım atarak parkın içine girdi. Parka girdiği anda etraftaki sakinlik daha belirgin oldu. Kimsenin acelesi yoktu. Kenardaki masalardan, geçip giden satıcılardan, piknik örtülerinden çeşit çeşit yemek kokuları geliyordu. Haritayı çıkardı, pazar yazdı ve yanına ekledi: insanlar ve mutfaklar dışarı taşıyor. Parktan çıkıp sokağı takip etmeye başladı.
Sokağın sonuna geldiğinde ikiye ayrılan yoldan sola doğru döndü. Arabaların kornaları eşliğinde karşıya geçen insanların telaşına daldı. O sırada yanından üç çocuk geçti. Sırtlarında çantaları, köşedeki durakta bekleyen servise yetişmeye çalışıyorlardı. Balkonda bekleyen kadın çocuklardan birine seslendi fakat çocuk arkasını dönmeden elini kaldırıp sallayarak karşılık verdi. Birkaç adım daha ilerledikten sonra önünden geçtiği fırına baktı. Yeni çıkmış simitlerin kokusu bütün sokağı sarmıştı. Hızlıca içeri girip çıkanlar, yapmaları gerekeni bilir halde simitlerini alıp telaşlı adımlarla yollarına devam ediyordu. İçlerinden biri neredeyse ona çarpıyordu. Karşıdan gelenler ise bir gözleri sürekli saatlerinde büyük adımlarla yürüyorlardı. Sırt çantalı çocuklar, hızlıca alınan simitler, büyük adımlar, servisler… Pazartesi, diye düşündü. Burası pazartesi olmalı. Haritayı çıkardı ve pazartesi yazdı. Yanına da herkes bir yere gidiyor, diye ekledi. Haritayı katlayıp cebine koyacakken geri açtı. Daha önce işaretlediği üç pazartesiye baktı. Üçüne de aynı notu düştüğünü fark etti: yeniden.
Yan sokağa döndüğünde pazartesiyi düşünüyordu. Ertesi…Pazar… Pazarın uyanışı gibiydi pazartesi. Bu düşüncelerle ilerlerken kalabalık bir sokağa çıkmıştı yine. Otobüslerin dolup taştığı, insanların adımlarının hızlandığı, her şeyin hareketli olduğu bir yerdeydi. Durakta bekleyen kadın elindeki kahveyi iki eliyle tutmuş, düşünceli ve dalgın gözlerle karşıya bakıyordu. Yanında bekleyen adam elindeki telefona bıkmış bir şekilde bakıyor, cebine koyuyor ve sonra tekrar çıkarıp eline alıyordu. Onun yanındaki çocuk ise omzundan düşmekte olan çantasını sinirle yeniden omzuna yerleştiriyor ve büyük bir sabırsızlıkla otobüsün geleceği yola bakıyordu. İnsanlar gideceklerini bildikleri yerin alışma sürecindeydiler sanki. Yeri biliyorlardı ama oraya daha alışamamışlardı. Başladıkları şeyin ertesindeydiler ve herkes geride kalmamak için ona yetişmeye çalışıyordu. Haritayı çıkardı, salı yazdı: Arta kalan bir yerde, alışmaya çalışmak. Pazartesiden kalan bir yerdi.
Saatlerce yürüdükten sonra bir önceki yere göre daha az kalabalık ve sakin bir sokağa girdi. Bir kafenin önünde durdu ve içerde oturan insanları izledi. Bir kadın önünde duran bilgisayara bir şeyler yazıyor, yanında oturan arkadaşı ise kitapların üzerine başını koymuş uyuyordu. Yan masadaki adam bir yandan telefonda konuşuyor, diğer yandan kahvesini sürekli karıştırıyordu. Gözlerini kafeden sokağa çevirdiğinde garsonun kaldırımdaki direğe yaslanmış bir halde sigarasını içtiğini gördü. Onun yanındaki ağacın gölgesine sığınmış kedi ise uyuyordu. O an anladı. Kimsenin nereye gittiğini bilmediği bir yerdeydi. Haritaya çarşamba yazdı: ortada olmak. Ne başlamanın ne de bitmenin yerindeydi.
Sokakta yürümeye devam etti. Uyumakta olan kediyi de yanından geçerken hareketlendirmişti. Bir apartmanın önüne geldiğinde içerden sesler duydu. Merdivenlerden inen kadın elindeki çöp poşetlerini zar zor taşıyordu. Birinci kattaki daireden elektrik süpürgesinin sesi geliyordu. İkinci kattan geldiğini düşündüğü yüksek müzik ise merdivenlerden inen kadının söylenmesine neden oldu. Müziğe süpürgenin sesi de eklenince kadın başını iki yana sallayıp yoluna devam etti. Haritaya perşembe yazdı: duvarlar inceliyor. Evlerde biriken şeyler yavaş yavaş dışarı çıkmaya başlamıştı.
Apartmanı geride bırakıp yürümeye devam etti. Karşı yola geçtiğinde binalardan çıkan insanlar yolu kalabalıklaştırıyordu. Ama bu sefer adımları büyük ya da telaşlı değildi. Bazıları ellerindeki çantaları sallayarak yavaş yavaş yürüyor, bazıları ise kaldırımın ortasında durmuş, yüksek sesle konuşup gülüyordu. Kafelerin masaları dışarıya taşmıştı. Herkesin yüzünde yumuşak bir ifade, bedenlerinde ise bir gevşemişlik hali vardı. Mekanlardan müzik sesleri yükseliyor, insanlar duymasa bile duymuş gibi yapıyor ve müziğin kendilerine doğru gelmesine izin veriyorlardı. Neşeli bir sokaktı. Durdu. Haritayı çıkarıp cuma yazdı: insanlar haftadan dışarı çıkıyor.
Nihai yerlerini bulmuş gibi görünen insanların yanından geçip yürümeye devam etti. Takip ettiği kaldırımın karşı yoluna geçti. Sokak sessizleşmişti. Bulunduğu yere baktı. Sokağın köşesindeki marketin önünde duruyordu. Karşısında iki katlı evler diziliydi. Sokak sessizdi. Sokak, market, otobüs durağı, dondurma panosu… Saate baktı, 16:40. Bir süre bekledi. Marketin içindeki televizyona bakan adam, karşı apartmanın balkonundaki çamaşırlar… Her şey tanıdıktı. Aynı market, aynı saat, aynı durak. Cumartesideydi. Haritasını çıkardı. Cumartesinin işaretli olduğu yeri buldu. Yanındaki notu okudu: insanlar evlerinin içinde kayboluyor. Ve yanına bir not daha ekledi: kaybolmak. Sonra haritanın tamamına baktı. Yedi farklı yer vardı. Fakat tüm harita bu yerlerin tekrarından oluşuyordu. Haritada boş bırakılan yerleri inceledi. Bu yerlerin üzerinde gelecek yazıyordu. Henüz gitmediği yerlerdi buralar. İşaretlediği yerlerin ise hepsinden geçmişti. Hem de kaç kez. Haritayı çevirdiğinde büyük bir boşluk fark etti. Bu boşluk daha önce dikkatini çekmemişti. Kenarına küçük harflerle düştüğü notu okudu: Şimdi? Uzun süre bu kelimeye baktı. Sonra saatine. Saati 16:40’ı gösteriyordu. Otobüs durağında kimse yoktu. Marketin içindeki adam televizyona bakıyordu. Dondurma panosu ritmik bir sesle sallanıyordu. Şimdi’de miydi? Hayır, diye düşündü. Cumartesideydi. Haritanın üzerindeki boşluğa tekrar baktı. Bir şeyler yazmak istedi. Cumartesi… Şu an… Yazamadı. Saate baktı, 16:40. Onu da yazamadı. En sonunda kalemi boşluğun üzerine getirdi ve sadece şunu yazabildi: buradayım.
Yürümeye devam etti.
Bir sonraki sokakta hava biraz değişmişti. Yolun karşısındaki parka geçtiğinde güneş alçalmış, ağaçlar gölgesini çimenlere bırakmıştı. Akşamüzeri olmuştu. Çimenlerin üzerinde piknik…
Resim: Ekrem Kahraman


Bir Cevap Bırakın