Bu fotoğrafta iki ölüyü görüyorsunuz. İkisi de ayakta.
İlki bir kamış; kurumuş, kabuğu soyulmuş, yaprakları çoktan toprağa düşmüş. Gövdesi, koyu bir kalın çizgi gibi kadrajı dikine kesiyor. Yaşıyorken görünüm böyle değildi elbette. Rüzgârda esner, damarlarında su taşırdı, yeşildi. Şimdiyse bütün bunlardan bir şey yok gövdesinde. Ama ayakta. Hâlâ ayakta. Toprağa karışmayı reddeden bir ayakta kalış bu; ya da toprağın henüz geri almayı başaramadığı son bir direniş.
Öteki bir kabuk. Salyangoz kabuğu; küçük, yuvarlak, sarmal çizgileri merkeziden dışarı doğru açılmış, kırılgan görünen, ama kırılmamış bir yapısı var. Ölü kamışın gövdesine tutunup kalmış. İçi boş belli ki. Salyangoz gitmiş; ölmüş mü, terk mi etmiş; bilinemez. Ama işte kabuk orada. Terk edilmiş; boş ve dolu.
Evet, dolu!
Çünkü boşluk yokluk anlamına gelmez. Bir davettir; doldurulmayı, içine girilmeyi, yeniden kullanılmayı bekleyen boş bir mekân. Bu kabuk, bir mezar değil, bir oda. Birkaç gün veya birkaç saat sonra bir karınca kolonisi tarafından keşfedilecek, küçük bir barınak olarak benimsenecek. Olmadı, bir tırtıl kışı geçirmek için sığınacak bu minik sarmala. Olmadı; bir örümcek ağını bağlayacak oraya. Olmadı; toprağa düşecek. Gövdesi yavaş yavaş toprağa dağılacak, bir başka bitkinin köklerinden sızacak başka bir gövdeye. Ölüm bir son değil burada, bir eşik. O gerilimli aralık; bir şeyin henüz başlamadığı, ama başlayacağı aralık.
Etrafındaki dünyaysa bulanık. Çimenler, yapraklar, dallar; hepsi bir eriyik halinde sanki, hepsi odak dışında tutulmuş. Sadece kabuk ve kamış odakta. Fotoğraf bakana diyor ki; buraya bak; sadece buraya. İki tane çoktan ölmüş varlığın birbirine tutunduğu bu noktaya bak. Çünkü büyük sorularımız küçük görünümlerin eseridir. Ve burada, dünyanın en eski, en cüretkâr sorusu saklı:
Ölüm ne işe yarar?
Sarmal: Evrenin imzası
Şimdi, kabuğa gözümüzü dikelim, spirale bakalım. Merkezden başlayıp; neredeyse görünmez bir merkezden- dışarı doğru açılarak genişliyor. Her dönüşü biraz daha geniş, her halka merkezden biraz daha uzaklaşıyor; ama hepsi neredeyse görünmez merkeze bağlı. Genişliyor, ama bağını kesmiyor. Bu doğanın en güzel geometrisi; tekrar etmeden ilerlemek, aynı kalarak değişmek.
Ve bu geometri sadece burada değil.
Başımızı kaldıralım şimdi. Eğer gece olsaydı ve kentin ışıkları seni kör etmeseydi, gökyüzünde bir sarmal galaksi görebilirdin. Samanyolumuzun kolları, bu kabuktaki sarmalla aynı matematiğin ürünü. Logaritmik sarmal, her dönüşünde sabit bir oranla büyüyen, öncekine sadık kalarak genişleyen bir eğri. Bir salyangoz kabuğu ve bir galaksinin ortak bir alfabesi var. Milyarlarca ışıkyılı mesafeden, birbirinden habersiz aynı alfabeyi kullanıyorlar. Şöyle de söylemek mümkün; onlar alfabeyi kullanmıyor, alfabe onları kullanıyor. Fizik, maddenin kendini örgütleme biçimi. Bu karar verilmiş bir şey değil, kaçınılmaz olan bir şey. Madde büyüdüğünde, genişlediğinde, yeterli oranda biriktiğinde sarmal ortaya çıkıyor. Çünkü sarmal, en az enerjiyle az uygun düzeni kuran bilen biçim. Doğa her zaman tutumlu; işe yarar bir çözüm bulduğunda onu her yerde tekrarlamak eğiliminde.
Ayçiçeğinin tohumları, çam kozalağının pulları, bir kasırganın uydu fotoğraflarında gördüğümüz kolları, kulağının içi, DNA’nın kolları, bir nehrin delta ağzı; sarmala benzeyen kıvrımlarla ortaya çıkıyor. Bu kabuktaki sarmal da bu evrensel alfabenin salyangoz ölçeğindeki belirişi. Bir kamışın üzerinde asılıp kalmış, cümlesi.
Ama sarmal sadece uzamsal bir biçim de değil, zamansal da bir biçim. Kabuğun her sarmalı salyangozun yaşamöyküsü. Merkezden dışarıya doğru her kol yaşamının bir dönemini gösteriyor. Salyangoz büyüdükçe kabuğunu genişletti, ama her yeni katman bir önceki katmanı korudu. Kabuk bir takvim: bir sarmalı okumak bir ömrü okumaktır öyleyse. Doğumdan ölüme, merkezden uzağa ve başlangıçtan sona.
Şimdi bu karede, salyangoz yok, ama takvim duruyor. Ölüm bedeni aldı, zamanı bıraktı. Kabuk; bir kayıt, hatta bir defter, bir canlının yaşadığına dair bir belge. Her fosil bunu yapar; canlı gider, biçim kalır. Kemiğin mineralleri dağılır, karışır; ama şekilleri taşta iz bırakır. Yaprak çürür, ama damarları çamurda kalıp olur. Salyangoz ölür, ama sarmalı kalır. Ölüm canlıyı siler, ama yazdığını silmez. Dağa tarihi dediğimiz şey budur; ölümün silmediği izlerin toplamı. Geçmişi okuyabiliyoruz; çünkü ölüm izler bırakıyor. Her kabuk bir harf, her jeoloji katmanı bir sayfa. Tarih, ölümün yazdığı bir kitaptır. Ve okuyucusu olmadan milyarlarca yıl bekleyebilir.
İşte bu küçük kabuk, o kitabın bir cümlesi. Kamışın üzerinde; rüzgâra, savrulmaya hazır. Ama hâlâ orada. Salyangozun yaşamöyküsü ve galaksinin alfabesi aynı kabuğun içinde, üst üste, iç içe; birbirinden habersiz, ama birbirine bağlı.
Ölüm mekân açar
Bir bahçeyi düşünelim şimdi. Ama bu düzenli bir bahçe olmasın; kimsenin bakımın yapmadığı, ağaçlarını budamadığı, toprağını çapalamadığı bir bahçe, kendi haline bırakılmış. Bu bahçede bütün bitkiler büyümeye çalışıyor, her kök toprağın derinliklerinde yer kapmaya çalışıyor, her yaprak Güneş’e doğru uzanmaya çabalıyor. Alan sınırlı. Işık sınırlı. Su sınırlı. Ve her canlı bunların daha fazlasını istiyor. Bunu “isteme”, bu talep bilinçle yapılan bir talep değil, bütün bu varlıkların doğasının kaçınılmaz sonucu. Ama hepsi aynı anda büyürse, hepsi aynı anda genişlerse bahçe tıkanacaktır. Kökler birbirini boğacak, yapraklar birbirlerinin gölgesinde kalacak ve hiçbir şey tam bir oluşa erişemeyecek. Bu duruma sıkışma diyebiliriz, doygunluk diyebiliriz; ama bence en uygun kavram durgunluk.
Ve durgunluk, yaşamın en büyük düşmanıdır.
Ölüm burada kendini gösteriyor. O bir bahçıvan değişl elbet, çünkü bahçıvanın bir planı vardır, ölümünse bir planı yoktur. Daha çok sel gibi gelir, alır, boşluk bırakır, gider. Bir bitki ölür, toprağın altında köklerinin kapladığı alan da boşalır. Bir ağaç ölür ve devrilir; tacının gölgelediği alana gün ışığı düşmeye başlar. Gün ışığının düştüğü yerde saklanan bir tohum ya da bir tohum, rüzgârla, bir kuşun midesinde, bir böceğin sırtında o alana ulaşır. Ve filizlenir. Yeni, eskisinden farklı bir şey. Belki daha kısa, belki daha dayanıklı, belki farklı bir böceği çekebilen bir çiçekleriyle bir bitki, belki biraz daha direngen. Ölüm yer açtı, açılan yere de farklı olan geldi.
Bu doğal seçilimin mekaniğidir. Darwin bunu tespit ettiğinde aslında gördüğü ölümün yaratıcı gücüydü. Seçilim ancak ölüm varsa vardır. Eğer canlılar ölmeseydi, -şimdi bazılarımızın büyük bir hırs, ego ve açgözlülükle arzuladığı, ulaşmak için milyar milyar dolar döktüğü- ölümsüzlük olsaydı, gezegen birkaç nesil içinde tıkanırdı. Kaynaklar paylaşılamazdı. Yeni ve farklı olana yer kalmazdı. Ve en önemlisi farklılığın sadece yeni nesillerle ortaya çıkmasıdır. Her yeni nesil bir deney; atalarından, anne-babasından biraz farklı, çevresiyle biraz daha farklı iletişime geçen ve bu nedenle farklı çözümler öneren bir deney. Ama yeni kuşağa yer lazım. Ve o yeri ölüm açıyor.
Ölüm bir yok oluş değil, bir varoluş biçimi.
Ama planlı bir yaratım değil. Ölümün kimi alacağı, nereyi boşaltacağı, nereye ışık düşüreceği önceden belirlenmemiş. Rastlantısal. Kör. Adaletsiz. Bazen en güçlü ölür, bazen en güzel, bazen en genç. Ölümün bir estetiği, bir etiği yok, bir tercihi yok. Bu da seçilimi çok güçlü kılıyor. Çünkü bir planı olsaydı, hep aynı şey gider, hep aynı şey kalırdı.
Kamışın üzerindeki boş kabuğa yine bakalım şimdi. Bir salyangoz ölüp geride bir yapı bıraktı. Bu yapı artık bir salyangozun evi değil; mantar sporları için nemli bir mikro iklim. Ölüm salyangozun dünyasını kapattı, ama aynı şekilde belirsiz sayıda yeni dünyaya kapıyı araladı. Bu kapıyı kimin açacağıysa tamamen rastlantıya ve zamana kalmış. Ve zamanın gösterme biçimi dümdüz bir çizgi değil; bir sarmal. Dönüyor, genişliyor, tekrar ediyor, ama hiçbir zaman aynı noktaya gelmiyor.
Yaşam arsız bir beliriştir
Determinizm denilince hep zar örneği verilir, benim de farklı bir şey yapmak için bir nedenim yok. Onun için zarlardan devam edelim. Bir zar attığımız düşünelim. Zarın hangi yüzünün geleceğini fizik yasaları bize garantiler. Atış şiddeti ve açısı, havanın sürtünmesi, masanın sertliği, yerçekiminden oluşan değişkenleri tam bir hassasiyetle bilebilseydik, zarın kaç geleceğini önceden söyleyebilirdik. Bu determinizmdir: her sonucun bir nedeni var, her neden bir önceki nedenden geliyor. Ve bu zincir geriye doğru sonsuzca uzanıyor. Evren bir saat mekanizması, her hareket bir öncekinin sonucu.
Ama ya bir milyon zarı birden atasak?!. Yan yana, üst üste. Hepsinin sonucu ayrı ayrı belirlenmiş; ama ya hepsinin toplamı?!. O toplam artık hesaplanamaz. Tek bir zarı hesaplamak kolay. Ama bir milyon zarın etkileşimi; birbirine çarpması, yönlerini ve ivmelerini değiştirmesi. Bu karmaşıklık öyle bir yere varıyor ki baştaki belirlenmiş parçalar belirlenmemiş bir bütün yaratır; bir kaos. İşte, nedensellik zincirleri çoğaldığında bütün hatlar bir ormana dönüşür. Bir ormanda kaybolmak da mümkün yeni yollar bulmak da… Bunlar nedensellik zincirlerinin kesiştiği yerlerde kendiliğinden beliriyor.
Buna olumsallık diyoruz; zorunlu olmayan, ama imkânsız da olmayan. Gerçekleşebilecek olan, ama gerçekleşmek zorunda olmayan. Yaşanmış, ama başka türlü de yaşanabilecek olan. Olumsallık ve determinizm düşman değil, kardeş. Nedensellik zincirleri yeterince uzadığında ve karmaşıklaştığında olumsallık kaçınılmaz olarak belirir. Katılığın içinden esneklik çıkar. Tıpkı taşın içinden müziğin sızması gibi.
Ve yaşam bu sızmanın adıdır.
Düşünmeye devam edelim: Evrenin başlangıcında sadece hidrojen vardı. En basit element. Sonra yıldızlar oluştu, yıldızlarda bu hidrojen helyuma dönüştü, helyum da karbona. Ve karbon da oksijene. Katman katman daha karmaşık atomlar ortaya çıktı. Bu saydığımız her adım bir nedensellik zincirinin sonucuydu; fizik yasaları, çekirdek füzyonu ve yerçekimi. Ama her element yeni olasılıkların uzayını genişletti. Diyelim ki karbonun öteki atomlarla etkileşimi öngörülemez yollar açmaya başladı. Moleküller karmaşıklaştı. Aminoasitler belirdi. Proteinler katlandı. Ve bir gün; hiç kimsenin tam olarak bilemediği bir günde, hiç kimsenin anlamadığı bir şekilde, bir molekül kendi kopyasını çıkardı. Kendini tekrar etti. Ve bu tekrar evrenin yasalarını değil bütün öyküsünü değiştirdi. Çünkü bir şey vardı ki kendi varlığında sebat edebiliyordu. Hata yapıyorak, kopyalanarak, hatalarından farklılaşarak…
Yaşam arsız bir beliriştir, diyorum buna. Arsız; çünkü davetli değil, hiçbir yasa onu emretmedi, hiçbir plan onu planlamadı. Sadece belirdi. Belirdi; çünkü nedensellik zincirinin karmaşasından, determinizmin katılığının çatlaklarından sızıyor. Zorunluluğun içindeki olasılıktan doğuyor. Fizik yasalarını uyarak onların öngörmediği bir yere varıyor. Tıplı bir nehrin, yatağının bilmediği bir denize ulaşması gibi.
Ve yaşam olumsallığın çocuğuysa o zaman bu; sadece burada, bu gezegende, bu Güneş’in etrafında gerçekleşmiş olamaz değil mi? Evren büyük. Evren yaşlı. Nedensellik zincirleri her yerde uzuyor, her yerde dallanıyor, her yerde birbirine dolanıp karmaşıklaşıyor. Bizim bildiğimiz biçimde olmayabilir, karbona, suya bağımlı değil, DNA’yla örgütlenmeyen. Ama dedik ya; nedensellik zincirinin uzadığı her yerde olumsallık belirmeli. Ve olumsallığın belirdiği her yerde bir tür örgütlenme, bir kendini kopyalama, bir tür karmaşıklık ortaya çıkmış olmalı.
Yoksa ölümün ne anlamı kalır!
Düşünelim. Eğer yaşam; evrenin yalnızca bizim bulunduğumuz köşesinde yalnızca bir kez ortaya çıkan bir kozmik kaza olsaydı! O zaman ölüm mekanizması neden bu kadar temel olsun? Neden doğa, yaşamı mümkün kılan aynı yasalarla ölümü de zorunlu kılsın? Ölüm bir israf olurdu. Bir sistem, kendi ürününü bedelsiz bir şekilde yok olmasına izin verebilir mi? Ama biliyoruz; ölüm bir israf değil. Yeni nesillere alan açıyor, çeşitliliği mümkün kılıyor, farklı olanın denenmesine fırsat veriyor. Ölüm yaşamın hizmetindedir. Tersi de doğru. Ve ölümün hizmetinde olan bir mekanizma, en az ölümün kendisi kadar yaygın olmalı. Ölüm evrenselse, çünkü entropi işliyor, onun hizmet ettiği şey de evrensel olmalı.
Kısacası; yaşam arsız bir beliriştir ve arsızlığı evrenseldir.
Burada önemli olan tek şey; zaman. Olumsallığın belirmesi için yeterince zamanın geçmesi gerekiyor. Yeterince zaman olduğunda, milyarlarca ve milyarlarca etkileşim ve sayısız dallanmayla olumsallık her yerde patlayacak, her yerde çatlaklar açacak, çatlaklardan bir şeyler filizlenecek. Zaman olumsallığın toprağı. Ve evren zaman açısından çok cömert. On dört milyar yıl bu gezegene yetti. Kim bilir başka yıldızların etrafında, başka galaksilerin sarmal kollarında nelere yetti.
Kabuk
Fotoğrafa dönelim. Felsefeden fotoğrafa dönemlim; evrenden bahçeye, kozmik ölçeklerden bir kamışın üzerindeki birkaç santimlik kalsiyum yapıya. Kabuğa bakalım. Çünkü bütün o büyük sözler; determinizm, olumsallık, evrensel yaşam, bu kabuğun içinde sessizce yaşıyor. Büyük olan küçük olanın içinde saklanır her zaman. -Biz şairler bunu biliriz.- Evren salyangoz kabuğunun sarmalında özetlenebilir. Ve yaşamın arsız belirişi, bu kabukta somutlanır.
Kabuğa bakalım. Boş. Salyangoz gitmiş. İçeride ne var? Hava. Biraz nem. Toz zerreleri. Birkaç toprak kırıntısı. Hiçbir şey. Ve her şey.
Çünkü bu boşluk bir potansiyel. Yaşanmamış, ama yaşanabilecek olanların toplamı. Kabuk şu an için boş, ama bu boşluk geçici, bir anlık fotoğraf. Tıpkı çektiğim bu kare gibi. Bir saniye, bir saat, birkaç gün sonra bu kabuğun içi bambaşka bir öykü anlatıyor olabilir. Bir karınca izcisi, kabuğu yokluyor olabilir, kolonisine dönüp burada sığınılabilecek bir yer var, bir oda, bir imkân var, diyecek. Ve koloni gelecek. Kabuğun sarmalları karınca kalesini koridorlarına dönüşecek. Yumurtalar en iç halkaya yerleştirilecek, işçiler dış halkalarda çalışacak, nöbet tutacak. Ve kraliçemiz de olacak elbette, merkezde.
Bir tırtıl; kelebeğe dönüşmek için güvenli bir yer arayan bir tırtıl, boş kabuk, koza kadar güvenli olmasa da sığınacak ona. Salyangozun ölümünün bıraktığı boşlukta bir kelebek hazırlanacak. Bu cümlede bir şiir var, ama bir şiirden de fazlası var; bir yasa var. Ölüm boşaltır, yaşam doldurur. Ama dolduran şey, boşaltılan şeyin tekrarı değil; bambaşka bir şey. Karınca salyangoz değil. Kelebek tırtıl değil. Boşluk aynı boşluk, ama onu dolduran her seferinde yeni, her seferinde beklenmedik, her seferinde olumsal.
Ve belki de hiçbir şey olmayacak. Kabuk tutunduğu yerden düşecek, toprağa gömülecek, yağmurlar yavaş yavaş çözündürecek, minerallerini bir bitkinin kökü emecek, yapraklarına taşıyacak, yapraklar fotosentez yapacak; Güneş ışıklarını soğuracak, havaya oksijen salacak. Ve senin derin derin akciğerlerini dolduran solukta salyangozun kabuğunun katkısı olacak. Ölüm burada artık bir çeviri eylemi. Ölüden diriye bir tercüme. Bu da olumsallık.
Kabuk bunun için inatla kamışa tutunmaya çalışıyor. Rüzgâra, yağmura, zamana direniyor. Henüz düşmedi, toprağa karışmadı. Kabuğun bir niyeti yok elbette, “kalsiyum karbonatın bir iradesi var” demiyorum. Ama doğanın bir niyeti var; olumsallığı mümkün kılmak. Kabuk kamışta kalabildiği sürece bir olasılık deposu. Düştüğü an olasılıkların bir kısmı kapanıp bir kısmı açılacak. Ama şu anda, bu kadrajda, kabuk bütün olasılıklarını taşıyor. Fotoğraf onu bu noktada yakaladı. Boş; ama potansiyelle dolu. Bir arada olmanın en kırılgan en güçlü anı.
Ve bu direniş: kabuğun kamışa, kamışın toprağa, toprağın gezegene, gezegenin yıldızına tutunması, evrenin bambaşka yerlerinde de yaşanıyor olmalı. Bir başla gezegende, başka bir kimyanın ürettiği başka bir yapı, ölümün ardında bir boşluk olarak bekliyor olmalı.
Kamış
Kabuktan kamışa yönelelim şimdi.
Kuru. Soyulmuş. Özsuyu çekilmiş, esnekliğini yitirmiş. Canlıyken rüzgârda eğilirdi; bükülür, ama kırılmazdı, suyun akışına uyar, ama kökünü asla bırakmazdı. Şimdi sert ve kırılgan. Bir çocuğun eli bile kırabilir onu ya da sadece zamanın şiddeti. Ama henüz kırılmamış, ayakta.
Pascal bir yerde yazmıştı; insan düşünen kamıştır, diye. Evren, onu ezmek için bütün gücünü toplasa bile insan ezildiğini bildiğinden evrenden daha soylu olurdu. Bu güzel bir düşünce, ama fotoğraftaki kamış düşünmüyor; öylece duruyor. Bilmeden, soyluluk iddia etmeden. Durarak bir şey yapıyor; taşıyor. Bir ölünün evini taşıyor. Bir salyangozun kabuğunu yerden uzak tutuyor, bekletiyor.
Kamışın duruşu yerçekimine bir itiraz. Yerçekimi her şeyi aşağı çeker; toprağa, merkeze, duranlığa. Ölüm de bir tür yerçekimi değil mi; canlıyı toprağa çeker, eylemi sonlandırır. Ama kalmış, ölü olmasına rağmen dimdik durmaya devam ediyor. Kökü hâlâ toprakta, gövdesi burada, gözümün önünde bir heykel gibi dikiliyor. Bir ünlem işareti. Bir dikkat çağrısı!
Ve bu dikey çizginin üzerine sarmal duruyor. Yatay ve dikey burada kesişiyor; toprağa paralel uzanan uzam ile toprağa dik duran kamış; iki uzamın buluşma noktası bir sarmal. İkisini birden içeren, dönerek yükselen, genişleyerek ilerleyen bir biçim. Kabuk, ne tamamen toprağa ait, ne tamamen gökyüzüne. Bu birleşme noktasında, bir bekleyiş var: potansiyelin sabırlı bekleyişi.
Fotoğrafın kompozisyonuna bakalım şimdi. Kamış, kadrajı dikine bölüyor; sol ve sağ yanda dünya bulanık. Ortadaysa bu ince çizgi ve üzerindeki sarmal. Ben bu bölünmeyi seçtim. Dünyayı ikiye ayırmayı seçtim ve araya ölümü koydum. Ama bu ölüm bir köprü olsun istedim. Kamış iki bulanık dünyayı birbirine bağlıyor, kabuk o bağlantının üzerinde duruyor, sarmal o bağlantıyı döndürüyor. Ölüm burada ayıran değil, birleştiren; kapatan değil açan; bitiren değil başlatan.
Ve bunu gördüğüm için deklanşöre bastım. İki ölüyü kadrajın merkezine koydum. Dünyayı onlar için bulanıklaştırıp, bütün canlı dünyayı; yeşili, maviyi, hareketi odak dışına attım; ölümü keskinleştirdim. Bu estetik bir tercih değil; bir iddia. Ölümün bakılmaya değer olduğunu, ölümün anlaşılmaya değer olduğu iddiası. Çünkü ölümü anlamdan yaşamı anlayamazsın. Boşluğu görmeden doluluğu, yokluğu görmeden varlığı, bitişi görmeden başlangıcı.
Arsız belirişin şarkısı
Bir adım geri çekliyorum; şimdi bütününe bakıyorum, parçalarına değiş. Bir kamış, kuru bir kabuk. Bulanık bir dünya. Siyah-beyaz. Bu kadar.
Bu kadar mı?
Bu kadar küçük bir şeyin içine bu kadar büyük bir öykü nasıl sığıyor? Bir salyangoz kabuğunun sarmalında galaksilerin grameri, bir kamışın duruşunda yerçekime karşı evrensel bir itiraz, bir boş kabuğun içinde bütün olası gelecekler. İki ölü varlığın birbirine tutunmasında yaşamın inadı. Bunlar bir bahçenin köşesinde, bir öğleden sonra, kimsenin bakmadığı bir yerde oluyordu. Bakmasam da olacaktı. Fotoğrafı çekmesem de kabuk kamışta duracaktı, sarmal dönecek, olumsallık işleyecekti. Doğanın seyirciye gereksinimi yok. Ama seyircinin doğaya ihtiyacı var, hem de yakıcı bir ihtiyaç. Çünkü öyküyü anlamadan kendimizi anlayamıyoruz.
Biz de bir kabuktan çıktık. Nedensellik zincirinin olumsal çocuklarıyız. Zorunlu olmayan, ama imkânsız da olmayan; davet edilmemiş, ama geri de çevrilmemiş, arsızca belirmiş varlıklar. Bütün bu karmaşıklık, çeşitlilik, güzellik, dehşet bir kopyanın hatasından doğdu. Ve o hatayı mümkün kılan şey ölümdü. Ölüm en başından beri oradaydı, yaşamın yanı başında, onun gölgesi değil koşulu olarak. Yaşam ölümden kaçarak değil, ölüm açtığı alanlara genişleyecek yayıldı.
Ve bu yayılma, bu gezegenle sınırlı olamaz. Bu kabuğun bu kamışa tutunması evrenin her yerinde bir karşılık buluyor olmalı. Bir başka dünyada, bir başka ölümün bıraktığı bir başka yapı, bir başka kamışa tutunuyor olmalı.
Gözlerimizi fotoğraftan kaldıralım artık, doğrulalım. Pencereden dışarı bakalım. Nereye bakarsak bakalım; bir yaprağa, kuşa, böceğe, buluta; her birinin içinde bir nedensellik zinciri uzanıp olumsallığın potansiyeli gizleniyor. Her birinin içinde bir sarmal dönüyor; geçmişten geleceğe, ölümden yaşama.
Her biri arsızca beliriyor. Her gün. Her yerde. Her ölçekte.
Ve ben; eğilip kabuğa bakan, iki ölü varlığın arasında bir evren bulan, deklanşöre basıp ışığı durduran ben; bu denemeyi, bu son satırlara kadar okuyan, bir fotoğrafın anlattığı öyküyü benimle birlikte genişleten sen; bu arsızlığın en güzel kanıtıyız.


Bir Cevap Bırakın