André Breton’un Epileptik Aşkının Peşinde

L’Amour Fou (Çılgın Aşk), roman gibi okunan bir anı kitabı. Deneme ile roman arasında bir yerde, tıpkı aşkın kendisi gibi, kontrol edilemez bir karmaşanın içinde yönsüz.

Eser, mutlak aşka yönelik bir yakarış gibi.

Psikanalitik teoriden etkilenme çok bariz. Sarsıcı bir güzellik arayışında Eros’u temel ilke olarak ele alan birinin, arzu karşısında imgelerinin patlaması.

Eros’u temel ilke alan yazar, metalaştırılan aşka; aşkı tüketime değil de dile, imgeye ve sessizliğe emanet ederek, hızlı haz yerine gecikmeyi, algoritmik kesinliklere karşı kaderimsi sapmaları yücelterek, güvenli ilişkiler yerine yaralayıcı olasılığı göze alarak, sahipliği değil aşkınlığı, donukluğu değil, sarsıntının ve dönüşümün gücünü önceleyerek direniyor.

Eksikliği ve bekleyişi koruyarak direniyor: Bir şey olsun ya da olmasın, muhteşem olan şeyin bekleyiş olduğunu bilerek direniyor.

O zaman arzu nesnesi, tıpkı Place Blanche’daki Café Cyrano’da skandal derecede güzel bir kadının ortaya çıkmasında olduğu gibi, irrasyonel, uygunsuz, mutlu bir şekilde mantıksız başka bir gerçekliğe ilham verebiliyor.

Tenerife’ye yapılan bir gezi, şairin tutkusuyla aydınlanan bakışların hizmetinde, doğanın ihtişamına hayran kalmak için başka bir fırsat sunabiliyor.

İspanyol adalarındaki yanardağ, gömülü olanın potansiyel ortaya çıkışının mükemmel bir imgesi olarak aşık ruh için ideal bir manzara sunabiliyor.

Tesadüfler, yorumlanması gereken işaretler. İnsan gerçeklikle oynadığı oyuna dahil olmalı değil mi? Bu oyuna, sürrealizm de dahil, çünkü hayatın üstgerçekçi akışı, aşk arzusundan hız alır.

Kitap, bir flâneur’ün, insanı çevresindeki dünyayla uzlaştırma biçimi; dünyayı tutkuyla sevme biçimi. Tüketici değil; tanık, hızın değil, oyalanmanın öznesi bir flâneur’ün… Melankolinin şiirsel bilinç hâli bir flâneur’ün…

Anlam karanlığında yol gösterici ışıklar gibi, insanın kavrayabileceği daha başka tesadüfler de var hayatta: İmkansızdan da öte tesadüfler; sırf bu yüzden “kasıtlı” olan tesadüfler…

Ama insanlar boğulmayı o kadar iyi beceriyorlar ki, o kadar çok istiyorlar ki boğulmayı; onları can simitlerine tutunmaları için zorlayamazsınız.

Ve “cam bir memeden fışkıran sonsuz süt”: “saf” olanın, masumiyetin kesintisiz akışının hayatın büyük dolaşımına karışmasının imgesi. Ama Breton çok naif. Süt rayları boyunca sessizce süzülen pıhtılar var çünkü: Faşizm var mesela. Hayatın kan dolaşımında pıhtılaşmaya neden olan “piyasa” var…

Çok şükür ki; aşkı, karşılaşmaları, epilepsi krizlerini andıran sarsıcı acıların içindeki güzellikleri aktaran yazarlar da var. Edebiyatı, yazarıyla göstergesi arasındaki uzaklığın kısa mesafesi olarak görmeyen yazarlar da…

Hayatın üstgerçekçi izlenimlerini, hazzın içindeki acı ile ardışık yan yana getirmeler, Sürrealist Manifesto’dakine yakın; ilahî tesadüflere uzak; kehanet edilen karşılaşmalara, nesnel şansa, serbest çağrışımlara yakın.

Kitapta çarpıcı olan, hayal gücü aracılığıyla şeylerin soyut bir benzerliğini oluşturma girişimi.

Orada yolculuk, şiirsel bir rüya tadında. Güzelliğin özünü araştıran bir yolculuk. Erotik patlayıcılık barındıran sarsıntılı güzellik, durumsal değil; bağlama ya da anlık koşullara bağlı değil. Yapısal ve özsel. Durumdan doğmayan; durumu aşan tesadüflerin ve karşılaşmaların sadece arzularımız tarafından yönlendirildiği bir “durum”…

Dünyanın tek itici gücü, arzu çünkü: bir kıvamı olan tek muharrik arzu…

Bir karşılaşma, sadece önsezili bir şiirin incelikleriyle anlatılabilir ya; Breton bunu yapıyor işte.

Orada azalmıyor aşk; aksine, kaya tuzundan bir ev kadar sert ve kalıcı.

Dünyanın tek bir varlıkta sürekli olarak yeniden renklendirilmesine olanak tanıyan “çılgın aşk”ın erdemlerini övecek değilim. Eluard ve Breton el ele vererek bunu benden çok daha iyi başarırlar.

Ey okur, ben seni, aşkın aniden tökezlediği karanlık anları tanımaya, gerçek aşkın azalmasından sorumlu olan dışsal faktörleri izole etmeye davet ediyorum.

Bretoncu üstgerçekçi metafizikte hayat, nedensellik zincirleriyle değil, arzunun gizli manyetizmasıyla akar. “Nesnel rastlantı” diye adlandırılan şey, aslında bilinçdışının dünyaya bıraktığı iz, karşılaşmalar ve tesadüf kılığına girmiş arzuların kendilerini tanıma anlarıdır.

İnsan, ne arzuladığını bilmediği sürece hayat da ona neyi sunacağını açığa vurmaz; ama içinizdeki arzular uyanıp bir form kazandıklarında, sizi çevreleyen dünyanın birden anlamlı biçimde örgütlendiğini fark edersiniz.

Gecenin kalın siyah kürkünde kaybolmuş bir yıldızın, aslında bir bulutsunun içinde ışıldamaya devam ettiğini fark edersiniz.

Kitapta rastlantı, kaotik değil neredeyse yazgısal. İlahî bir yazgısallık değil bu; içsel zorunluluğun dış dünyada yankılanışı gibi bir şey. Gürültünün içinde sakin ve derinden ama sürekli tetiklenebilir bir yüzeyselliğin suretinde.

Hayatın, André Bretoncu üstgerçekçi bir metafizikle aktığı, hayatın, düş ile uyanıklık arasındaki geçirgen sınırda ilerlediği bir durum. Arzu, her daim nesnesini çağırır çünkü. Ve karşılaşma, bir kehanet gibi gerçekleşir ardından. Böylece varoluş, bilinçdışının sessiz ama ısrarcı mantığına teslim olur. Tesadüf, yalnızca tanınmayı, bilincine varılmayı bekleyen bir zorunluluktur.

Bretoncu üstgerçekçi metafizikten kastım bu işte.

Breton, ilk bakışta sadece gerçeklikle oynanan bir oyun olan bu duruma ne ölçüde kapılıyor? Kalbinde ve vicdanında bize sunduğu tesadüflere gerçekten inanıyor mu? Hayatı gerçekten bir Maupassant öyküsü kadar fantastik mi?

Önemli olan nokta bu değil: Oyunbaz olsun ya da olmasın, Breton’un Rimbaud’yu takip ederek aradığı, uzun, muazzam ve mantıklı duyusal karmaşa, insanlığı çevresindeki dünyayla uzlaştırmak için kullandığı bir vektör, estetik bir araç. Spinoza’ya itiraz ederek söylersek, insanlığın doğada “bir imparatorluk içinde bir imparatorluk” olmasının aksine, onun ayrılmaz bir parçası olduğunu ve onu unutmaktan ölebileceğini hatırlatmanın tek yolu.

Başka bir deyişle, tek bir kelimeyle her şeyin hem kaybedilir, hem kurtarılabilir olduğunu hatırlatmanın tek yolu.

İnsanlığın tarihini ilk günden beri, her dilde her halkın tarihini, hem basit hem de bilgili insanları şaşırtacak bir kesinlikle, bir çürütülemezlikle, kendi kıvrımlarında korumuş bir kelime var mıdır? Daha doğrusu, “Tanrı” kelimesi dışında var mıdır? Söz yükü olan bir cümle, bilinci olan bir sözcük var mıdır?

André Breton’un izinde Paris’in sokaklarında ipte bir cambaz gibi yürüdükten, ayçiçeğinden yapraklar kopardıktan, bir suçun hayaletini andıran bir evin çevrelediği Breton sahilini arşınladıktan, Teide zirvesine tırmandıktan sonra, aşık bir şairin lirik ve tensel uçuşlarına demir atmış, sanrı ve yanılsama dolu bir rüyaya dalmış gibi oluyorsunuz.

Bir denizanasının etini okşar gibi üstlenmek hayatın hem büyüleyici hem yakıcı veçhelerini. Temasın hazla birlikte yara da taşıdığı o kırılgan eşikte durmak: işte bütün mesele bu.

Yanılsama olanın hayranlık uyandıran yanı, hayatın karanlık pathos’unun en dış sınırlarında artık yanılsama diye bir şeyin kalmaması, yalnızca gerçekliğin olması.

“Aşk”ın günlük hayatınıza, mucizeyi, tansığı, dünya çölünün ortasında en iyicil ihtimal olan Fata Morgana’yı, dünyanın sefaletinden kaçışı,  manyetik alanları, şiirselliği, rüyayı, sıra dışılığı, en yüksek özlemleri aydınlatan en güzel ışığı, şeylerin şafağını, size kendinizle ilgili yeni şeyler öğreten birini taşıması mümkün mü?

O kadarını bilmem ama hayatınıza buruşuk çarşafları taşıdığı kesin.

Breton aşk meselesinde çok “steril”. Aşkı, üstgerçekçi rastgeleliğin ve entropinin yasasına bağlı, apolitik bir şey olarak düşünmüş. Ama ne kadar politik olmamak için çabalasa da, cümleleri gelip oraya takılıveriyor. Çünkü sözcüklerin bir bilinci var. Bunu biz, Elias Canetti’den öğrenmiştik.

Çünkü üstgerçekçi duruş, aklın ve düzenin baskısına karşı bilinçdışının, arzunun ve özgürleşmiş hayal gücünün devrimci bir güç olarak seferber edilmesidir. Çünkü “çılgın aşk” sadece öznesini değil, hayatın tamamını dönüştürme enerjisidir.

Ey okur; hayatının dönüm noktası olan karşılaşma neydi sahi?

Sevgili okur, hem umutsuzluğu hem umudu genel hatlarıyla biliyoruz biz: Tutamakları ince bir ipliğe bağlı olan bir inci kolyesinin bir makas darbesiyle dağılması: işte bu umutsuzluktur.

Vahşi itmelerle kuş yuvasından aşağı yuvarlanmış bir yumurtanın, düşmenin ivmesiyle kabuğunu kırıp sonra kanatlanarak yuvanın parmak izlerini almak için geri dönmesidir umut.

Bizi soracak olursan ey okur, burada bıçak sırtındayız; her an her şey dağılabilir. Sağda deniz, solda dağların duvarı, zihinde sis, kalpte bekleyiş: balıkçıları, çocukları, baharı, isimsiz yıldızlardan dağılan tozları bekleyiş…

Burada, toplumsal bir vasatın tam ortasında, aşk ve failleri kelimelerinin çağrışım kümesinde biriken kadın cinayetleriyle baş başa, yorgun ve kırgın bir haldeyiz.

Yine de adı, bir başlangıcı ve umudu imleyen (Breton’un Nadja’sı gibi) insanlarla tanışmanı dilerim ey okur. Delicesine sevmeni, sevilmeni, dilerim.

Her yıldönümlerinde alacağın armağanın, hiçlik uçurumundan hayata atılmış bir köprü kadar “güzel” ve “mutlak” olmasını dilerim.

Kaynakça

André Breton. (1937). L’Amour Fou, Çılgın Aşk. Çeviren İsmail Yerguz, Dost Kitabevi, 2003.

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.