SÖYLEŞİ: Nur Akalın-Ertekin Akpınar

Öğrenim hayatınızdan başlamak istiyoruz. Bize bulunduğunuz çevreyle beraber o yıllardan söz eder misiniz?
1970, İstanbul doğumluyum. Çocukluğum, Bakırköy semtinde geçti. Sanatın farklı alanlarına ilgi duyan bir çocuktum.
Farklı derken neyi kastediyorsunuz?
Örneğin, bir çiçeği elime alırdım. Dakikalarca ona bakardım. Bir ağaca da öyle. Kısacası, tembel bir çocuktum. Ataköy Lisesi’nde, derslerimden hep kalırdım. Güzel Sanatlar Bölümü’nü seçme imkanım yoktu çünkü resim dersinden bile sınıfta kalırdım.
Neden?
Kurallara karşıydım. Hala da öyle. Kimse bana kurallarını dayatamaz. Oysa yaptığım resimleri beğeniyordum ama öğretmenim beğenmiyordu. Dolayısıyla güzel sanatları seçme şansım yoktu.
Peki resme başlamanız nasıl oldu?
Bir hastalık geçiriyorum.
Sakıncası yoksa, hastalığınızla ilgili size konan teşhis nedir?
Pankreas kanseri. Hastalığımın bu uzun sürecinde, dağınık bir haldeydim. O sırada Ordu’da, bir bijuteri dükkanım vardı. Canım çok sıkılıyordu. Resimler yapıyordum. Hayatla kurduğum ilişkiyi, ilgimi; renklere, tuvallere bırakmıştım. Zihnim, kanayan bir yara gibiydi. Resim yapmam, bir can sıkıntısı değildi. Bijuteri dükkanımda zaman geçiyordum. Dükkanıma gelen bir kişi tablolarıma bakıp, yaptığım resimleri beğendi. Yaptığım resmin beğenilmesi, o an ruhumu okşamıştı.
“EVDEKİLER, YERDE YAPTIĞIM RESMİNİM ÜZERİNE BASIP GEÇMİŞLER. YAPTIĞIM RESMİ O HALİYLE ÇOK BEĞENİP, ÇERÇEVE YAPTIRDIM. DÜKKANIMA ASTIM. SATILAN İLK RESMİM OYDU. KENDİMİ O AN, BULMUŞTUM.”
Yaptığınız resimlerinizi beğeniyor muydunuz?
Sanatçının egosu olmalı değil mi? Egosu olmayan bir sanatçı mı var? Yaptığım resmimi beğenip beğenmeme konusuna gelince yanıtım ne; bilmiyorum. Gerçekten, bilmiyorum. Resimlerimi bazen evimde de yerlerde yapıyordum. Bizimkiler farkında olmadan yaptığım resmin üzerine basıp geçmişler. O haliyle, resme baktığımda çok beğendim. Hatta çerçeve yapıp, o resmimi dükkanıma astım. O resim, satıldı. O benim, ilk kendimi bulduğum an oldu. Mutlu oldum.
Peki sonrası?
Bu arada, İstanbul’a gidip kemoterapi alıyordum. Bir taraftan, resim yapmaya devam ediyordum. Tabii, yaptığım resimler birikti. Bir arkadaşım, sergi açma teklifinde bulundu. İlk sergim, Beşiktaş Kültür Merkezi’de açıldı. Orada da, yirmi iki tablom satıldı. Düşünsenize, kendimi beğenmiyorum. Üstelik, alaylıyım. Resimlerim satılıyor. Süreç böyle devam ediyordu. Bundan mutlu oluyordum ama bir taraftan da, canım sıkılıyordu, üstelik bedenimde benimle yaşayan bir hastalığım vardı, gidip Ayvalık’a yerleştim.
Ayvalık’a gelmeden önce ilk ve ortaöğrenimize geri dönmek istiyorum. Orası yarım kaldı. O dönem, sosyal çevreniz nasıldı?
Bakırköy’de, Sinema 74 vardı. Her cumartesi günü orada film izlerdim. Öyle aman aman bir sosyal çevrem yoktu. Neşeli ama yalnız bir çocuktum. Bütün klasik romanları okuyordum. Söylediğim gibi öğrenim hayatım boyunca, tembel bir öğrenciydim. Öğretmenlerimin sevmemesi gereken ama sevimli bir öğrenciydim. Oyun çocuğuydum.
Hastalığınız sonrasında, resme yöneldiğinizi söylediniz. O süreci biraz anlatır mısınız? O nasıl oldu? İzninizle bir örnekleme yapayım, Marcel Proust’un, madlen kurabiyesini ıhlamur çayına batırıp yemesiyle geçmişin kokularının, tatlarının canladığı bilinç akışı tekniğini romanlarında ifade eder. Söylemek istediğim şey şu; hastalığınız, resim yapmanınızı mı tetikledi?
Yaptığım işlerde, kendime, “ben, bu işi yapmalıyım” diye hiçbir şeyi dayatmadım. Bana direktif verilmesinden hiç hoşlanmadım. Hoşlanmam da. Dedim ya, kuralları sevmem, sevmiyorum. Kendimi beğendiğimin farkında değildim. Ne zaman tablolarım satılmaya başladı. “Ne oluyor ya? İnsanlar, resimlerimi neden seviyor? Ne buluyorlar?” demeye başladım. Durdum ve kendime baktım bir süre. Renkleri seviyorum. Bakışı, önemsiyorum. Hastalığımı kısacası derdimi, resimlerimle tedavi etmeye başladım diyelim. [bir süre konuşmuyoruz.]
Yaptığınız resimleriniz, satın alınmasa ne olacaktı?
Resimlerim, yaptıklarımla kalacaktı. Şöyle de bir çevrem var; “resim yapta salonumuza asalım.” [gülüşmeler.] Ne zaman çevremin dışındaki kişilere resimlerim satılmaya başladı. İşte o çevremden, yaptığım resimlerime saygı göstermeye başlandı.
Ayvalık, sürecine gelebiliriz.
Hastalığımın sürecinde Ordu’da, dükkanımı kapattım. Ayvalık’ta, belirli sanat odaklarını gördüm. İşte, atölyeler, o atölyelerin aktörleri vs. vs. O süreçte kendi yaptığım işleri de çok sevemiyordum. Bir, bağ kurmaya çalıştım onlarla. Buna bir tür kendimi tanımlama ihtiyacım olduğunu bile söyleyebilirim.

Kurabildiniz mi?
Hayır.
Neden?
Destek göremiyorsunuz. Kendilerini çok beğeniyorlar, kibirliler ve yaptığınız işlerle ilgili sizi yerden yere vurabiliyorlar. Az çok sanata ilgi duyan ve bu alanlar üzerinde çalışmalar yapan insanların manevi anlamda da desteklenmesi gerekir değil mi? İşte bu yok. Bunu, göremedim. Uzaklaştım, o kibirli insanlardan.
Bu desteği göremek canınızı mı acıttı?
Canımı acıtmadı, sıkıldım sadece.
Gündelik yaşantınızda resimle kurduğunuz ilişki, çalışma yöntemizi konuşalım istiyorum.
Belirli bir çalışma prensiplerim yok.
O zaman, resimle kurduğunuz ilişkiye düzensiz bir ilişki diyebilir miyiz?
Evet, bunu söyleyebiliriz. Son üç aydır, Ordu’da yoğun bir çalışma programım var. Yeni bir sergiye hazırlanıyorum.
Resimleriniz özelinde, hangi duyguyu ön plana alıyorsunuz?
Odak noktam, insan. Genellikle, insanın yüzüne yönelirim. Duyguyu, insan yüzü üzerinden anlatmayı seviyorum. Son yıllarda biraz soyut alana yöneldiğimi söyleyebilirim.

Siz, ‘yüz’ dediğinizde aklıma Türk resminin önemli ismi, Nuri İyem geldi. Tablolarında da, Anadolu’nun, iri gözlü kadın portreleri vardır. Adını şimdi tam olarak hatırlayamadığım bir şairimiz, “Her yüz, bir yüktür” cümlesini yazar. Sinemamızda da Ömer Kavur, “Yüzlerimiz kaybediyoruz” der. Kısaca; bakışın her ifadesine yoğunlaşma vardır. Resimleriniz üzerinden yola çıkarak, sizin aradığınız ‘yüz’ü konuşalım.
‘Yüz’ de, ‘göz’e, odaklanırım. Benim için, ‘yüz’, hikaye, ‘göz’ ifadedir. Resimlerim, fazlasıyla göz kullanırım.
İnsanların çift karakterli olduğunu inanırım da ondan.
‘Göz’e odaklandığımızda, bundan ifadeleri anlamlandırdığınızı mı anlamalıyız.
Anlamlandırmaya çalışıyorum diyelim. Gözlerde; ağlarken gülen, iyiyken kötü olmak duygusu fazlasıyla beni ilgilendiriyor.
İyi bir göz ifadesi, nasıl kötü olabiliyor?
İnsanlar kendi duygularıyla, çoğu zaman rol keserler. Sahte ‘yüz’ üzerinden, kendilerini geliştirirler. Güven ve güvensizlik tam da buradan çıkmamış mıdır? İmzam onlar. Bana ait ve biricik olmasını istediği bir tarz. O tarzımın, bir karaktere dönüşmesi diyelim.
Kendi resim yolculuğunuzu nasıl okuyorsunuz?
İlk sergimi açtıktan sonra, gizli bir haz aldım. Başlangıcında tereddütlerim vardı. İnsanların kayıtsız kalması gibi. Çünkü, yaptığım resimlerin sevilecek olmaması beni üzerdi.
Üzülmenizin, sizin resimlerinizin niteliğini bozacağınızı mı düşünüyordunuz?
Bozmak demeyelim ama emeğimin yok sayılması beni yorar. İnsanların, eleştiriye açığım demesi, bana hep bir sahte bir sihirbaz numarası gibi gelir. Eğer açtığım sergim başarısız olursa, bir süre durup bunu düşünürdüm. Yorulduğum için bunu düşünürüm. ‘Neden’ sorusu hayatımda beni, çok yorar. ‘Neden?’ denmesi, hayatımın en büyük sorusudur. Neden sorusu, resimle kurduğum ilişkinin bir ifadesi olarak orada duruyor. Düşüncenin her halinden yorulmaz mıyız? Ama bu sorduğunuz sorunuzun kendisi de yorucu. Hayatta öyle değil mi? Neden sorusu benim, resimle kurduğum ilişki de kaderimin bir ifadesi olarak orada duruyor.
Yaptığınız resmize baktığınızda, ne düşünüyorsunuz?
Hayatıma, yakıştığını düşünüyorum. ‘Bu’ diyorum. O, benim ruhumun ve aklımın bir parçası. Benim, aslında o. Ben, o.
Konuyu şuraya taşıyalım istiyorum. Bir başkasının, “ben bunu beğenmedim” tarzı ifadesi bana boşlukta kalan ve sallanan belirsiz bir cümledir. Walter Benjamin’in, sanat eseri konusunda kriterinin ‘etik’ ve ‘estetik’ olduğunu biliyoruz. Sözünü ettiğim, “ben bunu beğenmedim” cümlesinin arkasında da, ‘etik’ ve ‘estetik’ bir kriteri yoksa, o beğenmemek o kişinin bu değerlerden yoksun olduğu kadar bana göre o cümlesi de çöp kadar değersizdir. Dolayısıyla, resminize yönelik eleştiri kıstası yoksa ve sadece “bunu beğenmedim” diye geçiştiriyorsa, siz bundan neden etkileniyorsunuz?
Başta da sözünü etmiştim; alaylıyım. Duygusal bakıyorum. Duygu korelasyonum bu. Güzel sanatlar alanında eğitim almadım. O eğitimi almış olsaydım, yaptığım resimler farklı mı olurdu, bilmiyorum. Güzel sanatlar eğitiminde de geçmiş olsaydınız, yine aynı bildiğiniz resmi yapacaktınız.
Bilmiyorum ki. Beğeni alanındaki her türlü ifade, duygusal alanımı etkiliyor. Bu, kişisel bir refleksim. Katı bir akademik disiplinin içerisinden geçmedim. İnsanım ve resim alanında ve duygusal dünyam alanından renklerle ilişki kuruyorum. Nur Akalın’la, sinema filmi çalışmamız oldu. Film bittiğinde, beraber izledik. Kendisine, “Ne bu?” dedim. Verdiği yanıt şu olmuştu, “Film yapttım ve bitti” demişti. Nur Hanım, bitti demeyi, sizden öğrendim; “Resim yaptım ve bitti” diye söylüyorum herkese. Tabii bunlar insan hayatının, biricik evreleridir. Öğreniyorum işte. İlkokula başladığınızda, harfleri öğrenirsiniz. Sonra yazı yazmayı. Öyle bir şey işte. Öğrenmek, bir basamak gibi, bir eşik gibi. Resim yaparken, kendimi yerden yere atmıyorum. İstediğim duyguyu yakalayamadığımda, kendime küskünlüğü oluyor. Kurallarımdan biri de, kendimi kötülememdir. Beni kötülemesinler diye. Kötülerlese de, ben zaten kendimi kötülemiştim demek için. Bu, bir savunma. Dostlarım bazen söyler, “Neden kendine karşı böyle acımasız oluyorsun” diye. “Kimse canımı acıtmasın” diye yanıt veririm. Dostlarım, Nur Hanım’dan [Akalın], Figen Hanım’dan [Akbulak] bunları öğrendim.

Ayça’dan [Odabaşı] bir şey öğrenmedin mi?
Ayça’dan da öğrendim ama o, benim gibi iddialı bir kişilik değil. Sizler, iddialısınız. Önemli olmaz mı? Olmazsa, zaten o işi yapmasın.
Peki, bundan sonrası için neler yapmayı düşünüyorsunuz?
İnsanların, görsel olarak güzel görmesini ve hikayemin olacağını istediğim bir atölye kuracağım. Gelip, kendi alanlarıyla ilgili, özgürce çalışmalarını yapsınlar. Söyleşiler olsun. Kendilerini, iyi hissetsinler. Atölye de yemek yapalım, hep beraber mükellef bir sofra etrafında, yaptığımız çalışmalar hakkında konuşalım, tartışalım istiyorum. Veya, hep beraber susalım. Konuşup, tartışmakta bazen önemsiz biliyorsunuz bunları. Susmayı da başarmak gerekiyor.
Resim tarihine baktığınızda sizi etkileyen akımlar, kişiler…
Picasso. Kübik resim, bana özgürlük duygusu veriyor.
Kullandığınız renkleri de sormak isteriz.
Neşeli biri olduğum için canlı renkleri severim. Kırmızı rengi mutlaka kullanırım. Mavi, sarı… Üzerime giydiğim renkleri kullanırım.
Resimlerizinde; ‘yüz’ ve ‘göz’ kullandığınızı söylemiştiniz. Odak noktanızı, ifade oluşturuyor diyebilir miyiz?
Kesinlikle, doğru. İfade ve ifadenin farklılıklarını, çeşitlilikleri severim. Resimlerin merkezinde duruyorlar.
Resimlerinizde cinsiyetçi bir tavır kullanıyor musunuz?
Hayır, yok. Figürerime baktığınızda da bu kadın mı, yoksa erkek mi ayrımını yapamazsınız. O nokta da, cinsiyetsizliği görürsünüz.
Nurettin Belikırık
1970 yılında, İstanbul’da doğdu. İlk ve orta eğitimini, İstanbul’da tamamladı. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni, üçüncü yılında bıraktı. Ordu’da, bujiteri dükkanı açtı. Dört kişisel sergisinin yanında karma sergilere katıldı. Ordu ve Ayvalık’ta yaşamaktadır. Nur Akalın’ın, Ev filminin, senaryosunu yazdı ve filmde, oyuncu olarak görev yaptı. Uluslararası Ordu Film Festivali’nin gönüllü çalışanıdır.


Bir Cevap Bırakın