KÜÇÜK ANLARIN BÜYÜK ANLATILARI

Yusuf Eradam’ın Kirli Kırlent: Latifeli Öyküler kitabı üzerine.

Yaşadığımız her anın bir gün hikayeye dönüştürülebileceğini bu kitap sayesinde öğrendim. Hikayelerin sadece yaşanmışlıkları, felaketleri, büyük aşkları, büyük ayrılıkları anlatabildiği gibi kısa anların da iz bırakan anlatılara dönüştüğünü görmek ilginçti. Bir otobüs durağında bekleyen insanlar, bir apartmanın penceresi, bir banka kuyruğu, bir kadının kendi yalnızlığıyla kurduğu ilişki ya da bir yabancıyla paylaşılan kısa bir bakış hikaye konusu olabilir, çok şey anlatabilir. Hayat bu küçük anların oluşturduğu hikayelerin toplamı gibi görünüyor.

Yusuf Eradam’ın Kirli Kırlent: Latifeli Öyküler adlı kitabı, bana öncelikle bunu düşündürdü.

1999 yılında E Yayınları tarafından yayımlanan ve 181 sayfadan oluşan kitap, kısa öykülerden oluşuyor. Yazar, kitabın tanıtımında bu öyküleri “kısa kısa” ve “miniminnacık” öyküler olarak tanımlıyor. Ancak bu kısalık, anlatılanların önemsizliği anlamına gelmiyor. Tam tersine, Eradam öykülerinde hayatın çoğu zaman gözden kaçırdığımız küçük ayrıntıları üzerine yoğunlaşıyor.

Belki de kitabın en önemli özelliği burada başlıyor: Kirli Kırlent, içerdiği hikayelerle bize hayatın çoğu zaman başımıza gelen büyük olaylardan değil, o olayların arasındaki küçük ayrıntılardan oluştuğu mesajını veriyor. Birinin bize söylediği ve yıllar sonra hâlâ hatırladığımız tek bir cümle, bir daha görmeyeceğimizi bilmeden baktığımız bir yüz, bir öğretmenin yıllar önceki öğrencisini hatırlaması, bir evin içinde sessizce yaşanan bir yalnızlık…

Bunların hiçbiri ilk bakışta bir öyküye dönüşecek kadar önemli görünmeyebilir. Fakat iyi bir öykücü, hayatın başkalarının yanından geçip gittiği yerde durur. Yusuf Eradam’ın yaptığı da biraz bu. Onun öykülerinde hayat, olağanüstü olaylarla değil, dikkatle izlenen sıradanlıklarla görünür hâle geliyor. Bir kuaförde geçen birkaç dakikaya, banka kuyruğundaki sessizliğe ya da iki insan arasındaki kısa bir bakışmaya baktığımızda, aslında her birinin kendi içinde tamamlanmış birer hikâye olduğunu fark ediyoruz. Yazarın başarısı, bu hikâyeleri zorla büyütmemesinde, sade bir dille olayları okuyucu ya yaşatabilmesinde kendini gösteriyor. Hikayelere anlatımının hüneri ve ustalığı adeta tat katmış.

Bazı yazarlar küçük bir olaydan büyük anlamlar çıkarmaya çalışırken öykünün doğallığını kaybedebilir. Eradam ise çoğu zaman hayatın kendisine güveniyor. Olayı büyütmüyor, karakteri açıklamıyor, okurun elinden tutup “Burada şunu anlamalısın,” demiyor. Bir anı gösteriyor ve geri çekiliyor. Gerisini okurun zihnine bırakıyor. Bu nedenle Kirli Kırlent’teki hikayeleri okuduktan sonra olaylardan çok insanlar akılda kalıyor.

Öyküler bittikten sonra, ne olduğunu değil, kimin orada olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Bir karakterin sessizliği, başka bir karakterin takıntıları, bir başkasının yalnızlığı ya da gündelik hayatın içinde bir anda ortaya çıkan küçük bir şaşkınlık, öykünün kendisinden daha uzun süre zihnimizde kalabiliyor.

Bu noktada kitabın “latifeli” oluşu da önem kazanıyor. Kitabın merkezinde yer alan Latife karakteri ise yalnızca bir kişi değil, aynı zamanda yazarın kurduğu ince anlatımın da anahtarı gibi geldi bana. Çünkü öyküler gerçekten hem “Latife’li” hem de “latifeli”. İçlerinde ince bir mizah, hafif bir ironi ve yer yer gülümseten bir sıcaklık var. Bu dengeyi kurabilmek kolay değil. Duygusallığa düşmeden duyguyu, mizaha kaçmadan tebessümü verebilmek ciddi bir anlatı ustalığı gerektiriyor.

Yusuf Eradam’ın mizahı, olayları yalnızca güldürmek için kullanmıyor. Mizah, insanın hayat karşısındaki çaresizliğini, çelişkilerini ve bazen kendisiyle bile kuramadığı ilişkiyi görünür kılıyor. Öykülerdeki gülümsemenin hemen arkasında çoğu zaman bir hüzün, hüznün içinde ise hafif bir ironi var. Bu denge, kitabın en güçlü yanlarından biri.

Çünkü hayat da böyledir. İnsan bazen en acıklı anında gülebilir. En ciddi meselelerin ortasında saçma bir ayrıntıya takılabilir. Bir insanı yıllarca etkileyen bir olay, bir dışarıdan bakan biri için önemsiz görünebilir. Kimine basit gibi görünen bir olay, onu yaşayanın unutamadığı büyük bir travma olabilir. Eradam’ın öyküleri, hayatın bu ikilemli dengesini yakalıyor.

Kitaba adını veren “Kirli Kırlent” adlı hikayede sıradan bir eşyanın insana nasıl büyük bir travma yaşattığını olaylar zinciri içerisinde mükemmel bir kurgu ile anlatıyor. Anlatıcının oturduğu evde karşı apartmanda oturan bir kadının pencereden eşya silkelemesi, kadının kim olduğunu araştırıp evine gitmesi, kapıda karşılaştığı sürpriz unutulmaz bir film hikayesi gibi iz bırakıyor. Diğer hikayedeki beklenmedik sonlar da kitabın dengeli üslubu içerisinde okumanın keyfini arttırıyor. Anlatıcı anlatırken yargılamıyor bilakis empati kuruyor. İnsanların çelişkileriyle birlikte var olmasına izin veriyor. Bence kitabın insana yakınlığı da buradan geliyor.

Özellikle öğrenciler ve öğretmenler çevresinde kurulan öykülerde bu insanî yakınlık daha belirgin hâle geliyor. Burada karşımıza çıkan yalnızca bir öğretmen-öğrenci ilişkisi değildir. Bir insanın başka bir insanın hayatına dokunması da çıkar karşımıza. “Ayy! Cimcik fare” adı öyküde en güzel duygudaşlık kurma örneğine tanık oluyoruz.Bir öğrencinin bir öğretmende unutulmaz bir iz bırakması okurun da duygularını okşuyor.

Eradam’ın öykülerinde zaman da farklı çalışıyor. Geçmiş tamamen geride kalmıyor. İnsanların hafızasında yaşamaya devam ediyor. Bazen bir karşılaşma, bazen bir soru, bazen de küçük bir ayrıntı geçmişin kapısını açıyor.

Kitabın bende bıraktığı bir başka iz de bazı öykülerin teması olan yalnızlık duygusu oldu.Fakat bu, insanın yalnızca acı çektiği bir yalnızlık değil. Daha çok insanın kendi başına kalabilme hâli. Özellikle Asude Hanım gibi karakterlerde yalnızlık, eksiklik olarak değil, bir yaşam biçimi olarak ortaya çıkıyor. Bu önemli bir ayrım. Çünkü edebiyatta yalnız insanlar çoğu zaman acınacak, kurtarılacak ya da yeniden hayata döndürülecek kişiler olarak anlatılır. Oysa herkesin yalnızlığı aynı değildir. Bazı insanlar yalnızlık içinde kaybolur, bazıları ise kendi ritmini orada bulur. Kirli Kırlent’te yalnızlık zaman zaman ikinci biçimiyle karşımıza çıkıyor.

İnsanların hayatlarını tek bir tanıma sığdırmayan bir kitap bu. Kimi zaman komik, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman tuhaf, kimi zaman da şaşırtıcı. Fakat bütün bu farklı duyguların altında ortak bir şey var: İnsanlara dikkatle bakmak. Kitabı okurken bir süre sonra ben de çevreme biraz daha farklı bakmaya başladığımı fark ettim. Eski bir apartmanın penceresinde görünen bir yüz, bir hayatın bütün hikâyesini saklıyor olabilir. Sessizce çay içen birinin içinde, kimsenin bilmediği bir geçmiş bulunabilir.

Belki edebiyatın en önemli işlevlerinden biri de budur. Bize yeni bir dünya kurmak kadar, içinde yaşadığımız dünyaya yeniden bakmayı öğretmek. Yusuf Eradam’ın Kirli Kırlent’i bunu hatırlatıyor. Kitabı bitirdiğimde aklımda büyük olaylardan çok küçük ayrıntılar kaldı. Karakterlerin sesleri, suskunlukları, yalnızlıkları ve hayatın içinde bir anlığına görünüp sonra kaybolabilecek hâlleri…

Üzerimizde zamanın, insanların, ilişkilerin ve yaşadıklarımızın izleri var. Bazı izleri saklıyoruz, bazılarını unutuyoruz, bazılarını ise hayatımızın bir parçası olarak taşıyoruz. Yusuf Eradam, bu izlere bakıyor ve bazen gülerek, bazen hüzünlenerek, bazen şaşırarak ama en çok da insanı anlamaya çalışarak hikayelerini yazıyor. Küçük anların büyük izleri olabileceğini ispatlıyor.

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.