“Fotoğraf sanatçısı Nizameddin Pirinççioğlu, yıllardır Mezopotamya’nın dağlarını, nehirlerini, tarihî yapılarını ve insanlarını aynı duyarlılıkla fotoğraflıyor. Bu söyleşide yalnızca fotoğrafı değil; hafızayı, zamanı, ışığı ve kadim bir coğrafyanın ruhunu konuştuk.”
Bir fotoğraf sanatçısıyla söyleşi yapmak her zaman heyecan vericidir. Hele ki objektifini Mezopotamya gibi insanlık tarihinin en kadim coğrafyalarından birine çeviren bir sanatçıyla konuşuyorsanız, bu heyecan daha da derinleşir. Çünkü burada çekilen her kare yalnızca estetik bir görüntü değil; binlerce yıllık bir kültürün, ortak yaşamın ve insan hikâyelerinin sessiz tanıklığıdır.
Nizameddin Pirinççioğlu, yıllardır Mezopotamya’nın dağlarını, ovalarını, nehirlerini, tarihî yapılarını ve bu topraklarda yaşayan insanlarını aynı duyarlıkla fotoğraflıyor. Onun karelerinde herhangi bir ayrım yoktur; doğa da tarihin taşları kadar değerlidir, yaşlı bir köylünün yüzündeki çizgiler de bin yıllık bir manastırın duvarları kadar anlam taşır. Belki de fotoğraflarını etkileyici kılan en önemli özellik budur: Yaşayanla geçmişi aynı kadraj içinde buluşturabilmesi.
Pirinççioğlu’nun bir başka yönü ise üretimlerini hiçbir karşılık beklemeden paylaşmasıdır. Bugüne kadar Diyarbakır üzerine yaptığım pek çok araştırmada ve kaleme aldığım yazılarda, bana büyük bir cömertlikle fotoğraflarını ulaştırdı. Bu yaklaşımının ardında yalnızca sanat sevgisi değil, kültürel mirasa duyduğu güçlü sorumluluk duygusu da bulunuyor.
Bu söyleşide hem uzun yıllara yayılan fotoğraf serüvenini hem de Mezopotamya’nın ona kazandırdığı bakış açısını konuşacağız. Aynı zamanda onu ilk kez tanıyacak okurlarımız için yaşam öyküsünü, sanat anlayışını ve geleceğe dair hayallerini de dinleyeceğiz.
Sayın Nizameddin Pirinççioğlu, sizi tanıyabilir miyiz? Hayat hikâyenizden biraz söz eder misiniz?
1969 yılında Mardin’in Derik ilçesinde dünyaya geldim. Çocukluğum ve gençliğim Mezopotamya’nın bereketli topraklarında geçti. İlkokuldan lise yıllarına kadar bütün eğitim hayatımı Derik’te tamamladım. Çocukluğumun geçtiği o yıllar bugün geriye dönüp baktığımda yalnızca güzel anılar değil; aynı zamanda fotoğraf anlayışımın da temellerini oluşturan yıllar olmuş.
1987 yılında Derik’ten ayrılarak Diyarbakır’a geldim. Dicle Üniversitesi İktisadi ve Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu İşletme Bölümünde öğrenim gördüm ve 1995 yılında mezun oldum. Uzun yıllar özel sektörde çalıştım. Ancak yaşamımın hiçbir döneminde doğadan ve topraktan kopmadım. Hâlen Derik’te çiftçilik yapıyor, toprağın ritmini yaşamaya devam ediyorum. Bir ayağım şehirde ise diğer ayağım mutlaka köydedir.
Bugün Diyarbakır’da yaşıyorum. Yıllar içinde fotoğraf benim için yalnızca bir hobi olmaktan çıktı; yaşam biçimine dönüştü. Bu ilgimi akademik olarak da geliştirmek amacıyla Anadolu Üniversitesi Kamera ve Fotoğrafçılık Bölümünde eğitimime devam ediyorum. Öğrenmenin yaşı olmadığına inanıyorum. İnsan, sevdiği alanda her gün yeniden öğrenci olabilmeli.
Hayatım boyunca farklı mesleklerle uğraştım ama beni ben yapan en önemli şey, yaşadığım coğrafyaya duyduğum bağlılık oldu. Fotoğraf da bu bağlılığın en güçlü ifade biçimine dönüştü.

Mezopotamya’da doğup büyümüş olmanın fotoğrafçılık serüveninize nasıl bir etkisi oldu? Bu coğrafyanın ışığını ve ruhunu ilk ne zaman fark ettiniz?
Mezopotamya’da doğmak, insanın dünyaya bakışını ister istemez değiştiriyor. Çünkü burası sıradan bir coğrafya değil; insanlık tarihinin başladığı, medeniyetlerin birbirine dokunduğu, dillerin, dinlerin ve kültürlerin yüzyıllar boyunca yan yana yaşayabildiği eşsiz bir coğrafya.
Bereketli Hilal dediğimiz bölgenin tam kalbindeyiz. Diyarbakır, Mardin, Şanlıurfa, Karacadağ ve Dicle ile Fırat arasında uzanan bu topraklar yalnızca tarih kitaplarında okuduğumuz yerler değil; bizim günlük hayatımızın bir parçası. Bir yanda Göbeklitepe var; insanlık tarihine dair bildiklerimizi değiştiren o büyük keşif. Bir yanda Çayönü var; yerleşik hayata geçişin ilk izleri. Bir başka tarafta Karacadağ bulunuyor; buğdayın ana vatanı olarak kabul edilen bereketli topraklar…
Bütün bunların ortasında büyüyen bir insanın etkilenmemesi mümkün değil.
Ben bu coğrafyada yalnızca taşları, dağları ya da tarihî yapıları görmüyorum. Aynı zamanda binlerce yıllık bir hafızayı görüyorum. Eski bir köprüye baktığımda üzerinden geçen kervanları hayal ediyorum. Bir manastırın avlusunda durduğumda orada yaşamış insanları düşünmeden edemiyorum. Dicle Nehri’nin kıyısında yürürken onun yalnızca su taşımadığını, aynı zamanda binlerce yıllık medeniyetleri bugüne ulaştırdığını hissediyorum. Sanırım fotoğraf anlayışımı şekillendiren en önemli unsur da bu oldu. Ben yalnızca gördüğümü değil, hissettiğimi de fotoğraflamaya çalışıyorum.

Yaptığınız iş bir bakıma modern zaman seyyahlığı sayılır. Coğrafyanın zorlu koşulları, iklim ve arazi şartları üretim sürecinizi nasıl etkiliyor?
Gerçekten de kendimi biraz seyyah gibi hissediyorum. Gezmek benim için yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Her yolculuk yeni bir keşif, yeni bir öğrenme ve yeni bir tanışmadır.
İnsan ömrü sınırlı ama yaşanacak, görülecek ve kayıt altına alınacak o kadar çok güzellik var ki… Ben de elimden geldiğince bunları fotoğrafla geleceğe bırakmaya çalışıyorum. Çünkü bugün gördüğümüz birçok değer yarın belki aynı hâliyle var olmayacak. Yıllardır dağlarda, vadilerde, yaylalarda, tarihî yapılarda dolaşıyorum. Dağcılık ve doğa sporlarıyla ilgilenmem bana büyük avantaj sağlıyor. Yorucu yürüyüşler ya da zorlu arazi koşulları beni fazla etkilemiyor. Asıl zorlayan şey, uzun yıllar bölgede yaşanan güvenlik sorunlarıydı. Bazı yerlere gitmek, bazı tarihî alanları görmek ve fotoğraflamak neredeyse imkânsızdı.
Bugün ise şartlar geçmişe göre çok daha iyi. Daha rahat seyahat edebiliyor, daha fazla noktaya ulaşabiliyoruz. Bu da hem kültürel mirasın belgelenmesi hem de doğanın kayıt altına alınması açısından büyük bir fırsat.
Ben her yolculuğun sonunda yalnızca fotoğraf değil, yeni bilgiler, yeni dostluklar ve yeni hatıralarla dönüyorum. Sanırım beni yıllardır yollarda tutan en büyük motivasyon da bu.
Tarihi bir mekânı ya da binlerce yıllık bir eseri fotoğraflarken, oradaki yaşanmışlık hissini ve zamanın dokusunu izleyiciye aktarmak için nasıl bir yaklaşım benimsiyorsunuz?
Tarihî bir yapının karşısına geçtiğimde hiçbir zaman onu yalnızca taşlardan örülmüş bir bina olarak görmüyorum. Bana göre her yapı, geçmişten bugüne ulaşmayı başarmış sessiz bir tanıktır. Onun duvarlarında savaşların, sevinçlerin, göçlerin, duaların ve insan hikâyelerinin izleri vardır. Belki konuşamazlar ama dikkatle bakmasını bilenlere çok şey anlatırlar. Bir kilisenin taşına, bir caminin avlusuna, eski bir köprünün kemerlerine ya da yüzyıllardır ayakta duran bir kaleye baktığımda, oradan gelip geçmiş insanları hayal ederim. Kimler o sokaklardan yürüdü, kimler o pencereden gökyüzüne baktı, kimler aynı taşlara dokundu… Bütün bunları düşünmeden deklanşöre basamam.
Benim için fotoğraf, yalnızca gördüğünü kaydetmek değildir; hissedileni de görünür kılabilmektir. Bir tarihî mekânı fotoğraflarken önce onun ruhunu anlamaya çalışırım. Işığın duvarlara nasıl vurduğunu, gölgelerin nasıl hareket ettiğini, taşların yüzeyinde zamanın nasıl iz bıraktığını uzun uzun gözlemlerim. Çünkü bazen küçücük bir ışık huzmesi, yıllarca anlatılacak bir hikâyeyi tek başına anlatabilir.Aslında geçmişte yaşamış insanlar taşlara kendi izlerini bıraktılar; biz de bugün fotoğraf aracılığıyla kendi tanıklığımızı geleceğe bırakıyoruz. Bu yönüyle fotoğraf da tarihin devam eden hafızasının bir parçasıdır. Ben çektiğim her kareyi, gelecek kuşaklara bırakılmış küçük bir belge olarak görüyorum.

Bugüne kadar fotoğrafladığınız yerler arasında, “Buraya mutlaka yeniden dönmeliyim.” dediğiniz bir coğrafya var mı?
Aslında yıllardır Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun büyük bölümünü dolaşıyorum. Yirmi yılı aşkın zamandır dağlarda, yaylalarda, vadilerde ve tarihî kentlerde fotoğraf çekiyorum. Buna rağmen her yolculuğumda yeniden keşfedecek bir ayrıntıyla karşılaşıyorum.Bir yeri gerçekten tanımak istiyorsanız onu yalnızca bir kez görmek yetmez. Aynı yere ilkbaharda gidersiniz bambaşka bir yüzünü gösterir; yazın ışığı değişir, sonbaharda renkler konuşmaya başlar, kış geldiğinde ise aynı coğrafya adeta başka bir dünyaya dönüşür.Bu yüzden bana göre güzel bir mekân dört mevsimde de yeniden fotoğraflanmalıdır.
Doğa söz konusu olduğunda Hakkâri ve Dersim beni her zaman büyülemiştir. Dağların ihtişamı, vadilerin derinliği, endemik bitkiler, sis, kar ve ışığın sürekli değişen hâli fotoğrafçı için tükenmeyen bir zenginlik sunuyor. Doğu Anadolu’nun doğası gerçekten benzersizdir.
Tarih açısından baktığımda ise benim için Mezopotamya’nın yerini hiçbir coğrafya dolduramaz. Dicle ile Fırat arasında uzanan bu topraklar, insanlık tarihinin en eski hafızasını taşıyor. Burada her taşın altında yeni bir hikâye, her höyüğün içinde yeni bir medeniyet saklı gibi geliyor bana.
Ne kadar gezersem gezeyim, Mezopotamya bana her seferinde yeni bir ayrıntı göstermeyi başarıyor.
Hem doğayı hem de tarihî eserleri fotoğraflıyorsunuz. Sürekli değişen doğa ile zamana direnen tarih arasında gidip gelirken zihinsel hazırlığınız nasıl değişiyor?
Ben aslında bu ikisini birbirinden ayrı düşünmüyorum. Çünkü tarih de doğanın içinde doğmuştur. İnsanlar binlerce yıl önce yaşamak için rastgele yerler seçmediler. Bir kalenin neden o tepenin üzerine kurulduğunu, bir köprünün neden tam o noktadan geçtiğini, eski yerleşimlerin neden su kaynaklarına yakın olduğunu anlamaya çalışıyorum.
Fotoğraf çekmeye başlamadan önce çevreyi uzun süre gözlemlerim. Kendime önce şu soruları sorarım: Burada neden yaşam kurulmuş? İnsanlar bu noktayı neden seçmiş? Bu yapı çevresiyle nasıl bir ilişki kuruyor? Bu soruların cevaplarını buldukça fotoğraf da kendiliğinden şekillenmeye başlıyor. Teknik olarak da önce bütünü görmeye çalışırım. Bir yapıyı ya da manzarayı ilk önce genel görünümüyle kadraja alırım. Ardından yavaş yavaş ayrıntılara yönelirim. Bir kapı tokmağı, aşınmış bir taş, eski bir pencere, duvardaki bir oyma ya da ışığın oluşturduğu küçük bir gölge… Çoğu zaman asıl hikâye bu ayrıntılarda saklıdır.
Doğa ile tarih arasında dolaşırken aslında aynı hikâyenin farklı sayfalarını okuyormuş gibi hissediyorum. Biri zamanın kendisini anlatıyor, diğeri ise insanın o zaman içindeki izini…
Fotoğraf sanatı, belgelemek ile yorum katmak arasında hassas bir denge kurar. Siz kendinizi bu dengenin neresinde görüyorsunuz? Nizameddin Pirinççioğlu’nun kadrajını farklı kılan temel anlayış nedir?
Fotoğrafın en önemli özelliği gerçeği kayıt altına almasıdır. Ancak aynı manzaraya bakan on fotoğrafçı, birbirinden tamamen farklı on kare ortaya çıkarabilir. Çünkü fotoğraf makinesinden önce gören göz vardır. Benim için en önemli araç makine değil, bakış açısıdır. Önce insanın gözü görür, sonra zihni yorumlar ve en sonunda parmak deklanşöre basar. Aynı ışıkta, aynı yerde bulunan iki insanın farklı fotoğraflar çekmesinin nedeni de budur.
Ben fotoğraflarımda mümkün olduğunca doğallığı korumaya çalışıyorum. Yapaylıktan uzak duruyorum. O anın ruhunu kaybetmesini istemiyorum. Çünkü izleyiciye ulaşan şey çoğu zaman teknik mükemmellikten çok samimiyettir.
Bir fotoğraf yalnızca güzel olduğu için değil, bir duygu taşıdığı için akılda kalır. İnsan bazen kusurlu bir kareyi yıllarca unutamaz; çünkü o fotoğrafın içinde gerçek bir hayat vardır.
Eğer benim fotoğraflarımın ayırt edici bir yönü varsa, bunun gösterişli tekniklerden çok sabırla bakmaya çalışmamdan kaynaklandığını düşünüyorum. Ben deklanşöre basmadan önce fotoğrafın bana ne anlattığını dinlemeye çalışıyorum. Çünkü inanıyorum ki iyi bir fotoğraf, yalnızca gözle değil; yürekle de çekilir.
Yıllardır bu coğrafyayı adımlıyorsunuz. Bir fotoğraf karesinin peşinde koşarken başınızdan geçen, sizi en çok etkileyen ya da unutamadığınız bir anınızı paylaşır mısınız?
Doğanın içinde olmak demek, hayatın bütün sürprizlerine açık olmak demektir. Yağmurla da karşılaşırsınız, fırtınayla da… Bazen saatlerce yürür, aradığınız kareyi bulamazsınız; bazen de hiç ummadığınız bir anda hayatınızın en güzel fotoğrafı karşınıza çıkar.
Beni en çok üzen şey, doğanın zorlukları değil; insan eliyle tarihe verilen zarar oluyor.
Bir tarihî yapıya gidiyorsunuz, defineciler umut uğruna yüzyılların mirasını paramparça etmiş oluyor. Binlerce yıllık bir mozaiğin kırıldığını görmek, bir mağaranın duvarındaki Neolitik Çağ resimlerinin tahrip edildiğine tanık olmak insanın içini acıtıyor. O an yalnızca bir fotoğrafçı değil, bu toprakların kültürel mirasına sahip çıkmak isteyen bir insan olarak üzülüyorum. Çünkü yok edilen her eser, yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da kaybıdır.
Elbette doğada unutamadığım anılar da var. Yıllar önce Dersim’de arkadaşlarla birlikte kamp yapıyorduk. Yemek hazırlığı içindeydik. Bir anda yaklaşık kırk–elli metre ilerimizden kocaman bir ayı geçmeye başladı. Hepimiz olduğumuz yerde donup kaldık. Sessizce bekliyorduk. O anın heyecanını tarif etmek gerçekten zor.
Fakat itiraf etmeliyim ki aklımın bir köşesinde sürekli fotoğraf makinem vardı. Makine arabadaydı ve ayı yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Bir an cesaretimi topladım; ayı arkasını dönüp uzaklaşınca koşarak arabaya gittim, fotoğraf makinemi aldım ve birkaç kare çekmeyi başardım.
Arkadaşlarım hâlâ o günü gülerek anlatırlar. “Biz can derdindeydik, sen fotoğraf peşindeydin.” diye takılırlar bana. Belki haklıydılar… Ama sanırım fotoğraf tutkusu biraz da böyle bir şey. O anın bir daha asla yaşanmayacağını biliyorsunuz ve bütün korkunuza rağmen onu ölümsüzleştirmek istiyorsunuz.

Fotoğrafçılığa başladığınız yıllardan bugüne teknoloji büyük bir değişim geçirdi. Analogdan dijitale uzanan bu dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Fotoğraf teknolojisi son kırk yılda inanılmaz bir değişim yaşadı. Ben analog makinelerle başlayan kuşağın içindeyim. O yıllarda bir fotoğraf çekmek bugünkü kadar kolay değildi. Filmler dikkatle kullanılırdı, her kare hesaplanırdı. Çekilen fotoğrafı görebilmek için günlerce beklemek gerekirdi. Belki o dönemin zorlukları vardı ama sabrı da öğretiyordu. Bugün ise teknoloji sayesinde çok daha hızlı çalışabiliyoruz. Dijital makineler, drone’lar ve hatta cep telefonlarıyla bile son derece kaliteli fotoğraflar üretmek mümkün. Bu gelişmeyi son derece olumlu buluyorum. Çünkü artık daha fazla insan yaşadığı çevreyi kayıt altına alabiliyor. Ben teknolojiye karşı değilim. Tam tersine, doğru kullanıldığında onun kültürel mirasın korunmasına büyük katkı sağladığını düşünüyorum.
Yine de şuna inanıyorum: Teknoloji yalnızca bir araçtır. En gelişmiş fotoğraf makinesi bile, bakmasını bilmeyen bir gözün yerini tutamaz. Asıl farkı oluşturan şey, insanın neyi gördüğü ve gördüğünü nasıl yorumladığıdır.
Tarihî yapıları fotoğraflarken günün hangi saatlerini tercih ediyorsunuz? Işık, bir eserin hikâyesini nasıl değiştiriyor?
Fotoğraf, aslında ışıkla yazılan bir sanattır. Işık olmadan fotoğraf da olmaz. Bu yüzden günün ilk saatleriyle güneşin batmaya yaklaştığı zamanlar benim için her zaman daha özeldir. Sabahın yumuşak ışığı taşların dokusunu daha belirgin hâle getirir. Akşam üzeri ise gölgeler uzar, yapıların karakteri daha güçlü ortaya çıkar. Fakat doğa her zaman istediğiniz şartları sunmaz. Bulut gelir, yağmur başlar, ışık değişir. Böyle anlarda fotoğrafçı sabretmeyi öğrenir. Bazen saatlerce beklemek gerekir. Bazen de makinenin teknik imkânlarından yararlanarak o anın en doğru ışığını yakalamaya çalışırsınız.
Ben ışığın yalnızca bir aydınlatma aracı olmadığını düşünüyorum. Aynı yapı, farklı ışık altında bambaşka duygular uyandırabilir. Bir manastırın sabah sessizliğiyle gün batımındaki hüznü aynı değildir. Fotoğrafçı da işte bu değişimi hissedebilmelidir. Çünkü bazen tarihi anlatan taş değildir; o taşın üzerine düşen ışıktır.
Son olarak, geleceğe dair fotoğrafla ilgili hayalleriniz ve projeleriniz nelerdir?
Bugüne kadar çektiğim her fotoğrafın ortak bir amacı oldu: Yaşadığım coğrafyayı belgelemek, insanlarda farkındalık oluşturmak ve kültürel mirasın korunmasına küçük de olsa katkı sunabilmek.
Gelecekte en büyük arzum, yıllardır büyük bir emekle oluşturduğum fotoğraf arşivini kitaplaştırmak. Çünkü fotoğraflar bilgisayarlarda beklemek için değil, insanlarla buluşmak için çekilir. Aynı şekilde sergiler açmayı da istiyorum. İnsanların yalnızca güzel fotoğraflar görmesini değil, o fotoğrafların anlattığı hikâyeleri de hissetmesini arzu ediyorum.
Benim için önemli olan, geride mümkün olduğunca sağlam bir görsel hafıza bırakabilmek. Belki yıllar sonra bu coğrafyaya ilgi duyan genç bir araştırmacı, benim çektiğim bir fotoğrafa bakarak artık değişmiş ya da kaybolmuş bir değeri tanıyacak. İşte o zaman amacımın gerçekleştiğini düşüneceğim. Çünkü inanıyorum ki fotoğraf yalnızca bugünü göstermez; geçmişi korur, geleceğe de yol gösterir. Eğer çektiğim kareler benden sonra da yaşamaya devam edecekse, bunun bir fotoğrafçı için en büyük mutluluk olduğuna inanıyorum.
Söyleşimiz sona erdiğinde Mezopotamya’nın rüzgârı, Dicle’nin sesi, kadim taşların sessizliği ve bir fotoğrafçının yıllara yayılan tanıklığı da bizimleydi.
Nizameddin Pirinççioğlu, deklanşöre her bastığında yalnızca bir görüntüyü değil; bir coğrafyanın hafızasını geleceğe emanet ettiğine inanıyor. Onun objektifinde tarih yalnızca eski yapılardan ibaret değil; doğanın döngüsü, insanın emeği ve yaşamın bütün renkleri aynı karenin içinde buluşuyor.
Belki de bu yüzden onun fotoğraflarına baktığınızda önce bir manzara görüyorsunuz. Biraz daha dikkatle baktığınızdaysa zamanı…


Bir Cevap Bırakın