MİMAR GÖZÜYLE DUYGUSAL KENTLER ve “BİR BURUK İSTANBUL”

Hikmet Temel Akarsu aslen mimar olan, mimarlığa dokunup edebiyat dünyasına rotasını çeviren bir yazar. Gençlik olaylarının en hızlı olduğu dönemlerde İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde eğitim almış ve 1982 yılında mezun olmuştur.  Mimarlık mesleğini özel ofislerde deneyimlemiş, kendini bu dünyaya ait hissetmeyerek farklı ülkelerde ayakta kalma mücadelesi verirken yazmaya başlamıştır. Yaşanılan zamanın absürdlüklerini dile getirdiği underground kitapları ile edebiyat dünyasında tanınmıştır. Farklı birçok konuda hikâyeler, romanlar, tiyatro eserleri ve denemeler yazmıştır. Son dönem eserlerinde mimari yapıları ve kent dokusunu yazılarının baş karakteri, ana konusu olarak kullanmaktadır. Mimarlığın diğer sanat disiplinleri ile bağlantısını vurgulayan, konusunda kaynak kitap olarak kullanılacak bir edebi külliyat da hazırlamıştır.

Yeni bir yazınsal form diyebileceğimiz ve edebiyatla mimarlığın kesişim noktasında yer alan bir anlayışla hazırlanan BİR BURUK İSTANBUL da bu yaklaşıma uygun isim taşıyan bir yayınevinden çıktı: Metinlerarası Kitap. Kuşkusuz bu, sadece bir tesadüften ibaret ancak yine de edebiyat ile mimarlık arasındaki metinlerarasılıktan yola çıkarak kentlere bir mimarın gözüyle bakmak ilginç.

Yayınevinin medya metninde de dile getirildiği gibi; “BİR BURUK İSTANBUL, adından da anlaşılabileceği gibi İstanbul’a dair öykülerle başlıyor ve ilerleyen bölümlerde yazarın mimari, sosyal ve kültürel anlamda önem atfettiği Kırklareli, İzmit, Kayseri, Denizli, Konya, Niğde, Bursa gibi kentleri odağına alan, betimleyici yanı yoğun öykülerle devam ediyor. Mimar kökenli bir yazar olan Hikmet Temel Akarsu’nun eserlerinde daima gördüğümüz yapılı çevre duyarlılığı bu öykülerde doruk noktasına çıkıyor.”

Dört kitaptan oluşacağı anons edilen serinin ikinci kitabı “Yorgun Flanör”ün de geçtiğimiz hafta yayınlandı. İkinci kitaptan itibaren serinin yüksek mimarlık algısı veren dünya üzerindeki diğer kentlere doğru yayılacağı yayınevi tarafından belirtiliyor.

“Bir Buruk İstanbul” başlığı taşıyan kitapta yer alan “Duygusal Kentler-1” üst başlığından yola çıkarak ilk başta yazarın gezdiği veya sevdiği kentleri anlatan bir dizi kitap okuyacağımızı düşündüm. Daha önce benzerlerini çokça okuduğum gezi, tanıtım kitabı tadında bir eser olacağı hissiyle kitabın ilk hikâyesini okumaya başladığımda yanıldığımı anladım. Yazar, yaşadığı veya bir nedenle gittiği kentlerle kurduğu bağı bu yerlerde başından geçenleri bir hikâye eşliğinde anlatıyordu. Hikâyede geçen kente giderseniz neleri görebileceğinizi okurken yerel halkın yaşamına dair ipuçlarını da yakalıyordunuz. Yazar kimi kentleri sadece kendisine aktardığı duygu üzerinden anlatırken, okura kendi gittiği mevsimde ve rotalarda aynı hisleri yakalayabileceğini hissettiriyor.

Hikâyeler kentler hakkında kısa tanıtımlarla başlıyor, daha sonra kahramanın yaşadıkları ile mekânlar canlanıyor, renkleniyor ve yerel halk ile birlikte kenti dolaşıyorsunuz. Bir kentten diğerine aynı merakla, yazarla birlikte yolculuk yapıyorsunuz. Kahramanın duyguları bazı hikâyelerde anlatılan kent dokusunun önüne geçmekte. Örneğin kitapta geçen “Senin de çok iyi bildiğin gibi zaten karlı gecelerde şafak sökmüyor.” cümlesinde hikâyenin geçtiği metropolde yalnız kalmanın ne demek olduğunu, insanın gidecek bir yerinin olmamasının çaresizliğini hissediyorsunuz.

Yazarın kentlerle romantik bir ilişki kurduğunu hikâyelerde geçen diyaloglarda sık sık yakalıyorsunuz. Günümüz realitesine, kişiler arası ilişkilerdeki dile uygun olmayan konuşmalar okurun “Yok canım, bu diyalog ancak ‘Huzur’ kitabında karşımıza çıkar” demesine neden olabilmekte. Bu da yazarın geçmiş günlere, nezaketin ve inceliğin günlük davranış biçimi olarak benimsendiği zamanlara duyduğu özlemden kaynaklanmakta olabilir. Kadın karakterler işinin ehli, yüksek eğitimli ancak bir o kadar da zarif ve narinler. Hikâye içerisinde yer alan erkek karakterler; korumacı, kibar, yardımcılar. Güzel kentleri hikâyeler arası gezerken romantik çağın hafif, uçuşan havasını soluyorsunuz. Günümüz davranış biçimi olan hız, nobranlık, aldırmazlık, kabalığı bir an olsun unutuyorsunuz. Yazarın alametifarikası olan eski Türkçe kelimeler, okurda “Buna ne gerek vardı?” diye düşünmeye yol açsa da unutulan kelimeleri hatırlamak ve üzerinde düşünmek iyi geliyor.

Kitabı bitirdiğinizde yüzünüzde hafif bir tebessüm ve içinizde görmediğiniz yerlere karşı merak duyguları kalıyor. Kitap bir gezi kitabı değil, farklı kentlerde geçen yaşanmışlıkların, kimi zaman oto-kurmaca, kimi zaman kişisel duygularla; edebiyatın incelikleri ve yerel mimarinin özellikleriyle anlatıldığı öykülerden oluşan bir başlangıç kitabı. “Duygusal Kentler” serisinin diğer kitaplarını da merakla bekliyoruz.

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.