Karanlıktan Gelen Doğum Sonrası Depresyon Alegorisi mi?

Yalnızca çocuklara şiddet uygulanması değil şiddet uygulayan çocuk imgesi de bir tabu olarak ana akım sinemanın kırmızı çizgileri arasında yer alsa da korku sinemasında canavar ve/veya kötücül çocuk imgesi özellikle son elli yılda sık kullanılan bir imge. Sinema tarihinde psikopat (doğaüstü herhangi bir unsur içermemesi açısından sonraki on yıllardaki muadil sinematik temsillerden ayrılan) bir çocuğu odağına alan The Bad Seed (1956) ve bir köy dolusu şeytani çocuk içeren Village of the Damned (1960) gibi erken örnekler olmakla birlikte bu bağlamda en öne çıkmış ve dolayısıyla ilk akla gelen filmler ruhu Şeytan tarafından ele geçirilmiş küçük bir kız çocuğunu konu alan The Exorcist (1973) ve Deccal’ın bir diplomatın üvey evladı olarak zuhur etmesine dair bir anlatı sunan The Omen (1976).

Michael Ryan ve Douglas Kellner Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası (Ayrıntı Y., 1997) başlıklı çalışmalarında özel olarak ele aldıkları The Exorcist için “kadın bağımsızlığı ve cinselliğiyle ilgili korkular şeytanın benliği ele geçirmesi metaforuyla aktarılır” yorumunu yaparlar (sf. 101). Ryan ve Kellner istisnai örnekler hariç klasik Hollywood’da “çocuklar masum varlıklar olarak idealize edilmiş” iken 1970’lerden itibaren kötücül çocuklara korku filmlerinde sıklıkla rastlanmasını “altmışlı ve yetmişli yılların başlarındaki asi altkültürlerden beslenen ve anne baba otoritesine kafa tutan çocuklar, daha yaşlı kuşaktan daha muhafazakâr Amerikalılara kusursuz birer canavar gibi görünmüş olsa gerek” diyerek açıklarlar (sf. 270-271).

Kötücül/canavar çocuk odaklı korku filmlerinin bir alt-türü ise mutant bir bebeğin doğumevinden kaçarak etrafa dehşet saçmasını perdeye getiren It’s Alive (1974) başta olmak üzere canavar bebekler içeren korku filmleri. Böylesi korku filmlerinin sayısı aslında pek az olmamakla birlikte genelde düşük profilli filmlerden oluşan bir alt-tür bu. Berlin Film Festivali’nin ana yarışmasına kabul edilme başarısını göstererek dünya prömiyerini bu festivalde yapmış olan ve ülkemizde geçen Cuma günü vizyona giren Finlandiya ağırlıklı ortak yapım Karanlıktan Gelen (Nightborn) Berlin prömiyeri (ve ayrıca Harry Potter filmlerinde Ron’u canlandırmış olan Rubert Grint’in baş erkek karakter rolünde olması) dolayısıyla “düşük profilli” sayılamaz ama ABD’de sinema mecrasında vizyona girmek yerine çevrimiçi mecrada izlenmeye açılmış olmasından anlaşıldığı kadarıyla son yıllarda festivallerde nam salarak öne çıkan “elevated horror” (yüceltilmiş korku) panteonuna da pek dahil olamamış görünüyor. Oysa ‘tuhaf’, tekinsiz bir bebeğin etrafında dönen Karanlıktan Gelen çok etkileyici bir korku/dehşet filmi ve de doğum sonrası depresyon söylemlerine yönelik transgresif göndermeleri ile dikkat çekici bir ‘kadın filmi’.

Senarist-yönetmen Hanna Bergholm’un Ilja Rautsi’yle ortaklaşa yazdığı senaryodan çektiği Karanlıktan Gelen Finlandiyalı Saga ile İngiliz kocası Jon’un, kadının bir ormanın kıyısındaki aile yadigarı evine yerleşmeleriyle başlıyor. Çocukluğunda bir miktar asosyal olduğunu ve ağaçlarla insanlardan daha fazla ilgilendiğini öğreneceğimiz Saga kocasıyla ormanda bir ağacın dibinde sevişmesinin ardından hamile kalır. Oldukça kanlı bir doğumla dünyaya gelen bebek son derece iri ve (bizlere 1987’de Tan gazetesinin manşetten duyurduğu asparagas “sakallı bebek” haberini anımsatırcasına!) kıllıdır. Jon’un çocuklarına Christian adını koyma isteğine karşın Saga’nın bir oldubittiyle (Fince kırağı anlamına gelen) Kuura adını verdiği bebek süt emerken annesinin göğsünü kanatmaya başlar; Saga bazen geceleri Kuura’nın oturduğunu, hatta ayağa kalktığını görür gibi olur ve bebek etrafındaki bilumum tekinsizlikler giderek artar. Ancak bu durumdan ciddi biçimde rahatsız olan yalnızca Saga’dır; danıştıkları sosyal yardım görevlisinin bebeğin “normal” olduğunu söylemesine güvenen Jon ise Saga’nın stresten kaynaklı olarak izan duygusunu yitirmekte olduğundan endişelenmeye başlar.

Özellikle ilk yarısında Saga’nın uçları kanayan göğüsleri gibi bakması bir hayli zor mizansenlerin ima etmeden doğrudan gösterildiği Karanlıktan Gelen’de Kuura’nın siması ise finale dek izleyiciye gösterilmiyor, Kuura finale dek yalnızca kundakta sarılıp sarmalanmış halde veya (afişte olduğu gibi) sırtı kameraya dönük olarak ya da gece karanlığında cepheden silüet olarak perdeye geliyor ki karanlıktaki böylesi görüntüleri tüyler ürpertici kareler olarak akılda kalıyor. Filmin ana gövdesi boyunca Saga’nın klasik bir doğum sonrası depresyon vakasının uç noktasına mı savrulduğu ve dolayısıyla genellikle yalnızca Saga’nın tanık olduğu, deneyimlediği normal olarak kabul edilemeyecek durumların aslında onun sanrıları mı olduğu olasılığı aklımıza gelmiyor değil, yani Karanlıktan Gelen’in doğum sonrası depresyonun bir alegorisi mi olduğu sorusu uyanıyor.

[Henüz izlemedikleri ama izlemeyi düşündükleri bir filmin sonunu bir film eleştirisinde okumak istemeyenler bu yazının aşağıdaki son paragrafını okumayı filmi izleyinceye dek ertelemeyi tercih edebilirler.]

Bu sorunun yanıtına kanımca filmin Kuura’nın tekinsizliklerinin kuzey Avrupa pagan mitolojileri ile bağlantılı fantastik nitelikte olduğunun sergilendiği finali ışığında evet denemez. Karanlıktan Gelen kuşkusuz doğum sonrası depresyonla ilgili bir anlatı sunuyor ama bir alegori söz konusuysa, doğum sonrası bebek büyütmekte zorlanan kadınların yaşadığı zorlukların ‘siz doğum sonrası depresyon yaşıyorsunuz’ teşhisinin varsaydığından çok daha başa çıkması güç zorluklar olduğunun, yani ‘doğum sonrası depresyon’ teşhisinin bebek büyütmenin zorluğunu idrak edemeyen bir söylem olduğunun transgresif bir alegorisi Karanlıktan Gelen.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.