İnsanın tarihsel süreklilik ve poetik adalet gibi eski kavramlara yeniden inanası geliyor! Bir karanfil elden ele…
Gösteriden sonra, açıkçası saatlerce gülmekle saatlerce düşünüp yazmak arası müthiş bir yoğun hisle (nadir bir histir, evet) baş başa kalmışken elim ve kafam yıllardır dinlemediğim bir şarkıya gitti: Bulutsuzluk Özlemi’nin meşhur ‘Sözlerimi Geri Alamam’ına.
Bu ‘ümitvar’ şarkıyı 90’ların sonunda çok dinlerdik, gençlik rüzgarları ve daha iyi bir dünya hayalinin etkisiyle, bir nevi minör marşa dönüşmüştü. Üniversitelerde ve festivallerde bu şarkı çalındığında, herkese bir ‘siyasi umut’ gelir, ceplerden çakmaklar çıkarılır ve ‘sözlerimi geri alamam’ lafı bir ‘irade’ ve politik kararlılık ifadesi olarak alanlarda yankılanır, o alanları da bir siyasi alana dönüştürürdü.
Bu şarkının Deniz Göktaş izleyip dinledikten sonra geçmişten şimdiye çıkıp gelmesi de manidardı. Herhalde hafızam bana şunu söylüyordu: o şarkıda ve o geçmişte güzel bir politik his ve güzel bir ihtimal vardı, Deniz Göktaş da bir süredir uyumakta olan o ihtimali harekete geçirmişti. Bu düşünceler içinde, Bulutsuzluk Özlemi (bundan sonra Bulutsuzluk diyelim) ve Deniz Göktaş (kısaca Deniz diyelim bundan sonra) arasındaki bağı kristalleştirmeye çalışırken, bir arkadaşımın aynı şarkıyı benzer duygularla paylaştığını gördüm: bu ‘garip’ bağ konusunda yalnız değildim. Deniz hakikaten bir kuşağın ortak hissinde hassas bir yere dokunmuştu. Bu hassas yeri biraz anlamaya ve anlatmaya çalışalım.
Deniz Göktaş ve Gelotofobi
Deniz’in yakın dönem Türkiye tarihinin sosyolojik ve siyasi bir manzarasını çıkardığı ve Türkiye’deki bütün siyasi ve kültürel marazlara dair bir söz söylediği kesin. Özetle: TÜRK-İslam sentezinin hakim olduğu, muhafazakar ve milliyetçi bir damarın yol açtığı marazları hiç çekinmeden ortaya seriyor: bir anlamda ironik bir ‘otopsi’ yapıyor ülke bünyesine. Ülkemiz fena halde şiddet yüklü (darbeler, faili meçhuller, katliamlar, hapishaneler vs) ve siyasi açıdan marazlı bir ülke olduğu için bu otopsiden de herkes payını alıyor. Siyasi ironi nasıl yapılır onu çok iyi gösteren Deniz bir anlamda ‘gelotofobi’ye yol açtı, ülkedeki ‘hassas’ bünyelerde. Gelotofobi, Latince bir ifade, ‘geloto’ yani ‘kahkaha’ ile fobinin birleşimi: kahkaha ya da gülünme ya da alay edilme korkusu. Bu fobi otoriter rejimlerde çok görülür ve hakikaten de otoriteyi sarsan bir etkiye sahiptir.
Velhasıl, gelotofobiye kapılan birçok ‘hassas’ ruh, Deniz’e ‘milli, dini ve manevi değerler’ üzerinden saldırmaya başladı. Aslında isabettir, evet, Deniz ve kuşağının mustarip olduğu ‘özgürlüksüzlük’ halinin (ya da ‘bulutsuzluk’ özleminin) müsebbibi de bu değerlerin dokunulmaz ilan edilmesidir. Artık o kuşak o değerleri sorgulayıp sarsıyor, inceden inceye ve şahane bir ironiyle.
Bulutsuzluk Özlemi ve ‘Deniz’ler
Bulutsuzluk Özlemi de Türkiye’de ‘inceden inceye’ politik ya da angaje müzik yapan, Türkiye’nin sosyolojisini siyasi bir açıdan kat eden gruplardan biridir: mesela Moğollar gibi yekten ve yüksek sesli bir siyasetleri yoktur, daha minör, daha metaforik, daha edebi bir yerden siyasete dokunurlar. İsimleri de, bu dolaylı ‘politika’yı taşır. Nejat Yavaşoğulları’nın aktardığına göre, Bulutsuzluk Özlemi adı, Mümtaz Soysal’ın zamanında Deniz Gezmiş ve arkadaşları için yazdığı bir yazıdan gelmektedir. Soysal, yazısını Deniz ve arkadaşlarının istediği şeyin ‘bulutsuzluk özlemi’ olduğunu söyleyerek bitirmiş, ne şahane bir metafor!
Ve bir karanfil elden ele, derken bu ifade bir grubun adına ve politik (ve ‘rockçı’) bir kuşağın kullanacağı bir ifadeye dönüştü. Deniz Aktaş’ın adının da (elbette, bu ülkedeki çoğu Deniz gibi) Deniz Gezmiş’ten gelmesi de buradaki çemberi tamamlıyor gibi. Buradan devam edersek, Ölü Deniz adının, belki de Deniz Gezmiş’in öldürülmesine gönderme yaptığını ve gösteri boyunca arkada duran o ‘ölmüş’ kafa heykelinin de bir nevi bir ölgün kuşağı simgelediğini söyleyebiliriz. Bu ‘ölgün’ ya da ‘kafası ağırlaşmış’ kuşak benzetmesi üzerinden çok şey yazıldı, evet, haklı olarak çok şey. (Çok söylendi ama şunu da tekrar edelim, arka plandaki kafa heykeli Ron Bueck’in ‘Ölü Baba’ AdlI işine göndermedir.)
Bu kadar ağır mevzudan sonra, bulut metaforunu sürdürelim: Deniz Bektaş bir ağır bulutu, Türkiye’de devletle ve iktidarla şekillenen o ağır siyasi bulutu dağıtan bir ‘gösteri’ ya da miting yapıyor. Ben o sahneyi bir ‘stand-up’ sahnesinden çok bir siyasi kürsüye benzettim: siyasetin yolunun gündelik hayattan ve gündelik kültürden geçtiğini bilen birinin siyasi yorumlar yaptığı bir kürsü. Açıktan siyasi bir konuşmadır bu. Ve bir mitingi andıran bu konuşma, ne ilginçtir ki, sadece kendi kuşağını değil, mesela Bulutsuzluk Özlemi ile büyümüş bir kuşağı da derinden etkileyip, kuşaklar arası bir kısa devre yapabiliyor.
İnsanın tarihsel süreklilik ve poetik adalet gibi eski kavramlara yeniden inanası geliyor! Bir karanfil elden ele..


Bir Cevap Bırakın