Brecht: O küçük insanları severdi

Bir zenginle bir fakir karşılıklı durmuş birbirlerine bakıyorlar. Fakirin yüzü solgun. Konuşuyor:” Ben fakir olmasaydım sen zengin olamazdın…”

Bertolt Brecht, 1934

*

O burjuva karşıtıydı, küçük insanları severdi. Geçen yüzyıl Alman epik tiyatrosunun en önemli ismi kabul edilen Bertolt Brecht bundan 70 yıl önce, 14 Ağustos 1956 tarihinde Doğu Berlin’de ölmüştü.

Geçen yüzyıl Alman epik tiyatrosunun en önemli ismi kabul edilen, yarattıkları ölümünden 70 yıl sonra da severek okunan Bertolt Brecht 48 tiyatro eseri, 2300 şiir ve 200 öyküyle peşinde, uzun yıllar yitirilmeyecek izler bırakmıştır. Zamanın ruhuna karşı eserleriyle küçük insanı her dönemde, her ülkede hep kendine bağlamasını bilmiştir.

Bertolt Brecht’in şu sözü ilginçtir: “Başkalarını aydınlatmak dünyanın en eski ‘meslekleri’nden biridir. Mesleğim beni avucunun içine aldı!” 1920’li yıllarda: “Büyük ve ünlü şiirler kanımca insanlık için birer belgedir”, diyen Brecht bu görüşüyle, şiire ne kadar çok değer verdiğini, onun etkisini ne kadar çok önemsediğini belirtmek istemiştir. Tiyatro yazarlığı ve rejisörlüğün yanı sıra şairliğe ve şiire de ağırlık vermesinin nedeni budur. Brecht’in şiirleri onun anlık duygularını veya L’art-pour-l’art şairlerinin duygularını yansıtmaz. O sokağı anlatır, mahalle meyhanelerinde konuşulanları ve kabare konularını şiirlerine alır. Kimi edebiyat tarihçileri Brecht’in François Villon, Arthur Rimbaud ve Frank Wedekind’den etkilendiğine inanır.

“Hep zayıfların yanında yer aldım”

İlerde o günlerden şöyle söz etmiştir: “Ben varlıklı bir ailede büyüdüm. Çocukluğum boyunca çevremde hep hizmetçiler vardı. Okula giderken bir yakalık takmak zorundaydım. Öğretmenlerimden emirler almaya alıştırılmıştım. Ancak büyüyüp biraz özgürleşince içinde yaşadığım sınıf hoşuma gitmemeye başlamıştı. Ne emirler işitmek istiyordum, ne de başkalarının bana hizmet etmesini. İşte o günden sonra sınıfımı terkettim ve hep zayıfların yanında yer aldım…”

Bertolt Brecht-Helene Weigel

İnsanlığın 20. yüzyılda yaşadığı iki dünya savaşı Bertolt Brecht’in yaşamını çok etkilemiştir. Bunu sadece tiyatro eserlerinde değil, şiirlerinde de görmek mümkündür. Sorunlar içindeki topluma seslenirken çok inandığı akılcılığı elden bırakmaz. Nazi Almanyası’nda Hitler ve çevresinin Almanya’yı ele geçirmeye başladığını sezen tiyotro adamı 1933 yılında ülkesini terk eder. Yıllarını Avusturya, Fransa, İsviçre, Danimarka, İsveç ve Finlandiya’da geçirir. 1941’de Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşmeye karar verir. 1947’ye kadar bu ülkede kalan Bertolt Brecht en önemli yapıtlarını ‘sürgün’de gerçekleştirir. Savaş bitiminde İsviçre üzerinden 1948’de tekrar Almanya’ya döner. İki yıl sonra da tiyatro oyuncusu ve yöneticisi eşi Helene Weigel’le Berlin’de ünlü “Berliner Ensemble”yi kurar. Bu yıllarda Bertolt Brecht dünyaca ününe kavuşur.

Faşizmle Savaş

Brecht’in yapıtlarındaki insanlar ‘dünya ruhu’nun kuklalarıdır! Faşizmle savaşta etkili olacak tek silah onun gözünde Marksizm’dir! İnsanın değişken bir yapıya sahip oluşuna Brecht hayrandı. Kendisi de bu yapıda birisiydi. Böyle olmasaydı kısa yaşamında 48 tiyatro eserinin altına imzasını atabilir miydi? Değişkenliği kadınlarla ilişkilerinde de görülür. Helene Weigel’le evliliğinin (1929 – 1956) yanı sıra Elisabeth Hauptmann, Ruth Berlau ve Margarete Steffin’le olan ilişkileri de ünlüdür!

Brecht uyanık, hep tetikte olan birisiydi, yaşam dolu bir kişiliği vardı. Çalışırken çevresindekilerinden yapabileceklerinden fazlasını isterdi. Yerine göre tartışmaktan kaçınmazdı, ancak o karşısındakine sevecen olmasını da bilen bir insandı. Brecht salt bir tiyatro adamı değildi, estetik kuramcısıydı, ahlakçı ve bir savaşçıydı. O, kendisine eylem alanı seçtiği sanatı ve sanatın gücünü bir bütün olarak kavramış, kuramın yalnızca bir tiyatro kuramı olmadığını, tüm sanat dallarını kapsadığını göstermişti; sinema, opera, şiir, roman, öykü, inceleme gibi alanlardaki üretkenliğini tiyatro ile birlikte sürdürmüştür.

Zeki, eklileyici, yerine göre de tartışmaktan kaçınmayan biri olduğunu anekdotlarından oluşan “Gerçeği Söylemenin Tehlikesi” (Türkçesi: Ahmet Arpad) kitabında görüyoruz. Brecht’in tiyatro, bilim, basın, otomobiller, aristokrat komünistler üzerine gülümseten ve düşündüren görüşleri anekdotlarında yaşanıyor. Brecht’ten öğretici, eğlendirici kısa öykücükler anlamlarını ve önemlerini hiçbir zaman yitirmeyecek eserler yaratmıştı. Ancak Adolf Hitler Almanya’da otoriteyi ele geçirdikten kısa süre sonra Brecht’in de üzerlerine gazyağı dökülen kitapları alanlarda yakıldı. O az önce bavullarını toplayıp yurtdışına kaçmıştı.

Dirençli, Kararlı Bir Brecht

En verimli olduğu 1926-1956 yılları arasında çoğu ünlü dostuna yollamış olduğu mektuplardan oluşan bir seçkiyi “Dostlara Mektuplar” (Türkçesi: Ahmet Arpad) yapıtında görmek mümkün. Bu mektuplar Brecht’in görüşlerini, tiyatro çalışmalarını, yaşam koşullarını, iç dünyasını bize iletmekten öteye o yılları tanıtan çok önemli tarihi belgeler de. Yaşamı boyunca sayısız dostuna yazdığı yüzlerce mektuptan bir seçki olan bu kitapta kararlı bir Brecht var. Bertolt Brecht 1920’li yılların sonundan başlayarak her geçen gün kendini daha çok Marx’ın görüş ve öğretilerinin içinde bulur. Almanya’da nasyonal sosyalistlerin ayak seslerinin gittikçe daha çok duyulmaya başlanması, Brecht’i hızla Marx’ın öğretisine çeker.

O günlerde yazdığı tüm şiirlerde, makalelerde ve mektuplarda güçlü, dirençli bir Brecht vardır. O yaşam görevi kabul ettiği ‘aydınlatıcılığı’ hiç elden bırakmaz! Gerçeklere dayanan “Dinsizin Paltosu” (Türkçesi: Ahmet Arpad) öyküsünde 16. yüzyılda, Roma’da dinsiz olduğu için yakılmış olan Giordano Bruno’nun yaşamını anlatır. Brecht tüm öykülerinde insanın yaşamında söylediklerinin değil yaptıklarının önemli olduğunun üzerinde durur.

“Arkamdan yazın, Brecht rahatsız edici biriydi!”

  1. yüzyıl Alman tiyatrosunun en önemli ve etkileyici tiyatro adamı ve lirik şairinin daha okul yıllarında yazılı çalışmalarında Goethe’den alıntılar yaptığı bilinir. Öğretmenlerinin bütün Goethe sözlerini tanımadığına inandığı için de kimi çalışmasında kendi görüşlerini kullanırdı. Gerçekten de öğretmenleri bunu fark etmez, öğrenci Bertolt’un Goethe’den alıntı yaptığına inanırdı. Bir toplantıda tartışılıyordu: Son yıllarda filme ve tiyatroya olan ilgi sürekli artmaktaydı. Bu görevin altından kalkabilecek yetenekte yeterli rejisör var mıydı? Bunlar kimler olabilirdi? Brecht bir an düşündükten sonra şöyle konuşur: “Dünyada bunu başarabilecek iki rejisör vardır. Bunlardan biri Chaplin’dir.“

14 Ağustos 1956’da Doğu Berlin’de gözlerini bu dünyaya kapattığında 58 yaşındaydı. Ölümünden kısa süre önce yanına çağırdığı papaz ve yazar Karl Kleinschmidt’e şunları söyler: “Arkamdan yazın, Brecht rahatsız edici biriydi! Bu, ölümümden sonra da değişmeyecek!” Sosyalist-devrimci tiyatro adamı haklı çıktı.

Sen dünyayı değiştireceksin“, der Brecht. O, sömürüsüz, dürüst bir dünya için savaş verirken elindeki tek silah sanattı! O, derin bir toplumsal kaygıya sahip bir öncünün bilinciyle yazdı şiirlerini ve diğer yapıtlarını. Şiirlerinde amaçladığı görüşünü en az sözcükle anlatmanın ustasıydı. Yerine göre tutarlı ve inatçı, inandığından kolay dönmeyen, kafasına koyduğunu gerçekleştiren başına buyruk bu insan 20. yüzyıl Alman dili edebiyatına damgasını vurmuştur.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.