Yeni veriler; yapay zekâyı besleyen Afrikalı emekçilerin gizli ağını ortaya koyuyor. Bu işçilerin, dolaylı olarak kendilerini istihdam eden küresel şirketlerden şeffaflık talep ettikleri herkesçe biliniyor.
Yapay zekâ veri eğitimi ve diğer dijital emek süreçlerinin arkasındaki insanlar, çoğu zaman görünmez kılınıyorlar. Yeni bir haritalama çalışması, Afrika’daki 39 ülkede çalışan işçilerin; ABD, Avrupa ve Asya merkezli dış kaynak firmaları aracılığıyla istihdam edildiğini ortaya koydu. Ancak bu aracılardan bazıları, çalışanların verilerine ilişkin yasal taleplere yeterli düzeyde uyum göstermemiştir.
Büyük teknoloji şirketlerine dijital emek sağlayan taşeron firmalar, genellikle kapalı ve opak yapılardır.
Paris Politeknik Enstitüsü’nde görev yapan sosyolog Antonio Casilli’nin ifadesiyle, “Bu durum, bu emek biçiminin etrafında bir görünmezlik çemberi yaratıyor.” Casilli, zaman zaman büyük şirketler için çalışan kişilerle yaptığı görüşmelerde, yetkililerin, çalışanların dahi kaç kişi olduklarını ya da hangi koşullarda çalıştıklarını bilmediklerini belirtti.
Yeni oluşturulan veri seti ve haritalamalar, Afrikalı işçilerin teknoloji sektöründe dolaylı biçimde nasıl konumlandığını gözler önüne seriyor. Bu işçiler; içerik moderasyonu, müşteri hizmetleri ve yapay zekâ modelleri için veri etiketleme gibi çeşitli görevlerde çalışıyorlar.
Haritalamalardan biri, Afrika’daki 39 ülkeden veri ve bilgi akışının; çoğunlukla Birleşik Arap Emirlikleri, Kuzey Amerika ve Avrupa’da bulunan taşeronlara yöneldiğini gösteriyor. Afrika içinde ise, yalnızca dört dış kaynak firması yer alıyor. Bu ağın nihai müşterileri arasında Meta, OpenAI ve Samsung gibi büyük teknoloji şirketleri bulunuyor. Söz konusu araştırma, Afrika İçerik Moderatörleri Sendikası (ACMU) ile İsviçre merkezli kâr amacı gütmeyen Personaldata.io tarafından yürütülmüştür.
İkinci haritalama, Afrikalı dijital işçileri istihdam eden taşeron firmaların bazı müşterilerini gösteriyor. Her ne kadar farklı bölgelerde başka müşteriler de bulunsa da, bu görselleştirme esas faydanın ağırlıklı olarak Batılı şirketlerde yoğunlaştığını ortaya koyuyor.
Personaldata.io direktörü Jessica Pidoux’ya göre, taşeron firmalar, işçi haklarının daha zayıf olduğu ülkelerde iş gücü istihdam ederek kârlarını arttırıyorlar. Pidoux, bu şirketlerin özellikle Kenya gibi siyasal ve ekonomik yapısı kırılgan ülkelere yöneldiğini vurguluyor.

San Francisco merkezli Sama ile müşterisi Meta, Kenya’da içerik moderatörlerinin sömürülmesine ilişkin açılan bir toplu davayla karşı karşıya kaldı. Meta ise daha önce yaptığı açıklamalarda, iş ortaklarından “sektör lideri çalışma koşulları” sağlamalarını talep ettiğini belirtti.
Bu görünmez ağları açığa çıkarmak amacıyla, beş ACMU içerik moderatörü, işverenlerinden kendileri hakkında tutulan kişisel verilere erişim talebinde bulundu. Nijerya’da Sama bünyesinde Facebook içerik moderatörü olarak çalışan Kauna Malgwi, hem eski işverenine hem de Meta’ya başvurdu. Avrupa veri koruma yasaları kapsamında Sama’nın bu bilgileri paylaşma yükümlülüğü bulunuyor.
Malgwi’nin aktardığına göre Sama, yalnızca imzaladığı gizlilik sözleşmesinin bir kısmı ve bazı maaş bordrolarını içeren eksik veriler sundu. Buna karşın Meta’dan gelen yanıt, Sama’nın bu verileri müşterisiyle paylaştığını ortaya koyuyor.
Kenya’da müşteri temsilcisi olarak çalışmış ve Techworkers Community Africa’nın kurucularından olan Richard Mathenge de benzer bir talepte bulundu. Ancak Fransız taşeron şirket Teleperformance, bir ay sonra son derece sınırlı ve kısmen erişilemez bilgiler paylaştı.
Araştırmacı Adio Dinika’ya göre, işçilerin aracılar üzerinden istihdam edilmesi, teknoloji şirketlerinin sorumluluğunu sistematik biçimde hafifletiyor. Dinika, ücret gaspı, güvensiz ortamlar veya psikolojik zararlar gibi kötü çalışma koşulları açığa çıktığında sorumluluğun çoğunlukla aracılara yüklendiğini, asıl fayda sağlayan büyük teknoloji şirketlerinin ise bu sorumluluktan kaçabildiğini ifade etti.
Şili’den Filipinler’e: Yapay Zekâya Karşı Direniş Yelpazesi
Yapay zekâ kullanımının küresel ölçekte artmasına rağmen bu artış homojen değil. Birleşmiş Milletlerin uyarılarına göre, küresel ekonomi giderek yapay zekâ temelli üretim süreçlerine yönelirken, zengin ülkeler bu dönüşümden daha hızlı fayda sağladı. Yoksul ülkeler ise, daha da geride kalma riskiyle karşı karşıya kaldı.
Silikon Vadisi; Şili, Kenya ve Filipinler gibi ülkelerin kaynaklarına bağımlıdır. Bu bağımlılık, çip üretiminden veri merkezlerine, oradan yapay zekâ eğitimi için gerekli dijital emeğe kadar geniş bir alanı kapsıyor. Bu ülkelerdeki işçiler ve yerel topluluklar, büyük teknoloji şirketlerinin taleplerine ve uygulamalarına karşı giderek daha fazla direnç gösteriyorlar.

Sheffield Üniversitesi’nden araştırmacı Carine Roos’a göre, yapay zekâ çoğu zaman yalnızca dijital bir teknoloji olarak ele alınsa da, birçok ülkede onun somut etkileri, veri merkezleri, maden çıkarımı, enerji tüketimi ve dijital emek zincirleri üzerinden hissediliyor.
Roos, yapay zekânın yarattığı ekonomik değerin büyük ölçüde Silikon Vadisi gibi merkezlerde yoğunlaştığını; buna karşılık çevresel ve toplumsal maliyetlerin çevre ülkelere yüklendiğini belirtiyor. Bu durum yerel toplulukların, kalkınma süreçlerinin nasıl yeniden şekillendiğini sorgulamalarına yol açıyor.
Şili’de çevre aktivisti Rodrigo Vallejos, veri merkezlerinin su tüketimi ve çevresel etkilerine karşı mücadele yürüten biri. Microsoft ve Google gibi şirketlerin veri merkezlerinin su kaynakları üzerindeki baskısı, giderek yerel halkın tepkisini çekmeye başladı. Benzer şekilde Mosacat adlı topluluk, Google’ın veri merkezi projelerine karşı hukuki ve toplumsal mücadele yürütme kararı aldı.
Meksika’da Olimpia Coral Melo, dijital şiddete karşı yürüttüğü mücadeleyle, yasal reformların önünü açarken, yapay zekâ tarafından üretilen içeriklerin, yasal bir çerçevede hâlâ yeterince düzenlenmediğini vurguladı.
Kenya’da veri etiketleme işçisi Joan Kinyua, düşük ücretler, psikolojik riskler ve güvencesiz çalışma koşulları nedeniyle örgütlenme faaliyetlerine katıldı. Kurduğu Data Labelers Association aracılığıyla daha adil çalışma koşulları talep ediyor.
Filipinler’de ise Code AI adlı oluşum, yapay zekâ nedeniyle işlerini kaybeden çalışanların haklarını savunarak iş güvencesi için mücadele ediyor. Ancak bu örgütlenmeler, yapay zekânın iş gücü üzerindeki hızlı dönüşümü karşısında çoğu zaman yetersiz kalıyor.
Sonuç
Bu metin, yapay zekânın yalnızca teknik bir yenilik değil; küresel emek rejimlerini, çevresel kaynakları ve toplumsal eşitsizlikleri yeniden yapılandıran çok katmanlı bir sistem olduğunu ortaya koyuyor. Görünmez kılınan dijital emek, küresel değer zincirlerinin merkezinde yer alıyor. Ancak bu emeğin üreticileri, hem hukuki hem de etik düzlemde sistematik olarak marjinalleştirilip vahşi bir sömürüye maruz bırakılıyorlar.
Dolayısıyla yapay zekâ tartışmalarının, yalnızca inovasyon ve verimlilik ekseninde değil; emek, adalet ve ekolojik sürdürülebilirlik bağlamında da ele alınması gerekiyor.
Yazı, bu siteden Josef Kılçıksız tarafından çevrildi.
“How Big Tech hides its outsourced African workforce”
https://restofworld.org/2025/big-tech-ai-labor-supply-chain-african-workers/?utm_source=chatgpt.com
Josef Kılçıksız’ın kuramsal Derinleştirmeleri: Görünmez Emek, Artı-Değer ve Platform Kapitalizmi
Metinde betimlenen Afrika merkezli dijital emek ağları, klasik anlamda emek sürecinin mekânsal ve kurumsal olarak parçalanmasının ileri bir aşamasını temsil ediyor. Bu yapıyı, Marx’ın, artı-değer üretimi ve emek sürecinin denetimine ilişkin analizleriyle doğrudan ilişkilendirmek mümkündür.
Marx’a göre kapitalist üretim, emek gücünü metalaştırarak onun ürettiği değerin bir kısmına el koyar. Ancak burada dikkat çekici olan, bu el koyma sürecinin çok katmanlı aracılar zinciri üzerinden gerçekleşmesidir. Metinde vurgulanan taşeron firmalar (örneğin Sama veya Teleperformance), kapitalist üretim sürecinin doğrudan yüzü olarak görünürken; Meta ya da OpenAI gibi şirketler, bu sürecin nihai fayda sağlayıcıları olarak artı-değerin merkezileştiği aşamayı temsil ediyorlar.
Bu durum, Marx’ın “görünür üretim alanı ile gerçek sömürü ilişkileri arasındaki ayrım”ına tekabül ediyor. Emek süreci burada yalnızca parçalanmakla kalmıyor; aynı zamanda coğrafi olarak uzaklaştırılarak ideolojik yönü perdeleniyor. Antonio Casilli’nin “görünmezlik çemberi” ifadesi, bu bağlamda Marx’ın “meta fetişizmi” kavramıyla birlikte okunabilir: Yapay zekâ, sanki otonom bir teknolojik özneymiş gibi sunulurken, onun arkasındaki insani emek sistematik olarak gizleniyor.
Platform Kapitalizmi ve Veri-Emeğin Soyutlanması
Nick Srnicek’in tanımladığı biçimiyle platformlar; veri toplama, işleme ve bu veriler üzerinden değer üretme kapasitesine dayalı yeni bir birikim rejimi oluşturuyorlar. Bu rejimde veri, yalnızca bir yan ürün değil; doğrudan doğruya birincil üretim girdisi haline gelmiştir.
Afrikalı işçilerin gerçekleştirdiği veri etiketleme, içerik moderasyonu ve mikro-görevler, bu bağlamda “dijital emek”in en kritik bileşenini oluşturuyor. Ancak bu emek, klasik sanayi işçiliğinden farklı olarak:
Parçalanmış (task-based), süreksiz (gig-work mantığına yakın) ve çoğu zaman, sözleşme olarak görünmez kılınmıştır.
Bu süreçler, emeğin yalnızca maddi üretim sürecinden değil, aynı zamanda hukuki ve politik temsil alanından da dışlanmasına yol açıyor. Metinde işçilerin kendi verilerine erişimde bile zorluk yaşaması, bu dışlanmanın somut bir örneğini oluşturuyor.
Platform kapitalizmi açısından kritik olan nokta: değer üretiminde, bu akışları mümkün kılan emek süreçlerinin şeffaflıktan arındırılmasıdır. Böylece platform şirketleri, hem üretim maliyetlerini düşürmekte hem de sorumluluğu taşeronlara devrederek riskleri minimalize etmektedir.
Küresel Emek Bölünmesi ve Yeni Bağımlılık İlişkileri
Metinde Afrika, Latin Amerika ve Asya’daki örnekler, klasik merkez-çevre ilişkilerinin dijital çağdaki yeniden üretimine işaret ediyorlar.
Bu coğrafyada Viktoryen bir iş ahlakının dayatıldığı ortaya çıkıyor. ‘Victorian work ethic’, neo kolonyalizm ile eklemlenerek emeği disipline eden, zamanı metalaştıran ve böylece hem sömürgelerde hem de küresel ölçekte yeni sömürü biçimlerini rasyonelleştiren bir ideolojik aygıt işlevi görmüştür.
Bu ülkelerdeki cılız, sendikalaşma ve itiraz gelenekleri, kapitalizmin durmadan bir üretkenlik ve verimlilik çerçevesi dayattığı bir çağda sömürüyü daha da katmanlı hâle getiriyor. Toplumsal hayatın pek çok yerine sirayet etmiş emeğin değersizleştirilmesini, feodal boyun eğiş pratiklerini, şükrü ve gerici metafiziği, tüm bu emek sömürü düzeninden ayrı düşünmek mümkün değildir.
Marx’ın, küresel kapitalizmin yayılma dinamiklerine dair öngörüleri, burada veri ve dijital emek üzerinden işleyen yeni bir bağımlılık rejimini ortaya koyuyor.
Bu bağlamda, ekonomik kazançların büyük kısmı Batılı teknoloji şirketlerinde toplanıyor. Bu da değerin merkezileşmesinin bir göstergesidir.
Çevresel (su tüketimi, enerji) ve toplumsal (güvencesiz emek) maliyetler, periferideki çevre ülkelere yükleniyor.
Taşeron yapılar aracılığıyla, hukuki ve etik hesap verebilirlik neredeyse imkânsız hâle getiriliyor.
Gündelik, toplumsal ilişkilerde emek ve emeğin ürünleriyle karşılaşmamız bir tek sermaye-emek sömürüsü ekseninde olmuyor: Veri üretimi söz konusu olduğunda, bilgi/episteme ekseninde de oluyor.
Bu durum, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda epistemolojik bir eşitsizlik/yabancılaşma üretiyor: Yapay zekâ bilgi üretirken, bu bilginin hammaddesini sağlayan emekçiler, bilgi rejiminin dışında bırakılıyorlar
Görünmezliğin Politikleşmesi
Metinde yer alan sendikalaşma girişimleri, veri talep etme pratikleri ve çevresel hareketler, bu yapıya karşı gelişen yeni direniş biçimlerini gösteriyorlar. Bu mücadeleleri, Marx’ın sınıf mücadelesi kavrayışının dijital emek bağlamındaki güncel tezahürleri olarak okumak mümkündür.
Ancak mücadele artık yalnızca üretim alanında değil; aynı zamanda veri sahipliği, algoritmik şeffaflık ve çevresel sürdürülebilirlik gibi çok katmanlı alanlarda yürütülmelidir.
Bu da platform kapitalizminin yalnızca ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın bütününü yeniden yapılandıran bir rejim olduğunu gösteriyor.
Sonuç: Yapay Zekânın Maddi Temeli
Metnin ortaya koyduğu temel gerçeklik şudur: Yapay zekâ, soyut ve otonom bir teknoloji değil; aksine yoğun emek, doğal kaynak ve altyapı gerektiren maddi bir üretim sürecine dayanır.
Marx’ın perspektifinden bakıldığında bu süreç, artı-değer üretiminin yeni bir tarihsel sorunsalını ortaya koyuyor. Platform kapitalizmi literatürü, veri merkezleri, taşeron ağları ve görünmez emek zincirleri aracılığıyla bu formun nasıl organize edildiğini açıklıyor.
Veri üretimi etrafında öbeklenen epistemolojik sömürü şekilleri, geç dönem kapitalizminin en örtük estetik kategorisi olma özelliği taşıyor.
Emek zincirinde görünmezliği arttıran dijitalleşme, her daim ufukta olagelmiş bir emeksiz değer düşünü; işten, angaryadan kurtulma hayalini beslemiştir.
Yapay zeka ile birlikte ortaya çıkan yeni kandırmaca, platform kapitalizminin sömürü ilişkilerini perdelemeye yarıyor. Asıl Marksist meydan okuma, karanlık odadaki fili, kuyruğundan tutup dışarıya fırlatmaktır.
Bu, sarf edilmesi gereken emeği azalttığını iddia eden, bir yandan da ürettiği değeri abartarak insanı kandıran bir yapıdır.
Dolayısıyla yapay zekâya ilişkin eleştirel analiz, yalnızca teknolojik yeniliklere değil; bu yeniliklerin ardındaki emek rejimlerine, sömürü ve mülkiyet ilişkilerine ve küresel eşitsizlik yapılarına odaklanmak zorundadır.
Marx, Grundrisse’de, “üretim, sadece özne için bir nesne yaratmaz, nesne için de bir özne yaratır…” der.
Kendi varoluşlarını kesin bir tatminsizlik olarak tecrübe eden öznelerin üretilmesi, bilgi çağı kapitalizminin en büyük estetik yanılsamasıdır.
Sermayenin tarihi misyonu, yeni ürünlere tekabül eden yeni ihtiyaçların yaratılmasıdır: mevcut ihtiyaçların ötesine geçerek bir tür artık-ihtiyaç havuzunun daim kılınmasıdır. Yapay zeka da, bu artık ihtiyaç havuzunda, jöle kıvamındaki sömürü formlarını mümkün kılan bir yapıya karşılık geliyor.


Bir Cevap Bırakın