Açlığın İçinden Geçerken İnsanlığını Unutan Yazar: Knut Hamsun

 

İnsan, yaşadığı kadar algılar evreni ve insanı. Hayata nereden baktığımız, çoğu zaman hayatta nerede durduğumuzla ilgilidir. Her şeye sahip bir insanın dünyaya bakışıyla, bir dilim ekmeğin hesabını yapmak zorunda kalan insanın dünyaya bakışı aynı değildir. Çünkü hayat herkese aynı yerden dokunmaz. Kiminin önüne sofralar kurulur, kimi ise bir lokma ekmeğin hayalini kurarak uyur. Kiminin üşüdüğünde sığınacağı sıcak bir odası vardır, kimi ayazın ortasında kapısını çalacak bir ev arar. Bu yüzden yoksulluğu yalnızca paranın yokluğu olarak görmek, insanın yaşadığı asıl yoksulluğu anlamamaktır.

Yoksulluk insanın yalnızca cebini boşaltmaz; insanın ruhuna da yerleşir. Kimi zaman insanın kendisine bakışını, kimi zaman başkalarına duyduğu güveni, kimi zaman da hayata karşı kurduğu cümleleri değiştirir. Fakat yoksulluğun insana öğrettiği başka bir şey daha vardır: Elindekinin kıymetini bilmek. Bir parça ekmeğin, sıcak bir sobanın, kapatılabilecek bir kapının, başını koyabileceğin bir yatağın ne anlama geldiğini en iyi, bunlardan mahrum kalan bilir.

Ne var ki yoksulluk herkesi aynı biçimde yoğurmaz. Kimi insan yaşadığı sıkıntılardan geçerek merhameti öğrenir; kendi acısını başkasının acısını anlamanın anahtarına dönüştürür. Kimi ise tam tersine, bir zamanlar ezildiği yerde güç sahibi olduğunda başkasını ezmekten çekinmez. Bazen yoksulun yoksula yaptığı zalimlik, zenginin zengine yaptığı zalimliği bile geride bırakır. Çünkü insanı merhametli yapan yalnızca acı çekmiş olmak değildir; çektiği acıdan ne öğrendiğidir.

Bunu hayatımda hiç unutamadığım bir olayla öğrendim.

Mahallemize bir gün oldukça yoksul bir aile taşınmıştı. Karşı komşumuz, elindeki eski, delik teneke sobayı ve delik çinko borularını onlara vermişti. Çok geçmeden, ayazın kemikleri sızlattığı bir gecede, verdiği sobaya ve borulara ihtiyacı olduğunu söyleyerek geri istedi.

Kadın sobanın başında çaresiz kaldı. Yanan odunların üzerine bir kova su döktü. Sobanın içindeki ateş söndü. Sıcak boruları birbirinden ayırmak için eline kalın bir bez sardı. Evin içi bir anda duman ve kurumla doldu. Sonunda sobayı, oğullarının yardımıyla götürdüler.

Ertesi gün komşumuz çöpünü bırakmak için evinden çıktığında gördüğü manzara karşısında donup kaldı: Delik soba ve delik çinko borular çöpe atılmıştı. Onun o sobaya ve borulara sarılarak ağladığı hâlâ gözümün önündedir.

Belki de bazı görüntüler insanın belleğine bir fotoğraf gibi değil, bir yara gibi yerleşir. Yıllar geçer, insanlar değişir, sokaklar değişir, evler değişir; ama o görüntü değişmez. Çünkü insanın yoksulluğunun yalnızca cebinde değil, başkalarının ona bakışında da başlayabildiğini o gün anlamıştım.

Knut Hamsun’un Açlık romanını okuduğumda, yıllar önce gördüğüm o soba yeniden geldi gözümün önüne. Romanı bitirdiğimde günlerce içimde ağır bir sessizlik taşıdım. Çünkü Hamsun açlığı anlatmıyordu yalnızca; açlığın insanın ruhuna nasıl girdiğini anlatıyordu.Açlık, onun romanında boş bir mide değildir.

Açlık, insanın düşüncelerinin içine sızan bir karanlıktır.

Knut Hamsun’un 1890’da yayımlanan Açlık romanındaki isimsiz kahraman, gazetelere yazılar yazarak geçinmeye çalışan yoksul bir yazardır. Parasız kaldıkça sokaklara düşer, pansiyon parasını ödeyemez, açlıkla ve soğukla baş başa kalır. Fakat romanın asıl meselesi, onun ne kadar ekmeksiz kaldığı değildir. Asıl mesele, açlığın onun zihninde ve ruhunda meydana getirdiği değişimdir.

Hamsun’un büyüklüğü tam burada ortaya çıkar. Okuru açlığın karşısında duran bir seyirci olarak bırakmaz; onu aç insanın zihninin içine sokar. Kahramanın düşüncelerinin parçalanışını, kendi kendisiyle konuşmasını, küçük şeylere olağanüstü anlamlar yüklemesini, gururu ile çaresizliği arasında gidip gelişini okuruz. Açlık ilerledikçe dünya küçülür. Büyük düşünceler, gelecek planları, insan ilişkileri geri çekilir; geriye bir parça ekmek, sıcak bir oda, birkaç kuruş ve uyuyabilecek bir yer kalır.

İnsan yavaş yavaş kendi hayatının sahibi olmaktan çıkar. Açlığının sahibi olur.

Kahramanın en büyük trajedisi de budur. Bedeni zayıflarken zihni de sarsılır. Bazen kendi davranışlarını kendisi bile açıklayamaz. Bir yandan yardım istemeyecek kadar gururludur, öte yandan açlığın karşısında giderek güçsüzleşmektedir. Elindeki parayı kendi karnını doyurmak için kullanabilecekken başka bir insana verebilir. Bir lokma ekmeğe muhtaçken bile başkasının ihtiyacını kendi ihtiyacının önüne koyar. Bütün bunlar onun yalnızca yoksulluğunu değil, insan kalma çabasını da gösterir. İşte romanı sarsıcı yapan budur.

Açlık insanın bedenini küçültürken, ruhunu büyütebilir de; fakat bunun garantisi yoktur. Aynı acı, bir insanın vicdanını derinleştirirken başka bir insanın kalbini katılaştırabilir. Yoksulluğun insan üzerindeki en büyük sınavı belki de burada başlar: İnsan yokluk karşısında kim olacaktır?

Hamsun’un romanındaki kahraman, bu sorunun cevabını her an yeniden arar. Onun açlığı yalnızca ekmeğe duyduğu açlık değildir. Yazmaya, anlaşılmaya, var olmaya, kendi değerini korumaya duyduğu açlıktır. Bir yazar olarak dünyaya söyleyecek sözü vardır; fakat söyleyecek sözünün karşılığında alacağı birkaç kuruş bile onu hayatta tutmaya yetmez. Böylece kelimeler ile ekmek arasında korkunç bir çatışma başlar. Yazmak ister, fakat yazabilmek için yaşayabilmesi gerekir. Yaşayabilmek için de para gerekir. Para yoktur. Açlık vardır. Sokak vardır. Soğuk vardır. İnsanın bütün dünyası giderek bu dört duvarın içine sıkışır.

Hamsun’un kendi hayatıyla Açlık arasındaki bağ da burada önem kazanır. Yoksulluk, gezginlik, başarısızlıklar ve yazarlık uğruna verilen mücadele, romanın ruhuna nüfuz etmiştir. Daha sonra edebiyat dünyasında büyük bir başarı kazanan Hamsun, Nørholm’de geniş bir mülkte yaşamış, yazarlığından önemli ölçüde gelir elde etmiş ve binlerce kitaptan oluşan bir kütüphaneye sahip olmuştur. Bir zamanlar açlığı bilen adam, hayatının ilerleyen dönemlerinde artık açlıkla aynı yerde duran insan değildi.Fakat benim Hamsun’a bakışımı asıl değiştiren şey, onun hayatının bu dönüşümünden çok, insanın acı çekerek kazandığı bilginin ne yaptığı sorusudur. yaşadıklarının bilge yaptığı insanlar gerçekten saygıdeğer insanlardır.Onların diplomaları, hayatın üniversitesinden aldıkları belgelerdir. Değer yargıları diplomalarıdır. Vicdanları diplomalarıdır. Merhametleri diplomalarıdır. Başkasının acısını kendi acısı kadar hissedebilme yetenekleri, onların gerçek eğitimidir.

Yaşadığı acıdan hiçbir şey öğrenmeyen insan, acının içinden geçmiş olur; acı onun içinden geçmez.

Hamsun’un hayatı bana bu çelişkiyi düşündürdü.

Bir tarafta Açlık’ı yazan adam vardı: Yoksulluğu, yalnızlığı, insanın gururunu, açlığın zihni nasıl kemirdiğini böylesine derinden anlayabilen bir romancı. Diğer tarafta ise II. Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanyası’na yakın duran, Alman propagandasının yayılmasına yardım eden ve Norveç’in işgaline sempati gösteren aynı adam vardı. Hamsun 1943’te Hitler’le görüştü; görüşmede Norveç’teki Alman yönetiminin baskıcı uygulamalarını eleştirdiği de biliniyor. Fakat bu, onun Nazi Almanyası’na duyduğu derin yakınlığı ortadan kaldırmadı. Aynı yıl Nobel madalyasını Joseph Goebbels’e gönderdi. Savaşın sonunda ise Hamsun gözaltına alındı, psikiyatrik değerlendirmeden geçirildi ve 1948’de devlete ağır bir tazminat ödemeye mahkûm edildi.

Sonra da kitaplar geldi.

Bir zamanlar Norveçlilerin evlerinde başköşede duran Hamsun kitapları, savaş yıllarında boykot edilmeye başlandı. 1942’de binlerce Hamsun kitabının Nørholm’e geri gönderildiği, önce posta yoluyla gelen kitapların daha sonra öylesine çoğaldığı ve insanların onları çiftliğine taşıyarak kapısına bıraktıkları dönemin basınına yansıdı. Başka bir deyişle, okur elinden tuttuğu kitabı bu kez yazarına geri veriyordu.

Bu görüntü benim için romanın kendisi kadar çarpıcıdır. Bir zamanlar açlığı anlatan adamın kapısına, onu seven okurların kitapları bırakılıyordu.Bir zamanlar insanın ruhundaki açlığı anlatan yazar, şimdi kendi ülkesinin vicdanında açılmış büyük bir boşluğun karşısında duruyordu. İnsan bazen kendi yazdığı kelimelerin karşısına geçip onlarla hesaplaşmak zorunda kalıyor. Hamsun’un hayatındaki bu büyük çelişki, Açlık romanının değerini azaltmaz. Büyük edebiyatın tuhaf ve acı gerçeklerinden biri de budur: Bir insanın eserindeki hakikat, o insanın hayatındaki hakikatle her zaman aynı olmayabilir. Hatta bazen sanatçı, kendi hayatında taşıyamadığı bir hakikati eserinde olağanüstü bir biçimde anlatabilir. Hamsun, açlığın insanı nasıl küçülttüğünü biliyordu. İnsanın eline güç geçtiğinde başkasına ne yaptığını bilmek, başka bir bilgidir.

Açlık  romanını okurken beni günlerce uykusuz bırakan da belki tam olarak bu oldu. Kitabı kapattığımda yalnızca sokaklarda aç dolaşan isimsiz yazarı düşünmedim. Kendi hayatımı, mahallemizdeki o yoksul kadını, sobanın üzerine dökülen suyu, dumanla ve kurumla dolan odayı düşündüm. Sonra Hamsun’u düşündüm.

İnsanın açlığını bu kadar iyi anlayan bir insan, nasıl olur da başkasının acısını görmezden gelebilir?

Belki insan ruhu, tek bir cevabı olmayan karanlık bir ülkedir. Belki de yaşamak yetmez; insanın yaşadıklarından bir vicdan inşa etmesi gerekir. Yoksulluk insana ekmeğin değerini öğretebilir, ama merhameti öğretmesi şart değildir. Acı insana başkasının acısını gösterebilir, ama insan isterse gözlerini yine kapatabilir. İnsan çok şey yaşayabilir; fakat yaşadıklarından kendisine bir insanlık çıkarıp çıkaramayacağı, kendi seçimidir.

Açlık’ı bitirdiğimde aklımda en çok kalan şey, kahramanın açlığı değil, açlığın onun ruhunda açtığı boşluk oldu. Çünkü insanın açlığı bir süre sonra midesinden taşar; düşüncelerine, gururuna, vicdanına, hatta insanlarla kurduğu ilişkilere kadar yayılır. İnsan önce ekmek arar. Sonra sıcak bir oda. Sonra bir kapı. Sonra kendisini dinleyecek bir insan sesi. Ve bütün bunların sonunda, belki de en çok kendisini arar.

Hamsun bana insanın ne kadar kolay yoksullaşabileceğini değil, yoksulluğun insanın içine ne kadar derin işleyebileceğini gösterdi. Onun hayatı bana bundan daha zor bir soru bıraktı:

İnsan yaşadıklarından sonra kim olur? Belki insanı büyük yapan yaşadığı acılar değildir. Büyük yapan, o acılardan sonra başkasının acısına nasıl baktığıdır.

İşte bu yüzden Açlık benim için yalnızca bir roman olarak kalmadı. Sayfalarını kapattığım hâlde içimde kapanmayan bir yara gibi kaldı. Çünkü Hamsun’un aç bıraktığı adamın karşısında yalnızca bir yazar yoktu; bütün insanlık vardı.  O isimsiz adamın soğuk sokaklarda ekmek arayan adımları, yıllar sonra bile aynı soruyu taşıyordu:İnsan, kendisi açken bile başkasının açlığını görebiliyor mu?

Belki de gerçek insanlık, tam o anda başlıyor.

Knut Hamsun. Açlık. Oda Roman Yayınları. Türkçesi:  Selin Ceyhan.S. 160.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.