Sanat ve Ölümsüzlük Arzusu: Gılgamış Destanı Üzerine Felsefi Bir Deneme

“Bir kaygı
Kemiriyor içimi!”
GILGAMIŞ

 

İnsanın temel varoluşsal fenomenlerinden biri ölümdür. Ölüm, insanı kendi sonluluğuyla yüzleştiren, yaşamını ve eylemlerini anlamlandırmaya zorlayan en temel deneyimlerden biridir. Düşünce tarihinde ölüm fikrinin en erken ve en çarpıcı anlatımlarından birini sunan Gılgamış Destanı, bu varoluşsal serüvenin en güçlü metinlerinden biridir. Destanda ölümün kaçınılmazlığı şu dizelerle dile getirilir: “Birdenbire / Hiçbir şey kalmaz geriye / Akarsuya karışan susineklerinden / Güneşi gören yüzlerden! / Uyuyan da birdir / Ölen de! / Asla çizilmedi / Ölüm’ün sureti; / Yine de ezelden beri / Tutsağıdır onun, insanoğlu!” (Bottero, 2013: 187). Bu dizeler, ölümün yalnızca biyolojik bir son olmadığını; insanın varoluşunu belirleyen temel bir gerçeklik olduğunu gösterir. Ölüm düşüncesi, böylece insanın ontolojik ufkunu kuşatan ve yaşamını anlamlandırma çabasını harekete geçiren asli bir sorun hâline gelir.

Hatta denebilir ki ölüm, birçok semavi din açısından insanın dünyevi varoluşunun son eşiğini oluşturur. Bu yönüyle ölüm, insanın dünyayla son teması; son muhakemesi, son iç çekişi, son monoloğu ve belki de son itirazıdır. Ölüm böylesine kaçınılmaz bir hakikatken, insanın yaşamda kalma ve daha da önemlisi ölümsüz olma arzusu da onun varoluşunun ayrılmaz bir yönü olarak karşımıza çıkar. Bir yanda ölümsüzlüğü arzulayan insan, diğer yanda ise sonlulukla belirlenmiş yazgısı vardır. İşte insanın trajedisi, bu iki gerçeklik arasındaki gerilimde şekillenir.

Peki, ölüm ile yaşam arasındaki bu ince çizgide yazının ve sanatın yeri nedir? Bu soru, insanın varoluşunu anlamlandırma çabasının merkezinde yer alır. Çünkü yazıya ya da sanata yalnızca estetik bir faaliyet olarak yaklaşmak, onun insanın varoluşuna ilişkin temel işlevlerini gözden kaçırmamıza neden olabilir. Felsefe tarihine bakıldığında, farklı düşünce geleneklerinin sanata merkezi bir rol atfettiği görülür. Bunun nedeni, sanatın yalnızca estetik haz üreten bir etkinlik değil; aynı zamanda insanın kendini ifade ettiği, değer yarattığı ve dünyada kalıcı bir iz bırakabildiği bir varoluş alanı olmasıdır. Nitekim birçok düşünür açısından özgürleşme ya da felsefi kurtuluş, sanatla kurulan ilişki üzerinden anlam kazanır. Örneğin Friedrich Nietzsche, çağının dekadansını aşmanın imkânını yaşamı olumlayan bir değer yaratımında görür. Bu yaşamı olumlama ise kültür, sanat ve felsefe aracılığıyla somutlaşır. Nietzsche’nin ortaya koyduğu üstinsan ideali de tam bu noktada, yeni değerler yaratabilen yaratıcı insanı ifade eder. Böylece sanat, yalnızca estetik bir etkinlik olmanın ötesine geçerek insanın dünyada kalmasını sağlayan ve onu zamana karşı dirençli kılan temel varoluş biçimlerinden biri hâline gelir. Bu anlamda insan, sanat ve kültür aracılığıyla ölümü bütünüyle ortadan kaldıramasa da onu kültürel bellekte bir ölçüde askıya alır.

Böylece sanat, yalnızca estetik bir etkinlik olarak değil, aynı zamanda insanın etik ve ontolojik sorunlarını görünür kılan bir düşünme alanı olarak da karşımıza çıkar. Peki, insanlık tarihinde sanatın kurumsal biçimlerinden önce, insanın estetik arayışını ve varoluş deneyimini dışavuran temel araç neydi? Binlerce yıl boyunca insanın kültürel birikimi ve varoluşunu anlamlandırma çabası iki temel ifade biçimi üzerinden taşınmıştır: söz ve yazı. Çünkü “Başlangıçta Söz vardı.” (İncil, Yuhanna 1:1). Bu ifade, sözün yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda anlamın, belleğin ve varoluşun kurucu ilkesi olarak kavrandığını göstermektedir.

Söz ve Yazı

Söz ile yazı arasındaki temel fark nedir? İnsan, tarih boyunca bu iki ifade biçimine hangi anlamları yüklemiştir? Görünen o ki yazı, yalnızca bilginin ve kültürün aktarımını sağlayan bir araç olarak değil, aynı zamanda onları kalıcı kılan bir bellek olarak kavranmıştır. Ancak asıl soru şudur: İnsan neden yazar? Yazıyı neden kalıcı hâle getirmek ister? Bu sorulara verilebilecek en temel yanıtlardan biri, insanın zamana direnme arzusudur. Yazmak, yalnızca bir düşünceyi kayda geçirmek değil; onu geleceğe taşımaktır. Bir şair de çoğu zaman yalnızca duygularını dile getirmek için değil, o duyguların tarihe ve zamana kazınmasını istediği için yazar. Bu anlamda “yazmak direnmektir” sözü, aynı zamanda “zamana direnmek” şeklinde de okunabilir. İnsan, yaşamının sonluluğuna rağmen dünyaya kök salmak ister. Yazı ise bu kök salma arzusunun en güçlü ifadelerinden biridir.

Aynı soru mağara duvarlarına ilk kez resimler çizen arkaik insan için de sorulabilir. Onun amacı yalnızca gündelik yaşamı kayıt altına almak mıydı, yoksa zamana tutunma arzusunu görünür kılmak mı? Bu sorunun kesin bir yanıtı olmayabilir. Ancak mağara resimlerini yalnızca bilgi aktaran işlevsel çizimler olarak görmek, onların taşıdığı varoluşsal anlamı gözden kaçırmamıza neden olabilir.

İnsan, biyolojik anlamda türünü sürdürmeye; kültürel ve estetik anlamda ise kendini geleceğe taşımaya çalışır. Bu nedenle sanatsal üretimi değerlendirirken pratik işlev ile varoluşsal anlam arasındaki ilişkiyi göz önünde bulundurmak gerekir. Arjantin’deki Eller Mağarası, bu ilişkinin dikkat çekici örneklerinden biridir. Aynı duvarda yer alan av sahneleri yaşamın sürekliliğini ve türün devamını simgelerken, boyalı el izleri çok daha farklı bir çağrışım uyandırır. O el izi yalnızca bir iz değildir; geleceğe bırakılmış sessiz bir tanıklıktır. Sanki o arkaik insan, “Ben buradaydım; siz beni tanımasanız da bu dünyadan geçtim.” demektedir. Böylece mağara duvarındaki el izi, insanın zamana direnme ve bellekte varlığını sürdürme arzusunun simgesine dönüşür. İşte bu direnme isteği, ölümsüzlük arzusuyla doğrudan ilişkilidir. Nitekim Miguel de Unamuno’nun ifadesiyle, “Hayat ölümlüdür ama sanat hayatı ebedîleştirir.”

Bu çerçevede insanın ölümsüzlük arzusu, yalnızca biyolojik yaşamı sürdürme isteği değil; aynı zamanda kendini hatırlatma ve tarihin ötesine taşıma arzusudur. Bu nedenle söz ve yazı, insanın varoluşunu çoğaltan ve kalıcılaştıran temel kültürel biçimler olarak görülebilir. Unamuno’nun aktardığı üzere Platon da Phaidon diyaloğunda ruhun ölümsüzlüğünü tartışırken bu düşüncenin söylence aracılığıyla aktarılmasının uygun olduğunu belirtir (Unamuno, 1986: 45). Benzer biçimde Nietzsche açısından da insanı kalıcı kılan, geride bıraktığı eserlerdir (Mengüşoğlu, 2017: 513).

Bütün bu tartışmalar, Gılgamış Destanı’nın neden yalnızca bir kahramanlık anlatısı olarak değil, aynı zamanda ölüm karşısında insanın teselli arayışını dile getiren bir metin olarak okunması gerektiğini gösterir. Gılgamış’ın serüveni, ölüm ile ölümsüzlük arzusu arasındaki gerilimi görünür kılarken, sanatın ve yazının bu gerilim karşısında nasıl bir kültürel teselli sunduğunu da ortaya koymaktadır.

Gılgamış

Yaklaşık beş bin yıllık bir geçmişe sahip olan Gılgamış Destanı, Sümer uygarlığının kültürel ve düşünsel birikiminin en önemli ürünlerinden biridir. Yazılı edebiyatın en eski örneklerinden biri olarak yalnızca edebî değil, aynı zamanda felsefi ve kültürel açıdan da ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Metafizik ve varoluşsal sorunları bünyesinde barındırmasının yanı sıra, toplumsal belleğin oluşumuna da katkıda bulunur. Bu yönüyle Gılgamış Destanı, yalnızca kendi çağını değil, sonraki kültürleri de etkileyen temel metinlerden biri hâline gelmiştir. Nitekim birçok araştırmacı, destanın Yakındoğu anlatı geleneği ve tek tanrılı dinlerde yer alan bazı anlatılar üzerinde önemli izler bıraktığını kabul etmektedir.

Destanın merkezinde yaşam ve ölüm problemi yer alır. İnsanın varoluşunu belirleyen bu iki olgu, bir yandan yaşamı anlamlı kılarken diğer yandan onu derin bir trajediyle yüz yüze bırakır. Jean Bottero’nun belirttiği gibi, “Gılgamış Destanı yazgımızın kaçınılmazlığının çok da bilincinde olmayan bizleri, günün birinde her birimizin üzerine sonsuz karanlığın çökeceği ve anlamsız varlığımızın sonsuzluk içinde kısacık bir anı kapladığı gerçeğiyle yüzleştirir.” (Bottero, 2005: 226). Bu yüzleşme, ölümün yalnızca biyolojik bir son olmadığını; insanın bütün varoluşunu belirleyen temel bir gerçeklik olduğunu gösterir. Yaşam amansızca akıp giderken, insanın dünyada kalma ve değer üretme arzusu da aynı ölçüde güç kazanır. İşte Gılgamış’ı amansız yolculuklara sürükleyen şey de budur: ölümsüzlük arzusu.

Gılgamış, Uruk kentinin kralıdır. Tarihsel bir kişiliğe dayanmış olabileceği yönünde güçlü görüşler bulunmaktadır. Nitekim Sümer Kral Listeleri’nde, Tufan’dan sonra hüküm süren Erek Hanedanı’nın beşinci kralı olarak anılır (Hooke, 1993: 37). Destanın etkisini artıran unsurlardan biri de bu tarihsel zemindir. Gılgamış’ın gerçekten yaşamış olabileceği düşüncesi, onun yaşadığı ölüm-yaşam gerilimini daha da somut hâle getirir. Çünkü bu gerilim, yalnızca destanın kahramanına değil, bütün insanlığa ait ortak bir yazgıdır.

Destanda Gılgamış, üçte ikisi tanrı, üçte biri insan olan güçlü ve heybetli bir hükümdar olarak tasvir edilir. Ancak bu büyük güç onu ölçüsüzlüğe sürüklemiştir. Genç erkekleri zorla çalıştırır, genç kadınlar üzerinde mutlak hak iddia eder. Bunun üzerine tanrılar, onun taşkınlığını dizginlemek amacıyla kilden Enkidu’yu yaratırlar. Bottero’nun ifadesiyle Enkidu, “Gılgamış’ın mutlak üstünlük ve mutlak hâkimlik duygusunu kırmak, onun taşkın gücünü ve saldırganlığını kendi üzerine çekmek için” gönderilmiştir (Bottero, 2005: 232). Ne var ki Enkidu yalnızca rakibi değil, aynı zamanda kader ortağı olacaktır.

Enkidu’nun insanlaştırılması, Gılgamış ile karşılaşması ve sonunda dost olmaları destanın dönüm noktalarından biridir. Birlikte Humbaba’yı ve ardından Gök Boğası’nı öldürmeleri ise anlatının yönünü değiştirir. Tanrılar bu eylemleri cezasız bırakmaz ve Enkidu’yu ölüme mahkûm ederler. Böylece destanın asıl kırılma noktası ortaya çıkar. Çünkü Gılgamış, ilk kez ölümün kaçınılmazlığıyla yüzleşir. Tam da burada destanın felsefi derinliği belirginleşir. Uruk’un güçlü kralı, sahip olduğu bütün siyasal ve askerî kudrete rağmen ölüm korkusu karşısında sıradan bir insan hâline gelir. Ölüm, bütün unvanları, bütün ayrıcalıkları ve bütün tanrısal iddiaları eşitler. Krallık ile sıradan insan arasındaki fark ortadan kalkar; geriye yalnızca sonlu bir varlık olarak insan kalır. Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışı da tam bu eşitlenmenin başladığı noktada doğar.

Nitekim destan boyunca Gılgamış’ın en büyük arzusu yalnızca yaşamak değildir; geride ölümsüz bir ün bırakmaktır. Bottero’nun da belirttiği gibi, onun kişiliğinin en belirgin özelliği “yaşama bağlılık ve ölümün reddidir” (Bottero, 2005: 231). Bu nedenle ölümsüzlük isteği, yaşama duyduğu bağlılığın doğal sonucudur. Ancak Gılgamış’ı gerçekten dönüştüren olay, Enkidu’nun ölümüdür. Arkadaşının cansız bedeni başında söylediği “Ölüm korkusuyla dolaşıp durdum, gönüldeşimin başına gelen iş çökertti beni.” (Gılgamış Destanı, 2017: 95) sözleri, onun yaşadığı kırılmayı açıkça ortaya koyar. Çünkü insan çoğu zaman yaşamını bir başkasıyla kurduğu ilişki üzerinden anlamlandırır. En yakınındaki kişinin ölümü ise ölüm düşüncesini soyut bir fikir olmaktan çıkarıp doğrudan yaşanan bir deneyime dönüştürür. Enkidu’nun yokluğu, Gılgamış için yalnızca bir dost kaybı değil; kendi sonluluğunun da farkına varmasıdır. Böylece ölümsüzlük arayışı gerçek anlamda başlar.

Bu çerçevede Gılgamış’ın serüveni, ölüm ile yaşam arasındaki trajik gerilimin simgesidir. Destan, biyolojik ölümsüzlüğün mümkün olmadığını gösterirken, insanın bu sonluluğa rağmen anlam arayışından vazgeçmediğini de ortaya koyar. Asıl önemli olan, sonsuza dek yaşamak değil; yaşamı anlamlı kılacak bir iz bırakabilmektir. İşte tam da bu noktada sanat devreye girer. Sanat, yalnızca estetik kaygıyla üretilen bir etkinlik değildir; insanın sonluluğa karşı geliştirdiği en güçlü kültürel direnme biçimlerinden biridir. İnsanlık tarihi kadar eski olan sanat, insanın dünyada kalma arzusunun estetik ifadesidir. Gılgamış’ın kil tabletlerden toplumsal belleğe uzanan serüveni bunun en güçlü örneklerinden biridir. O biyolojik anlamda ölmüştür; fakat yazı sayesinde kültürel bellekte yaşamaya devam etmektedir. Modern insanın yaşam süresini uzatmaya yönelik teknik arayışları da aynı ölümsüzlük arzusunun farklı biçimleridir. Sanat ise bu arzunun en kalıcı ve en estetik ifadesi olarak karşımıza çıkar. Bir sanat eseri, sanatçısını biyolojik olarak ölümsüz kılmaz; fakat onu tarihin ve kültürel belleğin içinde yaşamaya devam ettirir. Bu nedenle Ernst Fischer’in şu sözleri Gılgamış’ın serüveniyle derin bir uyum içerisindedir: “Kendini aşmak istiyor insan…” (Fischer, 1990: 6). Gerçekten de insan, kendi sonluluğunu aşma arzusunu en güçlü biçimde sanat aracılığıyla gerçekleştirir.

Bütün bu tartışmaların sonunda şu soruyu yeniden sormak mümkündür: “Gılgamış’ın öldüğünü kim söyleyebilir?” Biyolojik olarak ölmüş olsa da Gılgamış, kil tabletlerden toplumsal belleğe uzanan serüveniyle yaşamaya devam etmektedir. Tarihte nice hükümdar unutulmuşken onun hâlâ okunuyor, tartışılıyor ve yeniden yorumlanıyor olması bunun en açık göstergesidir. Sanat, ölümü ortadan kaldırmaz; fakat insanı bellekte yaşatarak ona kültürel bir ölümsüzlük kazandırır. Gılgamış Destanı’nın beş bin yılı aşan serüveni de bunun en güçlü tanıklıklarından biridir.

 

KAYNAKÇA

GILGAMIŞ DESTANI(2017). İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları

BOTTERO, Jean(2005). Eski Yakındoğu- Sümer’den Kutsal Kitap’a. Ankara: Dost Kitabevi

BOTTERO, Jean(2013). Gılgamış Destanı- Ölmek İstemeyen Büyük İnsan. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları

FİSHER, Ernst(1990). Sanatın Gerekliliği. Ankara: V Yayınları.

HOOKE, S.H(1993). Ortadoğu Mitolojisi- Mezopotomya Mısır Filistin Hitit Musevi Hıristiyan Mitosları. Ankara: İmge Kitabevi

MENGÜŞOĞLU, Takiyettin(2017). İnsan Felsefesi. Ankara: Doğu Batı Yayınları

UNAMUNO, Miguel de(1986). Yaşamın Trajik Duygusu, İstanbul: İnkılap Kitabevi

 

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.