Gaye Boralıoğlu: İstanbul, Yurtsuzluk ve Varoluş

Her Şey Normalmiş Gibi, Türkiye’de son yıllarda yazılmış en önemli şehir romanlarından biri olarak okunmalı. Çünkü bu roman yalnız İstanbul’u anlatmıyor; İstanbul’un insan ruhunda açtığı yarayı anlatıyor.

Şehrin İçinde Kaybolan İnsan

Fethi Naci, romanın yalnızca hikâye anlatmadığını, aynı zamanda yaşadığı toplumun ruh haritasını çıkardığını söyler. Bu yüzden büyük romanlar yalnız karakterlerini değil, şehirlerini de anlatırlar. Çünkü şehir, insanın iç dünyasının dışarıya taşmış hâlidir. Gaye Boralıoğlu’nun Her Şey Normalmiş Gibi romanı da tam burada duruyor: İstanbul’un, Diyarbakır’ın, modern yalnızlığın, siyasal baskının ve parçalanmış aşkların arasında sıkışmış bir varoluş anlatısı olarak. Romanın daha ilk sayfalarında duyduğumuz “İnsan dünyada bedeni kadar yer kaplamıyor” cümlesi, yalnızca bir aşkın değil, çağımızın ontolojik krizinin kapısını aralıyor. Çünkü artık insan, Heidegger’in sözünü ettiği gibi “dünyaya fırlatılmış” bir varlık olmaktan çıkıp, dünyaya sızan bir gölgeye dönüşmüş durumda.

Romanın anlatıcısı Arda, yalnızca terk edilmiş bir sevgili değildir. O, çağdaş şehrin içinde kendi varlığıyla bağı kopmuş bir insan prototipidir. Bu yüzden onun odası, sehpası, boş bira şişeleri, pizza kutuları ve sigara izmaritleri yalnızca dekor değildir; bunlar modern bireyin ruhsal enkazıdır. Arda’nın şu cümleleri, çağdaş şehir insanının iç monologu gibidir:

“Çıkış var mı buralardan? Günlerdir kafamın içinde dönüp dolaşan kara bulutları dağıtmak için ayaklarımı sürüye sürüye loş koridordan geçtim,…” (s.7)

Bu soru yalnızca bir aşk ilişkisinin çıkmazına dair değildir. Bu soru, İstanbul’un içinde kaybolmuş bir kuşağın sorusudur. Çünkü İstanbul artık Yahya Kemal’in “aziz İstanbul”u değildir; artık insanın ruhunu çoğaltan değil, onu eksilten bir organizmadır. Boralıoğlu’nun romanında şehir, insanı içine alan değil, onu yutan bir mekân olarak belirir.

Evsizlik, Aidiyetsizlik ve Heidegger

Heidegger, modern insanın “ikamet etmeyi” unuttuğunu söyler. Ona göre insan artık dünyada yaşamıyor, yalnızca bulunuyordur. Arda’nın kendi evine yabancılaşması tam da bu düşüncenin roman içindeki yankısıdır:

“…Sahi, hiç benim olmuş muydu bu ev? Gönül rahatlığıyla ‘evim’ dediğim bir zaman oldu mu?…” (s.8-9)

Bu cümle, yalnızca aile içi kırılmanın değil, modern bireyin mekânla kurduğu ilişkinin çöküşüdür. Ev artık korunmakta olan bir yer değil, geçici ikamettir. Arda’nın “…bedenim benim değil zihnim kiralık bir beden bulmuş, geçici ikamette.” demesi (s.13), çağdaş insanın kendi bedeniyle bile aidiyet ilişkisi kuramadığını gösterir. Şehir insanı artık kendi bedenine bile taşınamamaktadır.

Kazancakis’in Zorba’sındaki o taşkın yaşam iradesi burada yerini ağır bir iç çürümeye bırakır. Kazancakis için insanın kurtuluşu hareket etmekteydi; oysa Arda sürekli durmaktadır. Kanepeye çakılmıştır. Boş şişelere bakmaktadır. Bir küpenin içine gömülmüştür:

“… Bir küpe teki insanı bu kadar mı çaresiz bırakır? Çıkış yok mu buradan?” (s.7)

Modern şehir insanı artık büyük trajedilerle değil, küçük nesnelerle parçalanıyor. Çünkü çağdaş yalnızlık, destansı değil gündeliktir. Boralıoğlu’nun başarısı tam da burada ortaya çıkar: Büyük felsefi krizleri mutfak masasına, boş bira şişelerine, sigara küllüklerine taşıyabilmesinde.

Sessizlik: Çağın Politik Dili

Fethi Naci, iyi romanın insanı kendi çağının tanığı hâline getirdiğini söyler. Her Şey Normalmiş Gibi, Türkiye’nin son yıllardaki toplumsal iklimini doğrudan sloganlarla değil, ruh hâlleri üzerinden anlatıyor. Roman boyunca karakterler yalnız birbirlerinden değil, hayattan da geri çekiliyorlar. Lora’nın suskunluğu bunun en güçlü örneğidir:

“Bazen birinin sessizliği, diğerinin canını bütün kelimelerden daha çok yakar…” (s.27)

Sessizlik burada yalnızca iletişimsizlik değildir. Sessizlik, çağın politik metaforudur. Çünkü Türkiye’de uzun zamandır insanlar konuşmaktan çok susarak anlaşmaya çalışıyor. Romanın en çarpıcı cümlelerinden biri de bu yüzden şudur:

“Lora’yla konuşurken aynı dili kullanıyorduk ama susarken muhtemelen farklı dillere göç ediyorduk…” (s.131)

Bu cümle, yalnız iki sevgili arasındaki mesafeyi değil, Türkiye’nin parçalanmış toplumsal yapısını da anlatıyor. Aynı dili konuşup aynı sessizliği paylaşamayan bir toplumun romanıdır bu. İstanbul ile Diyarbakır arasındaki görünmez gerilim, romanda doğrudan politik tartışmalarla değil, ruhsal mesafelerle hissedilir. Zaten Boralıoğlu’nun edebiyatı tam da bu nedenle güçlüdür: O, siyaseti sloganlaştırmadan yazıyor. Politik olanı karakterlerin ruhsal kırılmalarına dönüştürüyor. Lora’nın ikiye bölünmüş karakteri biraz da Türkiye’nin bölünmüş ruhudur:

“İki Lora vardı; en az iki. Biri, neşeli, heyecanlı, hayaller kuran… Diğeri, suskun, tedirgin, kimsenin erişemeyeceği sırlarla meşgul…” (s.25)

Bu bölünmüşlük yalnız Lora’ya ait değildir. Türkiye’de yaşayan herkesin içinde en az iki kişi vardır artık. Biri gündelik hayata devam etmeye çalışan, diğeri sürekli tetikte duran. Biri umut etmek isteyen, diğeri felaketi önceden hisseden…

İstanbul: İnsan Eksilten Şehir

Romanın adı olan Her Şey Normalmiş Gibi tam da bu toplumsal histeriyi özetler. Çünkü çağımızın en büyük trajedisi, felaketin sıradanlaşmasıdır. İnsanlar artık acıya alışıyor. Şehirler alışıyor. Televizyon ekranları alışıyor. Herkes hayatına devam ediyor ama içeride büyük bir çöküş sürüyor.

Heidegger’in “kaygı” kavramı burada yeniden önem kazanıyor. Heidegger’e göre insan, ölümün farkında olan tek varlıktır ve bu farkındalık onu kaygıya sürükler. Ancak modern toplum bu kaygıyı bastırmak için sürekli oyalanır. Arda’nın pizzasına, birasına, ekranına sığınması da böyledir. Bunlar modern insanın uyuşturucularıdır. Fakat hiçbir şey işe yaramaz:

“… İçsem sarhoş olamıyorum, içmesem kendime tahammülüm yok…” (s.8-9)

Bu cümle, çağdaş insanın temel paradoksudur. Kaçamaz ama kalamaz da. İstanbul da tam olarak böyle bir şehirdir artık. Ne terk edilebilir ne yaşanabilir. Bu yüzden romandaki şu cümle çok önemlidir:

“Yüzünde İstanbul’dan kalan buruk bir gülümseme var.” (s.167)

İstanbul artık mutluluk bırakmıyor insanın yüzünde; yalnız burukluk bırakıyor. Çünkü şehir, sakinlerinin ruhundan beslenen bir organizmadır. Bir zamanlar insanı çoğaltan şehirler vardı. Şimdi insanı eksilten şehirlerde yaşıyoruz. Boralıoğlu’nun romanındaki İstanbul, Orhan Pamuk’un melankolik İstanbul’una benzemez. Burada nostaljik bir hüzün yoktur. Burada daha sert, daha politik, daha fiziksel bir yorgunluk vardır. İnsanlar artık şehri seyretmiyor; şehir tarafından tüketiliyorlar.

Beden, Uykusuzluk ve Çöküş

Romanın en sarsıcı yanlarından biri de beden meselesidir. Arda sürekli bedeniyle kavga hâlindedir. Uyuyamaz, dinlenemez, kendine yerleşemez:

“Ama artık olmuyor, yapamıyorum. Bir türlü uyuyamıyorum…” (s.13)

Bu uykusuzluk yalnız bireysel değildir. Bu, toplumsal bir insomnia hâlidir. Türkiye uzun zamandır uyuyamayan bir ülkeye benziyor. Sürekli tetikte, sürekli gergin, sürekli bir sonraki felaketi bekleyen bir ruh hâli. Kazancakis, insanın en büyük özgürlüğünün kendi trajedisini kabul etmek olduğunu söyler. Oysa Arda trajedisini kabul edemiyor. Sürekli kaçmak istiyor:

“Yüzümü yıkar gibi kurtulmak istiyorum aslında ondan…” (s. 8-9)

Ama kurtulamıyor. Çünkü insan ilişkilerden çıkamaz; insanlar birbirinin içine sızar. Romanın en büyük metaforu da budur:

“… Kapıyı kapattığında dışarıda kalan değil insan dediğin varlık, kapının altından sızan…” (s. 8-9)

Bu cümle, son yılların en güçlü aşk tanımlarından biridir belki de. Çünkü aşk burada romantik bir ideal değil, ontolojik bir bulaşmadır. İnsan diğerinin içine girer ve orada kalır. Çıkmaz. Yok olmaz. Dağılır sadece.

Dil, Noktalama ve Ruhun İzleri

Boralıoğlu’nun dili tam da bu yüzden şiirseldir. Virgülleri, sessizlikleri, eksiltileri önemser. Arda’nın şu cümlesi bu açıdan dikkat çekicidir:

“Virgüllerin kıvrımlarından, ünlemlerin sahiciliğinden, noktaların yükünden bu mektubun Lora’dan geldiğini hemen anlamıştım.” (s.164)

Bu yalnızca iyi yazılmış bir cümle değildir; aynı zamanda dilin bedenselliğine dair bir düşüncedir. Noktalar, virgüller, ünlemler burada duygunun taşıyıcısına dönüşür. Modern insanın artık bedeninden çok yazısıyla var olduğu bir çağda, noktalama işaretleri bile ruhsal izlere dönüşmektedir.

Fethi Naci’nin önem verdiği şeylerden biri de romandaki toplumsal gerçekliğin karakterlerin iç dünyasına sinmesiydi. Her Şey Normalmiş Gibi bunu başarıyor. Çünkü romandaki karakterler toplumsal atmosferden bağımsız değiller. Sürekli bir kırılganlık taşıyorlar. Sürekli savruluyorlar.

“İnsan bu kadar kötümser olamaz. Sen bahane uyduruyorsun. Aslında hayata teğet geçmek istiyorsun…” (s.20)

Bu suçlama yalnız Arda’ya değil, bütün bir kuşağa yönelmiş gibidir. Çünkü bugün birçok insan gerçekten de hayatın içine tam olarak girmiyor. Teğet geçiyor. Seçim yapmıyor. Risk almıyor. Sevmekten korkuyor. Bağlanmaktan korkuyor. Çünkü çağımız insanı, kaybetmeyi yaşamaktan daha gerçek buluyor.

Aşkın Ontolojisi ve Parçalanmış Benlik

Roman boyunca aşk da güvenli bir liman değildir. Aşk burada kurtuluş değil, derinleşmiş bir kırılmadır. Arda’nın şu cümlesi bunu açık eder:

“Hak ettim mi ben bu çaresizliği? Oysa ben onun ellerine yazılmıştım,…” (s.12)

“Yazılmıştım” fiili çok önemlidir burada. Çünkü aşk, bireysel tercihten çok kader gibi yaşanıyor romanda. İnsan sevdiğine kendi iradesiyle değil, yazgısıyla bağlanıyor. Bu yönüyle roman, modern bir tragedyaya dönüşüyor. Heidegger’e göre insanın temel sorusu “Ben kimim?” değil, “Nasıl var oluyorum?” sorusudur. Arda’nın şu cümlesi tam da bu ontolojik parçalanmayı gösterir:

“Bir bakıyorsun kendine karşı gelmişsin, içinde birisi daha oluşmuş öbürünü tanımıyor. Bir o konuşuyor, bir sen. O zaman ben kimim?” (s.92)

Modern şehir insanının en büyük trajedisi budur: Kendine yabancılaşmak. İnsan artık kendi içinde bile evsizdir.

Mekânın Daralması ve Modern İnsan

Romanın şehirle ilişkisi yalnız İstanbul üzerinden kurulmaz. Diyarbakır da görünmez biçimde romanın ruhuna sinmiştir. İstanbul’un boğucu merkeziliği ile Diyarbakır’ın tarihsel ağırlığı arasında gidip gelen hikâye, Türkiye’nin coğrafi parçalanmışlığını da taşır. Şehirler burada yalnızca fon değildir; karakterlerin psikolojisini belirleyen aktif varlıklardır. Boralıoğlu’nun romanında mekânlar sürekli daralır. Odalar, koridorlar, battaniyeler, kapılar… İnsan küçülürken mekân da küçülür. Bu yüzden Arda’nın battaniyenin altına saklanması önemlidir:

“… Bu hayatta sığınabileceğim tek yere, battaniyenin altına giriyorum…” (s.8)

Bu, yetişkin bir insanın yeniden anne rahmine dönme arzusudur aslında. Şehir büyüdükçe insan küçülmektedir.

Romanın en etkileyici yanlarından biri de erkeklik meselesini kırılganlık üzerinden kurmasıdır. Arda güçlü değildir. Dağılmıştır. Ağırdır. Yorulmuştur. Modern Türk edebiyatında erkek karakterler çoğu zaman suskun ama dayanıklı çizilirken, Boralıoğlu erkekliği çöküş hâliyle yazıyor. Bu yüzden şu cümle çok değerlidir:

“şimdi olsa, kalbimin üstüne koyarım o parmağı.” (s.149)

Bu cümlede büyük bir kırılganlık vardır. Sevmenin geçmişte kalmış fiziksel ayrıntılarıyla yaşamak… Modern aşkın trajedisi tam da budur. İnsan artık ilişkiyi değil, izlerini yaşıyor.

Umut, Yoksulluk ve Ertelenmiş Hayatlar

Kazancakis, insan ruhunun en büyük savaşının umutla umutsuzluk arasında olduğunu söyler. Romanda da sürekli bu salınım vardır. Özellikle şu cümle romanın karanlık felsefesini özetler:

“yoklukta boşluk var yoksullukta ise umut. İşte o umut insanı öldürüyor.” (s.168)

Bu cümle yalnız ekonomik bir gerçekliği anlatmaz; aynı zamanda metafizik bir tükenişi anlatır. Umut burada kurtarıcı değil, işkenceye dönüşmüştür. Çünkü insan umut ettikçe hayal kırıklığına uğramaktadır. Boralıoğlu’nun romanındaki karakterler sürekli ertelenmiş hayatlar yaşıyorlar. Sürekli “başka zaman” diyorlar:

“… “Sonra,” diyorum, “Şimdi değil, başka zaman…” (s.8-9)

Ama başka zaman gelmiyor. Modern çağın en büyük trajedisi de budur zaten: İnsanlar hayatı sürekli erteliyor ve sonunda yaşayamadıkları bir hayatın yasını tutuyorlar. Roman boyunca aile ilişkileri de kırık aynalar gibi duruyor karşımızda. Özellikle baba figürü, eksik ama ağır bir gölge olarak hissediliyor:

“Gizliden gizliye bu çocuğa sinir oluyordum. O babamla daha yakındı…” (s.143)

Bu cümlede yalnız kıskançlık yoktur; sevginin eşitsiz dağılımına dair derin bir yara vardır. Modern şehir aileleri aynı evde yaşayıp birbirine temas edemeyen insanlardan oluşuyor artık.

Sonuç: Kapının Altından Sızan Hayat

Fethi Naci’nin çok sevdiği türden bir toplumsal ayrıntıcılık var romanda. Küçük nesneler üzerinden büyük ruhsal çöküşler anlatılıyor. Küpe, bira şişesi, pizza dilimi, battaniye… Bunlar sıradan objeler değil; çağın ruhunu taşıyan metaforlar.

Romanın en çarpıcı yönlerinden biri de aşkı romantikleştirmemesi. Aşk burada insanı kurtarmıyor; aksine insanın içindeki boşluğu gösteriyor. Bu yüzden Arda’nın çaresizliği yalnız Lora’yı kaybetmekten kaynaklanmıyor. Asıl mesele, Lora gidince kendisinin de eksilmesi. Çünkü insan sevdiği kişiyi değil, onun yanında kurduğu benliği kaybediyor. Heidegger’in “dil varlığın evidir” sözü, romanda başka bir biçimde yankılanıyor. Arda ve Lora aynı dili konuşuyorlar ama aynı dünyayı kuramıyorlar. Çünkü şehir insanının dili parçalanmış durumda. İnsan artık hissettiğini söyleyemiyor, söylediğini de hissedemiyor. Bu yüzden sessizlik romanda sürekli geri dönüyor:

“Bazen birinin sessizliği, diğerinin canını bütün kelimelerden daha çok yakar…” (s.27)

Sessizlik burada yalnız eksiklik değil, aktif bir şiddet biçimi.

Gaye Boralıoğlu’nun başarısı, çağımızın ruh hâlini büyük teorilere yaslanmadan anlatabilmesinde yatıyor. Roman felsefi ama didaktik değil. Politik ama slogan atmıyor. Şiirsel ama yapay değil.

Her Şey Normalmiş Gibi, Türkiye’de son yıllarda yazılmış en önemli şehir romanlarından biri olarak okunmalı. Çünkü bu roman yalnız İstanbul’u anlatmıyor; İstanbul’un insan ruhunda açtığı yarayı anlatıyor.

Romanın sonunda insan şunu hissediyor: Şehir artık bir coğrafya değil, psikolojik bir durumdur. İnsan artık sokaklarda değil, kendi zihninin koridorlarında kayboluyor. Ve belki de romanın en büyük başarısı tam burada ortaya çıkıyor: Bize kendi hayatımızın sesini duyurmasında… Çünkü hepimiz biraz Arda’yız artık. Bir odada oturup çıkış arıyoruz. Bir küpeye bakıyoruz. Bir cümleye takılı kalıyoruz. Bir şehrin içinden geçerken, o şehrin çoktan içimizden geçtiğini fark etmiyoruz. Ve gerçekten de “insan dünyada bedeni kadar yer kaplamıyor.” İnsan, en çok başkasının içinde bıraktığı boşluk kadar yer kaplıyor.

Gaye Boralıoğlu, Her Şey Normalmiş Gibi, İletişim Yayınları, syf. 210, 2. Baskı – Şubat 2026, İstanbul.

 

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.