Carl Jung “Yaratıcı olarak sen, yapacağını söylediklerinle değil, yaptıklarınla varsın.” demiştir. Bir yaratıcı kişi olarak çok değerli olan bu deyiş, ne yazık ki bütün yaratıcılar için geçerli olamamaktadır. Yaratıcıların büyük bir çoğunluğu hep yapacaklarından –büyük projelerinden- söz eder. Ortada bir şey yoktur. Çok az sayıda da olsa bazı yaratıcılar ise, etraflarına hiç önem vermeden sadece yaratmakla, dünyaya yeni bir şeyler getirmekle uğraşırlar. İşte ne kadar önemli işler üretmesine rağmen hiçbir zaman kendini duyurmak, tanıtmakla vakit harcamayan tamamen kendini projelerine veren uluslararası dünyada bilinen bir sanatçıyla söyleşi yaptık.
Aslında İstanbul’un, göbeğinde Nişantaşı’nda yaşamış bir insanın doğayla ilgisi nasıl başladı ?
Galiba doğadan arınmış olmak, doğadan soyutlanmış olmak ilgiye dönüştü. Beton çocuğuyduk, apartmanda büyüdük. Balkonda domates yetiştirdik, sarmaşık büyüttük. O bende doğaya karşı ekstra bir ilgi doğmasına sebep oldu ve her fırsatta kaçıyordum doğaya doğru. Anladım ki en geniş ilham kaynağım doğa ve doğanın çeşitliliklerini görebilmek, hissedebilmek…
Evet, Carl Jung’un da böyle bir deyişi var. “Ne eksikse bizde, hemen ona gidiyoruz” diyor.
O benim tüm yaşamım işte Projelerimde de öyle. Girdiğim proje benim eksikliğimi fark ettiğim, farkındalığı olan projedir. Onu ilerletmek için iteklerim.

Kabataş Lisesi’ni bitirdin sonra İTÜ…
İTÜ Mimarlık’taydım. Ama en keyifli ve sevgiyle çalıştığım Temel Tasarım hocam bir şekilde beni tasarıma, zanaata ve sanata doğru yönlendirdi farkında olmadan. zaten bir sürü meşhur demeyelim de ilginç modacılar, tasarımcılar mimarlık eğitimi almıştır. En çok öğrendiğim kurumdur bence mimarlık. Orantı, temel oluyor. Ergonomik yapı gibi temel oluyor. Bugün hâlâ Neufert’in ölçü tablosunu ezbere bilir gibi; bir tekli koltuk kaç santimdir, bir tuvalet nedir, tuvalet taşının genişliği nedir gibi standart birimlerin kafaya oturması, birbiriyle çarpışıp motif gibi, melodik gibi olması bir şekilde… Yani müzik notaları gibi birim haline geçmesi ve dolayısıyla otomatik çıkması ölçüyle, ilişkiyle, formla çok yakın ilişkide. Bu, mimarlıktan geçen bir yol.
Kökleri 1854 yılına giden Saint Martins’e gittin, değil mi Londra’ya? O konusunda dünyaca ünlü bir okul.
Saint Martins diye gitmedim. Tasarım ve sanat okumaya gittim. Biraz aileme kazık attım. “Mimarlığa devam edeceğim” yoluyla gidip başlayıp, sonra yolumu tasarım ve daha doğrusu tiyatro tasarımı ile kostüm başlangıcıyla sürdürdüm. Fakat tabii memur çocuğu olarak o yıllardaki Türkiye’de nedir tiyatro tasarımı ki? Çekirdekten yetiştirilen, sahne tozu alınarak öğrenilen bir iştir. “Bunun okulu mu vardır?” deyip alay ederlerdi. Sümerbank’ta olan babamdan dolayı da “Dur bir tekstil yapıp bilezik takayım koluma, meslek olsun da sonra istersen yaparım diğerini” deyip sürekli ikisini bir arada yürüttüm.
Şimdi senin tasarımların bütün dünyada. Keçe deyince akla sen geliyorsun ister istemez. Yani keçeyi alıp elyaflarla birleştirip bambaşka bir boyuta getirip sergiler açtın.
Aslında ben keçeyi yeniden ziyaret ettim (revisit). Ülkemin dışından gelen biri olarak ülkeme geri dönüp o kültürü öğrenirken… Ama ben keçeyi Japon sanatçıdan Saint Martins’te görmüştüm zaten. Merakım, o mucizevi elyaf birlikteliğini günün zaafı olan keçeyi sanata, zanaata dönüştürmek merakı götürdü beni işin içine. Akademik bir doktora tezi haline getirdim keçeyi. Başlangıçta bende hobi gibi başlayan keçe, İngiltere’de British Museum desteğiyle bir antropolojik sergi küratörlüğü verildi araştırmamı yaparken. Çok büyük bir çatının altında İstanbul-Mardin arası bütün keçicileri gezdim. Onların özel işlerine sipariş verip dönüş yolunda da onları topladım. 48 parçalık bir koleksiyonum var Antropoloji Departmanı British Museum’da. Üç parça da kendi işimi katarak projeme görünürlük kıldım. Ondan sonra Topkapı Sarayı’nda 2003 sergimi açtım. O sergiyle biraz çıta yüksekten başlayınca daha uluslararası bir işe dönüştü. Ondan sonra Karlsruhe (Almanya) Modern Sanatlar Müzeleri vesaire… Keçe birdenbire bir el zanaatından bir elyaf sanatına dönüştü ve sanatsal alanlarında ilerledik.

Evet. Benim bildiğim Londra British Museum dışında sen Amsterdam’daydın, değil mi? Başka nereler var son yıllarda?
Amerika. New York…
Evet o dönemlerde bende oradaydım La MaMa’daki çalışmaların sanat dergilerinde yorumlar almıştı. La MaMa, New York’ta East Village’da deneysel, alternatif tiyatronun mabedidir. Ellen Stewart’ün kurduğu La MaMa’da bir sanatçı olarak bir şeyler yapabilmek çok büyük bir olay
Bireysel işlerden daha çok uyumlu ve arabulucu yapımla takım işlerindeydim. Ellen Stewart’la tanıştım. Beklan Algan, Ayla Algan, Erol Keskin ile, Talât Halman’ın çevirileriyle Yunus Projesi’ni New York’a götürdük ve orada ilk solo diyebileceğim dekor-kostüm çalışmam görüldü. Ondan sonra ben de La MaMa’nın oğullarından biri olarak kadroya geçtim ve kendisinden, çevresinden edindiğim geniş bilgiyle daha çok evrensele açılabildik. Sınırları aştık. Bütün marjinalliği, bütün ekstra farklılıkları yaşatan, sanat ve zanaatı bir araya getiren bir genişliğe, rahatlığa erdik. Bu benim için kişisel bir gelişme olmuştur.
Aslında bu söylediğin çok önemli. Çünkü Amerika’da Sam Shepard’dan David Mamet’e hepsi aynı şeyleri söyler La MaMa için, Ellen Stewart için.
Ben tasarımımı Tekstil ve Moda Bölümü’nde okurken tiyatroyla pekiştirdiğim için bende “moda” yoktu; bende kostümsel bir yaklaşım vardı giysilere. Giysilerin yapısalılığı, dekorla olan ilişkisi, oyuncuyla olan ilişkisi…
Bir de senin Turkcell için çalışmaların vardı…
Selocanlar’ın kılık kıyafet ve kimlik oluşturmasını yaptım Evet, iyi bir çalışmaydı. Kostümün, dekorun konstrüktif yapısal bir unsur olması, senaryonun içinde bir kimlik olması ve onu kimlik olarak yaşatmam benim esas mesleğim. Bu bende konsept olarak modayı öğrenip giysi psikolojisini, giysi kişiliğini senaryoya aktarıp “O kimlik, o oyuncu ne giyer, ne renk giyer ve nerede neyle görünür?” ü tam oturtmak bir şekilde. Yönetmenle ayrı yataklarda yatıp aynı rüyayı görmek meselesi çok önemli. Ve sessiz anlaşma…
Peki, bildiğim kadarıyla senin bu uluslararası alanlarda başarılarına bir de Japonya’yı ekleyeceksin şu sıralarda..
Kasım başında Tokyo Metropolitan Müzesi’nde birkaç Türk akademisyen ve sanatçıyla beraber ortak bir proje gerçekleştireceğiz. Ben de hep aklıma takılan Türk minyatürleri ile Japon minyatürlerinin müstehcenliği, gizliliği, açık olması/olmaması gibi kağıtla kumaşın birbirine geçmesi gibi arada kalmış kontra işleri bir araya getirip sergilemek istiyorum. Bakalım ne çıkacak karşımıza.
Ne çıkacak derken, sen Saint Martins’ten ayrılırken düş olarak sanatta bugün geldiğin noktaları görmüş müydün?
Hayır, Ama sanatın görsellikle ilgisini, metnin görsellikle, senaryonun görsellikle ilgisini biliyordum. Yani ben görsel okuyordum. Onun için de dramaturg olmak benim için doğal gelişmiş bir işti.
Aynen. Bir de bu konudaki geleneksel sanatlar…
Hadi şöyle diyelim: Geleneksel sanatların güncel hali ve ileriye taşınma problemi.
Evet, sen onu yapıyorsun aslında.
Ben de tam bunu yapmaya çalışıyorum ama neredeyse taşlanıyorum. Çünkü geleneksel olanı tekrar tekrar pişirip aynı biçimde sunmanın onu koruyacağı sanılıyor. Oysa hayır; gelenek böyle korunmaz, yalnızca yerinde sayar ve giderek geriler. Sanırım artık bunun biraz farkına varılmaya başlandı. Bunca yıllık çalışmamın küçük de olsa karşılığını gördüğümü düşünmek istiyorum. Gücüm yettiğince sürdüreceğim. Geleneğimizi farklı kültürlerle buluşturabilirsek, onlardan aldığımız besinle onu ileriye taşıyabiliriz.


Bir Cevap Bırakın