Türkiye’de laiklik bir ideoloji işlevi görüyor, oysa laiklik, dört ayak üzerinde durması gereken, nötr bir kavram.
- Devlet ve dinin, kurumsal ve işlevsel olarak birbirinden kesin sınırlarla ayrılması
- Devletin tüm inançlar ve inanışlar karşısında eşit mesafede durması
- Devletin dinsel azınlıkları koruyacak bir tutum içinde olması
- Hangi inançtan olursa olsun, herkesin kendi inancının gereğini-kamusal hayata zarar vermediği sürece- serbestçe yaşayabilmesi.
Bu bağlamda kamu görevlilerine dinî açıdan kesin bir tarafsızlık sergilemek yükümlülüğü getirilmesi, çok yaşamsal.
Kültürel kodların hakim dinî anlayış içinde asimile edilmesini meşrulaştıran tavırlardan kaçınmaları gerekiyor.
Çünkü devletin görevi, dini bastırmak değil, hiçbir dini veya dünya görüşünü imtiyazlı kılmamak.
Liberal laiklik, dini sembolleri değil, devletin tarafgirliğini sınırlar. Önemli olan, bireyin özgürlüğü ve devletin tarafsızlığı.
Devlet, sadece din karşısında değil, tüm yaşam görüşleri karşısında tarafsız olmalı: Devlet nötr olmalı; vatandaş değil.
Yani laiklik, sessizleştirmek değil; eşit mesafeden dinlemek.
Sonuçta kamusal akıl, özgür ve eşit yurttaşların ortak dili. Nihayet devlet aklı, toplumun vicdanından ayrı değil.
Bir siyasetçinin Cuma namazına gitmesi ya da namaz çıkışında basına konuşması, devlet gücünü belli bir dine ayrıcalık tanımak için kullanmadığı sürece, bence laiklik ihlali değil.
Cuma çıkışında açıklama yapmanın, dini bir ritüeli siyasi iletişim için kullanmak anlamına geldiği ve bunun din ile siyasetin sembolik olarak iç içe geçmesine yol açtığı söylenebilir. Bu kısmen haklı bir yorum: Sonuçta insan, simgesel bir hayvan: Mitlere, sembollere zaafı var.
Mit dediğiniz şey, aslında çalınmış söz. Bir söz, görüntü ya da sembol, önce kendi doğal anlamına sahiptir: Mit, onu alıp başka bir anlamın hizmetine sokar.
Bir başka deyişle, siyasal sembollerin, mitlerin, bir tür anlamı bükme, çarpıtma üzerinden, yanılsamalar üretme ve iktidarı pekiştirme gücü var.
Sonuçta iktidar, bir rıza üretme sanatı ve sembollerle, yani görünürlükle işleyen bir şey.
Türkiye, uzlaşmaz ya da militan laikliğin uygulanabileceği bir toplumsal zemine sahip değil. Aslında militan laiklik demek, laikliğin, yurttaşların devlete karşı taşıdıkları bir ideolojik yükümlülüğün ifadesi haline gelmesi demek. Oysa laiklikte esas olan, devletin yurttaşlara karşı taşıdığı yükümlülükler…
Çünkü bu coğrafyada İslâm, yalnızca bir inanç değil; kolektif hafızanın çelik çekirdeği: tarihsel tecrübenin dili ve ortak anlam dünyasının kurucu unsuru. İslâmî gelenek, bu toprakların kolektif şuurunun derin katmanlarında.
Çünkü burada muhafazakârlık, yalnızca bir siyasal tercih değil, geçmişle kurulan ilişkinin, aidiyet duygusunun ve ortak hafızanın taşıyıcı biçimi.
Bu nedenle bu topraklarda laikliğin, toplumu kendi tarihsel dokusundan kopararak değil; bu mirasla özgürlükçü bir denge kurduğu ölçüde, yaşama şansı var. Toplumun siyasal bilinci, kültürel belleğinden bağımsız inşa edilemez çünkü.
Ortak hayat, ortak gerçekler üzerine kurulacaksa eğer, siyaset, toplumun sembolik evrenini yok sayamaz. Tarih, hiçbir ilkenin, üzerine kurulduğu kültürü bütünüyle inkâr ederek kalıcı olmadığını söylüyor. Ayrıca bu topraklarda ‘radikal kopuşlar’, meşruiyet değil, hep direnç ürete geldi.
Ve en önemlisi laiklik, toplumu fethetmenin değil, birlikte yaşamanın rejimi. Laikliğin temel değerleri, özgürlük, eşitlik ve kardeşliktir bence.
Başka bir dünya tasarlamak, önce bu dünyanın neden eksik olduğunu sormakla başlıyor. Türkiye’de laiklik uygulamaların aksayan yönlerini, gerçeğin eksik bıraktığı yerleri düşünceyle ve bilimle doldurarak…
Asıl mesele, dinin laik olmasını ummakta. Tek tanrılı dinlerin hiçbiri seküler nüveler içermez. Üstelik Batı’da dini seküler yönde biçimlendiren dinamikler, ülkemizde oluşmamış.
Batı; Haçlı Seferleri, sömürgecilik, emperyalizm ve yurdun işgali gibi kolektif hafızada derin hafıza yaraları bırakmış bir uygarlık tasavvurunun da adı. Laikliği Batılılaşmanın doğal ve kaçınılmaz bir uzantısı olarak benimsetmeye çalıştığınızda, bu hafıza yaralarını da yeniden kanatırsınız. Böyle bir zeminde laiklik, muhtemelen kendi felsefi ve hukuki içeriğiyle değil; Batı’nın tarihsel mirasının gölgesinde algılanacak ve toplumsal direnç de büyük ölçüde bu tarihsel çağrışımlardan beslenecektir.
Türkiye’de Batılılaşma, devletin bir numaralı politikası olageldi. “Muasır medeniyet” şiarı tartışmayı, laiklikle sınırlı kalmayıp, hukuk devleti, ulusal kimliğin ve İslâmî medeniyetin korunması gibi alanlara sıçratıyor.
Bacon’cı sav, deney ve gözlemi bilginin temeli olarak savunur. Ama aynı zamanda insan zihninin, hakikati çarpıtan “idoller” (önyargılar ve yanılsamalar) tarafından kuşatıldığını da… Eğer pozitivizm, bilimin her soruya tek ve mutlak cevap verebileceğine dair sorgulanamaz bir inanca dönüşürse, yani bilimi dogmalaştırırsanız, o vakit pozitivizm, çağdaş bir hurafe olmuştur.
Hukuk devleti kavramı da giderek fetişleştirilmiş durumda mı? Demokratik yaşamın temel ilkeleri neler?
Avrupa’da bir kaç ülke, vahim köktendinci tehditlerle karşı karşıya kalındığı bir bağlamın fonunda baş örtüsü, haşema gibi yasakları devreye soktu.
Tartışmalar, Avrupa’yı hedef alan medeniyet savaşı tezi etrafında, İslâmcılıkla İslâm arasında gerçek bir sınırın olmadığı savı etrafında yoğunlaştı.
İslâm, fetihçi bir medeniyet mi?
Avrupa’nın sessiz bir fetihle karşı karşıya olduğunu ileri süren aşırı milliyetçi çevreler, siyasi istikballeri için tartışmayı kimlikçi bir eksen etrafında sürdürmeyi yeğlediler.
Jakoben laikçilik, kabaran milliyetçilikleri ve medeniyetler savaşı savlarını kışkırtan provokatif bir söylem halini aldı.
Oysa laiklik, kadınlar üzerinden, onların nasıl giyinmeleri gerektiği üzerinden yürütülen bir hâkimiyet mücadelesi değil.
Kendisini laik ve cumhuriyetçi olarak tanımlayan, cumhuriyetçi bir değerler düzeni savunduğunu iddia eden kimi siyasal eğilimler, gerçekte milliyetçi ve İslamofobik bir kimlik siyasetini yeniden üretiyorlar. Bu dönüşüm, devletin evrensel hak ve özgürlüklerin tarafsız güvencesi olma niteliğini aşındırarak onu, belirli bir ulusal-kültürel kimliğin savunucusuna indirgiyor. Başka bir ifadeyle, kimlikçi siyaset, devleti bütün yurttaşlara eşit mesafede duran kamusal bir otorite olmaktan çıkarıp onu, yalnızca hâkim kimliğin sınırlarını çizen ve koruyan bir aktöre dönüştürüyor. (Bkz. Étienne Balibar, Laïcité ou Identité?)
Türkiye’de insan, muhtemel kötülükleri ve musibetleri önleyici bir takım hazırlıklar yapması için, sadece yaşadığı gerçeklikte değil, gerçekleşmeyi bekleyen ihtimallerde de yaşamak zorunda.
Henüz tam olarak gerçekleşmemiş olanın demokratik potansiyeli olarak liberal laiklik…
Liberal laiklik, mevcut toplumu eleştirmek ve alternatiflerini düşünmek için çok iyi kavramsal bir araç, bir yöntem.
Levitas’ın kavradığı şekliyle, hatta “toplumun hayali yeniden kuruluşu” (Imaginary Reconstitution of Society) için bir ütopya.
Militan laiklik kadar, dini referanslarla devleti şekillendirmeye çalışan anlayış da ne bu toprakların ruhuyla ne de ortak bir yaşam tahayyülü ile bağdaşıyor.
Dinin siyasallaşması ve laikliğin totaliter bir ideoloji haline getirilmesi, toplumun dikiş yerlerini zorlayıp onu ikiye üçe bölüyor.
Ülkedeki acı deneyimler, jakoben laiklikten faşizme olan yolun çok kısa olduğunu gösteriyor. İnançları siyasallaştırmak ile bir karşı-toplum inşa etme çabası arasında zımni bir illiyet bağı olduğunu da…
Laiklik meselesi, toplumsal sınıfların statü, kültürel sermaye ve kamusal iktidar mücadeleleriyle iç içe geçen bir sorun. Bu açıdan bakıldığında, laik tepkinin özünde sınıfsal bir kaygı var.
Çünkü laik tepki, mevcut toplumsal hiyerarşilerin ve yerleşik yaşam tarzlarının dönüşeceğine ilişkin bir endişeyi de yansıtıyor.
Hangi toplumsal sınıfın kamusal alanı tanımlama ve kültürel normları belirleme yetkisine sahip olacağı endişesini de…
Bu nedenle laiklik etrafındaki gerilimler, önemli ölçüde kültürel üstünlüğün, siyasal nüfuzun ve sembolik iktidarın el değiştirmesine yönelik sınıfsal kaygıların dışavurumu.
Bu sorunu, Pierre Bourdieu’nün kültürel sermaye, Antonio Gramsci’nin hegemonya ve Pierre Rosanvallon ile Étienne Balibar’ın kamusal alan ve yurttaşlık tartışmalarıyla birlikte okumak gerekiyor.
Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramı, toplumda belirli yaşam tarzlarının, bilgi biçimlerinin, eğitim düzeylerinin ve sembolik değerlerin diğerlerinden daha meşru kabul edilerek sınıfsal üstünlüğü yeniden üretme biçimini ifade etti. Gramsci’nin hegemonya kavramı ise bir sınıfın yalnızca siyasal veya ekonomik güç yoluyla değil, kendi değerlerini ve dünya görüşünü toplumun ortak aklı hâline getirerek kurduğu kültürel ve ideolojik üstünlüğü açıkladı. Rosanvallon ve Balibar’ın kamusal alan ve yurttaşlık tartışmaları ise, devletin ve ortak yaşam alanının belirli bir kimliğin veya sınıfsal grubun mülkü hâline gelip gelmediği sorusuna odaklandı.
Bu perspektiften bakıldığında laiklik etrafındaki çatışma, yalnızca din ile devlet arasındaki ilişkinin değil; aynı zamanda hangi yaşam tarzının meşru kabul edileceği, kamusal alanı kimin tanımlayacağı ve yurttaşlık idealinin hangi değerler etrafında kurulacağı mücadelesinin bir yansıması olarak anlaşılmalıdır.
Kısacası, laik tepkiyi büyük ölçüde sınıfsal konumların ve bunlara eşlik eden kültürel sermayenin korunmasına yönelik bir refleks olarak kavramsallaştırmak daha isabetli.
Türkiye’deki liberal burjuvazi, demokratik ilkeleri ekonomik çıkarlarının gerisine itebilen, homo economicus mantığının belirlediği bir sınıfsal karakter sergileye geldi. Liberal laiklik, liberal burjuvazinin tarihsel ve toplumsal projesi olarak değerlendirilirse, bu sınıfın demokratikleşme yerine ekonomik ve sınıfsal çıkarlarını öncelemesi, liberal laikliğin Türkiye’de güçlü bir toplumsal zemin bulamamasına ve kalıcı biçimde kök salmamasına neden oldu.


Bir Cevap Bırakın