2025 yılı, ‘etobur’ yırtıcıların yılıydı: İnsanlığın yoğun saldırı altında olduğu bir yıldı.
2025, küresel yönetişim krizinin de derinleştiği bir yıldı.
Geçen bu yıl boyunca dünyanın karanlık bir tablosunu rahatlıkla çizebilirsiniz. Gazze’de soykırım ve insanlığa karşı suçlar, Ukrayna’da insanlığa karşı suçlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin sınırları dışında gerçekleştirdiği yargısız infazlar ile Venezuela ve İran’a yönelik saldırıları: Bunun arka planında, Küba’da çocukların prematüre ölmesine neden olan abluka, Myanmar, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Sudan’da süregelen vahşetler…
Bu listeye Lübnan’ı, Suriye iç savaşı boyunca yaşanan katliamları, epstein files’lerini de eklediğiniz zaman tuvaldeki griyi fona çekmiş olursunuz.
Öte yandan 2026 yılı da olumsuz gelişmelerin habercisi oldu: Lübnan kısmen ilhak tehdidi altındayken, İran’daki siviller hem Amerikan ve İsrail bombardımanları hem de rejimin baskısı altında hayatta kalmaya çalışıyor.
Bu karanlık tablo, özellikle büyük güçlerin uluslararası normları araçsallaştırdığı ya da doğrudan ihlal ettiği bir ortamda resmediliyor. Bu bağlamda, insan hakları rejiminin seçici uygulanması, cezasızlık kültürünün yaygınlaşması ve uluslararası kurumların siyasal baskılar karşısında etkisizleşmesi, temel sorun alanları olarak öne çıkıyor.
Ülkelerin iç işlerine karışmamak mottosu, yırtıcılara karşı cezasızlık kültürünün yaygınlaşmasına yol açan etkenlerden birisiydi. Ancak bu absürt ilkeye tarihsel bir analoji ile yanıt vermek gerekiyor: “Kristalnacht”.
Kristallnacht, kırılmayı somutlaştıran en çarpıcı alametti. Bu uzun karanlık gece boyunca, Yahudilere ait işyerleri ve sinagoglar Naziler tarafından kitlesel biçimde yok edildi. Devlet destekli açık şiddete karşı uluslararası toplum, ülkelerin iç işlerine karışmamak ilkesi uyarınca sessiz kalmıştı.
Ayrıca, ekonomik çıkarların ve jeopolitik rekabetin normatif ilkelerin önüne geçtiği durumlar, insan haklarında büyük aşınmalara yol açıyor.
Batı’da ekonomik, kültürel ve sosyal krizlere stratejik mazeretler/alibiler arandığı bir bağlamda jeopolitiğin, emperyal güçlerin stratejik ihtiyaçlarını karşılamak üzere yeniden sahneye dönüşü ‘ihtişamlı’ oldu.
Jeopolitik akıl, farklı hatta karşıt görünen siyasi akım ve ideolojilerin birbirine benzemesini sağlayarak yırtıcılara karşı kolektif bir yanıt üretmeyi olanaksız hâle getirdi. Jeopolitik aklın kıskacındaki liberal sağdan demokratik sola uzanan siyasi yelpaze, giderek ‘realist’ uluslararası ilişkiler anlayışının serinkanlı savunucuları kulübüne dönüştü.
Jeopolitik akıl, ulusal ve uluslararası çatışmaların yönetilebilir bir kaos içinde idare edilmesini sağlayan sihirli bir kodlanma olarak işlev görüyor.
Otokratlar da, kendi suçlarını örtbas etmek için, ülkelerinin coğrafi, stratejik konumunu ve jeopolitik avantajlarını uluslararası platformlarda bir pazarlık kozu gibi kullanıyorlar.
Ticaret, enerji güvenliği ve teknolojik üstünlük gibi faktörler, devlet davranışlarını belirlemede giderek daha baskın hale geldi. Bu dinamikler, küresel eşitsizlikleri arttırarak kırılgan toplumlar üzerindeki baskıyı yoğunlaştırdı.
Dijital teknolojiler ve gözetim araçları, devletler tarafından kontrol ve tahakküm mekanizmaları olarak kullanılıyor. Bu durum, yalnızca bireysel özgürlükleri değil, aynı zamanda demokratik süreçleri de tehdit ediyor.
Gözetim, Foucault’nun Panoptikon modelinde olduğu şekliyle artık belirli mekânlara (hapishane, okul, fabrika) bağlı olmak yerine, dijital ortamda her yere yayıldı.
Bireyler, özgürlük hissi içinde hareket ederken aynı zamanda veri üretimi ve dijital ağlar üzerinden sistemin parçası haline geldiler.
Birey, artık sadece izlenmiyor, aynı zamanda veri üreten bir varlığa da dönüşerek gözetim toplumunu yeniden üreten iktidar makinesinin bir dişlisi hâline geldi.
İktidar, merkezden çepere uzanan hat boyunca daha dağınık ve teknolojik bir yapıya bürünedursun denetim, görünmezleştiği ölçüde daha etkili hâle geldi.
Dijital teknolojiler ‘kolaylık’ üretirken, aynı zamanda yeni bir iktidar biçiminin katı denetimci altyapısının taşıyıcı kolonları haline geldiler.
Bu bağlamda özgürlüğün; sadece baskının ortadan kalkmasıyla tanımlanan dar bir kavrayıştan öte, veri ve algoritma ilişkilerinin mekaniğiyle ilgili modern iktidar biçimlerinin bir parçası olarak anlaşılması gerekiyor
Uluslararası toplumun, Tanıl Bora’nın deyimiyle, bu “medeniyet kaybı”na karşı kolektif bir yanıt üretmesi zor görünüyor.

Çok taraflılığın yeniden güçlendirilmesi, hesap verebilirlik mekanizmalarının etkinleştirilmesi ve insan haklarının evrenselliğine dayalı bir küresel düzenin yeniden inşası çağrısı yapmaktan hümanistlerin ve filantropların dilinde tüy bitti.
Boşa çıkan çağrılar, insan hakları meselesinin, filantropik hayırseverliğin çok ötesinde bir eylemsellikle ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor.
İnsan hakları kavramının güç siyaseti tarafından araçsallaştırılmasını, en çok otoriter popülist rejimler yapıyor.
İnsan hakları, ülkemizde ‘yakıcı’ bir olgu: Kimi zaman, özneyi delip geçen bir siyasetin konusu. Devlet otoritesinin gölgesinde sınıflar, sınırlar, farklar, haklar ve yaralar…
Bu haklar, onları fiilen talep edecek ve sahiplenecek bir özne ortaya çıkmadığı sürece, soyut ve etkisiz… Diğer yandan, hakları sahiplenecek kadar farkındalığı yüksek öznelerin oluşmasını neredeyse imkânsız kılan bir toplumsallık…
Bu bağlamda Jacques Rancière’in, “hakların ölü doğması” tezini anmak gerekiyor.
Her şey aslında bir insan hakları meselesidir. Her etik mesele, nihayetinde insan hakları perspektifinden değerlendirilmeli.
Ve insanın değerini merkeze almayan hiçbir sorunun, etik olmayacağının ve doğru anlaşılamayacağının altını çizen Beytepe’den değerli Hocam İoanna Kuçuradi…
İnsan hakları; devlet ve insan arasındaki, insan ve insan arasındaki, insan ile piyasalar arasındaki dengesiz ve sömürgen ilişkiler yumağının maruz kalmaya ve maruz bırakmaya dair denkleminin bir parçasıdır.
Özel alanlardan kamusal ve politik alanlara doğru ilerleyen hattın üzerinde duran insan hakları, devletlerin iç işi hiç değildir.
Diğer taraftan, insan hakları duyarlılığında büyük bir aşınma gözleniyor.
Plastik atıklar içinde boğulan bir deniz kaplumbağasını, savaşta cinsel şiddete uğramış bir kadından daha ‘sempatik’ bulan ya da bu iki duyarlılığı birbirine karşı düşmanca konumlandıran yaklaşım, küçük burjuva insan hakları hassasiyetinin çarpık bir tezahürünü gözler önüne seriyor.
Otoriter devletin tolere ettiği görece daha az politik mecralarda, hayvan ve doğa hakları aktivizminin düştüğü tuzak, insan haklarının siyasi nüvelerini boşa düşürüp hayırseverlik etrafında bir ‘haklar popülizmi’ trendi doğuruyor. Oysa işkenceye, kötü muameleye, vahşi sömürüye, insanın kâr ve çıkar için araçsallaştırılmasına, metalaştırılmasına yönelik geniş kapsamlı bir insan hakları siyasal aktivizmi olmadan ne insan onurunu ne hayvanı ne de doğayı korumak mümkün görünmüyor.
Max Weber’in tanımladığı biçimiyle patrimonyal ilişkilerin, yönetici elitin kamu kaynaklarını kendi çıkarları için sömürdüğü kleptokrasinin, ahbap-çavuş kapitalizminin klientelist hatları üzerinde tespih böcekleri misali birbirine eklemlenen Leviathan formu kazanmış devletin, haklar parantezinin içine aldığı ve dışında bıraktığı insanlar… Başka bir ifadeyle, insan haklarının insanı olanlar ve olmayanlar… Ve şiddet tekeli mevkiinde olan devletle uğraşmak üzerinden heba olan hayatlar…
Diğer yandan, insan haklarının, yiten ütopya ve devrim umudunun bir telâfisi veya ikamesi olarak görülmesi: ‘Devrimi unut sana biraz insan hakları verelim’ pazarlığı…
İçte böyle bir devlet düzeneğiyle, dışta, “Doğu’da hayat ucuzdur” ön kabulüne dayanan bir yaklaşımla insan haklarına dayalı küresel bir düzenin yeniden inşası mümkün mü?
Ancak bu karanlık tablonun oluşmasında ‘yırtıcı’ otokratların rolünü abartmak, ekonomi-politikten sosyolojiden ve felsefeden beslenen bir perspektifin görmezden gelinmesine neden oluyor. Bu bağlamda, René Girard’ın ‘kolektif suç’ savını anmak gerekiyor.
Birçok insanın aynı kurbana yönelerek, onu suçlu/ günah keçisi ilan etme konusunda örtük bir uzlaşıya varması, suçun oluşmasındaki kolektif payı perdeliyor.
Buradaki kolektif pay, ekonomi-politikten, sosyolojiden ve felsefeden oluşan Marksist bir külliyatı imliyor.


Bir Cevap Bırakın