Yavaşlık mı, Kaçış mı? Yapay Zekâ Çağında Akademik Oikeiosis Krizi

Yapay zekâ karşıtlığı, slow science söylemi ve akademik öznenin kendine kapanma refleksi üzerine bir not

Sorun hız değil; öğrenme sorumluluğundan kaçınmanın teorileştirilmesidir.

Yapay zekaya “çöplük” diyenler bile var. Yapay zeka kullanımını akademik etiğin ihlaliyle özdeşleştirenler de var ve elbette yapay zekayı gayri etik bir biçimde yoğun olarak da kullananlar var ki yapay zekanın en büyük tehlikesi de bu ve bunu herkes biliyordur zaten diye düşünüyorum. Bu konuda yapılacak bir eleştiri artık özgün de olamaz; o nedenle zaten yapay zekayı bu minvalde eleştirmeye gerekli görmüyorum. Dilerseniz basit bir internet araştırmasıyla bu konuda yazılan onlarca kaynağa da ulaşabilirsiniz.

Benim eleştirimin hedefi ve odağı ise çok sınırlı: Yapay zekayı ne teoride ne de pratikte derinlemesine bilmeyenlerin fikirleri değil, onların yapay zekaya dair dokunduğunuz anda çökecek olan ön yargılarıdır. Ve ben bu ön yargılara sahip birçok akademisyen gördüm. Oysa bana sorarsanız, bugün yapay zekayı gereksiz veya manasız görenler ya ihtiyarlamıştır ya da vakti zamanında cep telefonuna karşı çıkanların düştüğü duruma düşmüş durumdadır. Yanlış anlaşılmasın, onlardan biri de bendim. Yıl 2007. Doktora sürecinde yurtdışında oturum izni almak için belediyenin zorunluluğu nedeniyle cep telefonu aldım. Aksi takdirde oturum iznine bile başvuramıyordunuz; bu bir ön koşuldu. Ben de artık mecburen cep telefonuna karşı ön yargılarımı, fikirlerimi unutup cep telefonu almak zorunda kalmıştım ki doktoramı yapabileyim. Peki, bugün pişman mıyım? Hayır. İyi ki de almışım. Allah’tan internete hiç karşı çıkmadım; çok da iyi kullandım, en azından orada bir pişmanlığım yok.

Yapay zeka konusunda akademik çevrelerimizin genel olarak tutumu, internetin ve cep telefonunun ilk yıllarındaki tepkilerle neredeyse birebir örtüşüyor. Bana sorarsanız bu, deneyimle sabit. Hatta sağolsun, saygıdeğer bir hocamın katkısıyla bir adım daha ileri gideyim: Bu yazının ilk versiyonunu okuyan Prof. Dr. Hasan Seçen (Atatürk Üniversitesi, Kimya Bölümü), bu yazının temel argümanını tek görselle özetleyen bir mesaj attı bana, haber şu:

Bu haberde matematik öğretmenlerinin hesap makinası kullanımına karşı protestolarını görüyoruz; bu görsel şu siteden alınmıştır:

https://www.linkedin.com/posts/serkanarikusu_zekaiezber-yapayzeka-activity-7417796494235443200-9ctR/?originalSubdomain=tr

Tam da bu haber üstüne yapay zeka kullanımıyla ilgili çok basit ama doğru olduğunu düşündüğüm bir ilke ortaya atmak istiyorum: Aksiyomatikleştirebildiğiniz işleri yapay zekaya yaptırmakta herhangi bir sakınca görmüyorum. Nedir bunlar? Mesela büyük sayıları çarpmak gibi bir şey. Elbette küçük sayıları siz kerrat cetveli bilgisiyle kendiniz çarpın, fakat büyük sayıları yapay zeka yerine siz çarpmaya çalışırsanız, hata yapma riskinizi de son derece arttırırsınız. Veri madenciği, big data işleme konusunda yapay zeka insandan çok daha iyi. Fakat muhim bir noktanın da altını çizmek isterim: Yapay zeka harcıaalem, gelişigüzel, bir şekilde, bilinçsiz olarak, sanki güvenilir bir bilgi kaynağıymış gibi kontrolsüz kullanımında kullanıcıyı ustalıkla kandırır ve hem de öylesine ikna edici bir şekilde kandırır ki kullanıcı gerçek bilgiye ulaştığını sanır. Demek ki özellikle akademisyenlerin yapay zekayı alanları yönünde geliştirilmiş yazılımlarla bilinçli olarak kullanması ve bunu öğrencilerine de öğretebilecek kadar bu konuda yetkin olması artık çağımızın dayattığı bir zorunluluk olarak görünüyor. Yapay zeka tarafından kandırılmadan, onu bizim adımıza düşünen bir makina olarak kullanmadan, eğitim ve araştırma faaliyetlerinde etkin bir şekilde ve fakat tabii ki etik olarak sorumlu, bilimsel olarak yetkin bir biçimde kullanmak durumundayız. Ve elbette yapay zekayı “vekaleten”, yani bizin adımıza düşünen bir makina olarak asla ve katiyen kullamamalıyız. Bu yazıda değindiğim “vekaleten düşünme” kavramının geliştirilmesi yazmakta olduğum başka bir yazının odağında olduğunu da belirterek bu bahsi burada şimdilik kapatalım.

Şimdi biraz daha geçmişe doğru gidelim; zira bana nedense hep günümüz etik problemlerinin de çözümünün, en azından nüveleri oradaymış, yani antik çağdaymış gibi görünüyor. Bu konuda yazmaya niyet ettiğimde de aklıma ilk gelen şey nedense Stoacıların oikeiosis dediği bir kavramı oldu. Ortaya Eski Yunanca bir kavram atıp kafanızı karıştıracak değilim. Bu kavramın tarihi ve manasını bu yazıda anlatılanın çok daha ötesine geçerek araştırmanızı da şidettle öneririm. Bu kavram, çoğu zaman “kendine yönelme” diye çevrilir ama bu çeviri asıl meseleyi oldukça basitleştirir. Oikeiosis, canlının kendisini kendine ait kılmasıdır—kendi varlığını sahiplenmesi, ona yapışmasıdır. İlk bakışta son derece doğal, hatta zorunlu bir süreç. Fakat Stoacılar burada durmaz; bu “kendine yapışma”nın akıl aracılığıyla genişlemesi, başkalarını ve nihayetinde tüm insanlık alemini ve dahi cosmos’u, kısaca bütünü kapsaması gerektiğini söylerler.

Bu noktayı biraz açmak gerekir; fakat unutmayın ki bu EK dergiye yazılmış bir yazı, editörümden “lafı yine uzattın” diye fırça yemek istemeyen bir yazarım; siz de sanırım akıllı varlıklar olarak zaten daha fazla bilgiye sahip olabilirsiniz, bu yazıyı okuyabildiğinize göre, çok daha fazlasını yapma kapasitisine de sahipsiniz; yoksa editörüm izin verse bir on sayfa daha yazardım. Neyse, konumuza dönelim, bir değini ile yetineyim ben, ama siz siz olun asla bu değiniyle tatmin olmayın.

Stoacılar açısından canlı varlığın ilk hareketi, basitçe hazza koşmak değildir; kendini korumak, kendine uygun olanı seçmek, varlığını kendi varlığı olarak sahiplenmektir. Yani tüm hikaye en baştan bir tür kendilik ilişkisiyle başlar. Canlı, dünyaya önce kendisi üzerinden tutunur. Buraya kadar sorun yok; hatta burası hayatın en doğal zeminidir, akışıdır, olagelmesidir. Fakat canlılar aleminde insana bakmaya başlayınca mevzu burada bitmez; aksine tam da burada başlar. Neden derseniz, insan yalnızca kendini koruyan bir varlık değil, akıl sayesinde kendini genişletmesi, geliştirmesi, değiştirmesi gereken bir varlıktır. İnsanın  önce kendini, sonra yakınlarını, sonra başkalarını, sonra toplumu ve nihayet bütün insanlığı kendi ilgi alanına dâhil edebilmesi beklenir. Yani oikeiosis’in asıl gücü, insanı kendine hapsetmesinde değil, kendisini kendinden çıkarabilmesi ve deyim yerindeyse tüm insanlığı içinde taşıyabilmesidir. Onun için Stoacılar kendilerini “dünya vatandaşı” olarak tanımlar.  İşte tam da bu yüzden ben burada “kendine yapışma” derken Stoacılara haksızlık etmeyi, onları eksik veya yanlış aktarmayı hiç mi hiç istemem: Sorun kendine yapışmak değildir; sorun, orada kalmaktır. Kendini koruma refleksinin akıl aracılığıyla genişleyemediği, gelişemediği, değişemediği yerde, doğal bir başlangıç noktası bir kapanma biçimine dönüşür. Bu durumda özne bir adım bile ilerleyemez ve yine deyim yerindeyse sanki bir galaksi gibi içine çöker; sanki bu özne daha var olmadan, hayata atılmadan önce kendine dair tüm olanak ve fırsatları öldürmüş gibidir.

İşte problem tam da burada başlıyor. Sanki ya da bana öyle geliyor ki modern akademik özne, bu sürecin ilk aşamasında donup kalmış gibi davranıyor. Kendine yapışıyor ama kendini genişletmiyor. Kendi düşünce biçimine, kendi yazma alışkanlıklarına, kendi otoritesine yapışıyor. Bu yapışma zamanla bir refleks olmaktan çıkıp bir savunma mekanizmasına dönüşüyor.

Yapay zekayı o ya da bu nedenle aşağılayan, ondan itina ile uzak durmaya çalışan akademisyen figürü ise tam da bu noktada karşımıza çıkıyor. Bu figülerin yaptıkları asla bir teknik değerlendirme değildir.  Bu tavır, kanımca öznenin kendi epistemik konfor alanını koruma refleksidir. Zira yapay zeka yalnızca yeni bir araç değil; aynı zamanda “ben nasıl biliyorum?” sorusunu rahatsız edici biçimde yeniden soran bir müdahaledir. Ve bu oldukça kapsamlı ve fevkalade ciddi, mühim müdahale karşısında özne iki şeyden birini yapar: ya kendini genişletir ya da kendine daha sıkı yapışır.

Bizim akademik ortamımızda ise sanki ikinci yol tercih ediliyor ya da en azından bu tercihi yapan akademisyelerin çok da azınlıkta olmadıkları saptamasını yapmak durumundayız. Böylece oikeiosis’in genişleyici momenti askıya alınıyor, daraltıcı momenti kutsanıyor. Sonra da ortaya şu çıkıyor: “Bu yapay zekâ çöplük.” Oysa burada “çöplük” veya gereksiz, anlamsız olan şey, teknolojinin kendisiden çok öznenin kendi sınırlarına çarpıp geri sekmesidir. Fikrini ve pratiğini derinlemesine bilmediği bir konuda pervasızca ve sorumsuzca zikir sahibi olmasıdır.

Yanlış anlaşılmasın: Yapay zekayı eleştirmek elbette mümkündür, hatta gereklidir. Benim de çok eleştirdiğim yönü var; burada yanlış eleştirilerine karşı çıkarken sanılmasın ki ben yapay zekanın neferiyim. Yazının uzamaması için en önemli olarak gördüğüm birkaç eleştirisine değinmekle yetindim. Ama eleştiri ile refleks arasındaki farkı da bilelim diye bu satırları yazıyorum.  Eleştiri, kendini de riske atan bir faaliyettir; refleks ise yalnızca kendini korur—ve tam da bu yüzden düşünmenin yerini işgal eder. Bugün yapay zekadan uzak kalmak isteyenlerin önemli bir kısmı, eleştiri yapmıyor; refleks gösteriyor. Ve refleks, özellikle akademide, çoğu zaman düşünmenin yerini alan en konforlu tercihtir; persona’nız bellidir; otoriteniz oluşmuştur, bir konudaki tavrınızı alkışlayacak elbette tribününüz vardır.

Elbette itirazı olanlar varsa buyursun yazsın. Ama mümkünse önce şunu sorsun: Ben gerçekten düşünüyor muyum, yoksa yalnızca kendime mi yapışıyorum?

Benim “reddiyeci” dediğim bu pozisyonu eleştirmek çok kolay. Yapay zekayı bilinçli ve sorumlu kullanan herkes rahatlıkla eleştirebilir. Fakat yapay zekayı bir şekilde gereksiz ilan edenlerin yanında bir de daha sofistike görünen bir pozisyon var: “slow science.” İlk bakışta kulağa makul geliyor—yavaşla, düşün, sindir. Bu saptamaya kim itiraz edebilir? Ama mesele burada bitmiyor ki, tam da burada başlıyor. Sorulması gereken asıl soru kanımca şudur: Bugün yapay zeka çağında akademide özellikle yavaşlama gerçekten düşünmeyi derinleştiren bir tercih mi, yoksa çağın açtığı yeni öğrenme yükümlülüklerinden kaçmanın kalifiye bir yolu mu?

“Slow science” denilen yaklaşımın nereden çıktığını da net söyleyelim. Bu, havada dolaşan bir slogan değil. 2010 yılı civarında, Berlin merkezli bir çevrede, aralarında Alman ve Avrupalı akademisyenlerin de olduğu bir grup tarafından dolaşıma sokulan bir metin var: “Slow Science Manifesto.” İmza sayısı çok kabarık değil, birkaç düzineyi bulan bir akademik çevre; ama metnin etkisi, sayısından fazla. Metnin derdi açık: Akademi, hız baskısı altında çalışıyor; “publish or perish” düzeni, atıf sayıları, proje döngüleri, sürekli üretim beklentisi düşünmenin doğasını zorluyor. “Bilim zaman ister” diyorlar; düşünmek, denemek, yanılmak, geri dönmek zaman ister. Yani başlangıç noktası son derece anlaşılır bir itiraz: hızlandırılmış akademiye karşı, düşünmenin temposunu savunmak.

Bu ilk çıkışın hakkını verelim; mesele tembellik değil, düşünmenin korunması. Ama hikaye burada bitmiyor. Çünkü akademi dediğimiz alan, her itirazı hızla kendi diline çeviren bir yer. “Yavaşlık” çok kısa sürede, bazıları için bir yöntem olmaktan çıkıp bir pozisyona dönüşüyor. “Zaman lazım” deniyor, ama o zamanın neye harcandığı giderek muğlaklaşıyor. Yeni araçlara, yeni öğrenme biçimlerine, yeni bilgi üretim rejimlerine mesafe koyma eğilimi, bir süre sonra “ilke” diye anlatılıyor. İşte tam burada, “slow science” ile ilgili asıl mesele başlıyor: Bu gerçekten düşünmenin temposunu savunmak mı, yoksa öğrenmeyi ertelemenin daha sofistike bir yolu mu?

Tam da bu noktada Stoacıların oikeiosis kavramına yine geri dönersek, burada da aynı ikili yapı karşımıza çıkar: Kendini koruma ve kendini genişletme. Elbette manifestonun derdi, ruhu doğru, ben de imzamı atardım zamanında. Ne var ki bugün daha da dikkatli olmamız gerekiyor: “Slow science” söylemi çoğu zaman kendini genişletmenin değil, kendini korumanın dili içinden konuşuyor; zira hızdan şikâyet eden özne, çoğu zaman yalnızca hızdan değil, yeni öğrenme biçimlerinden, yeni araçlardan ve en önemlisi kendi bilgi üretim tarzının sorgulanmasından da şikâyet ediyor.

Oysa tabii ki asıl mevzu hız değil; öğrenme sorumluluğudur. Öğrenim sürecinin içinde “senior” pozisyonunda, hoca olarak bir koltuk işgal etmenin sorumluluğudur. Akademi dediğimiz bilgi üretim alanı, yalnızca bildiğini tekrar edenlerin değil, bilme biçimlerini dönüştürmeyi göze alanların alanıdır. Yapay zeka tam da bu noktada rahatsız edici bir rol oynuyor: Öğrenmeyi hızlandırdığı için değil, öğrenmenin, araştırmanın ve dahi yazmanın ne olduğunu yeniden tarif ettiği için. Ve bu tarif değiştiğinde, bazıları “yavaşlayalım” diyerek aslında şunu söylüyor: “Ben bu yeni tanımın dışında kalmak istiyorum.” O zaman kusura bakma kardeşim; pedagojik görevlerini yerine getiremeyecek durumdaysan erken emekli ol da evinde slow slow science’ını yap diyenin de olur ve üstelik bu kişi ben değil, rektörün bile olabilir yakın gelecekte. Ve rektörünün bu dediği doğrudur; sırf otorite temsili diye gıcık olmamak gerekir.

Yanlış anlaşılmasın: Yavaşlık kendi başına asla bir erdem değildir, tıpkı hızın kendi başına bir değer olmadığı gibi. Ama “yavaşlık,” eğer öğrenmeyi erteleyen, pedagojik sorumluluğu askıya alan ve yeni araçlarla ilişki kurmayı reddeden bir konfor alanına dönüşüyorsa, artık bir tercih değil, bir epistemik direnç biçimidir. “Yavaşlayalım” diyen özne, çoğu zaman yalnızca zamanı değil, öğrenmeyi de erteler.

Bu noktada asıl olarak üzerinde düşünülmesi gereken sorunun pedagojik boyutu da sarih bir biçimde görünmeye başlıyor. Akademisyen yalnızca kendi için öğrenmez; başkalarına öğretmekle de yükümlüdür. Eğer yeni bilgi üretim biçimleri karşısında geri çekiliyorsanız, bu yalnızca kişisel bir tercih değildir; aynı zamanda öğrencinize söylediğiniz bir şeydir: “Benim bildiğim kadarını bilsen yeter.” İşte tam burada sorun başlar. Çünkü akademi, kendini tekrar edenlerin değil, kendini dönüştürenlerin alanı olmak zorundadır.

Bu yüzden “slow science”ı romantize etmeden önce şunu sormak gerekir: Bu yavaşlık gerçekten düşünmeyi mi derinleştiriyor, yoksa öznenin kendi sınırlarını korumasına mı hizmet ediyor? Eğer ikincisiyse, bu da tıpkı “çöplük” söylemi gibi, oikeiosis’in genişleyememiş bir formudur—kendine yapışmış ama kendini aşamamış bir öznenin daha rafine bir versiyonu.

Şimdi bir adım daha ileri gitmek isterim. Sorun olarak gördüğüm şey yalnızca bireysel tercih değil, kurumsal bir düzenektir, tercihtir, yönelimdir. Akademi bugün büyük ölçüde, alışkanlıklarını bilgi sananların konforuyla çalışmaktadır.  Yeni bir araç geldiğinde refleks verilmekte, refleks teorileştirimekte ve hatta sonra o teori “ilke” diye dolaşıma sokumaktadır. Dün “internet yüzeyselleştirir” diyen cümlelerin bugün nasıl buharlaştığını hatırlayan var mı? Yarın “yapay zeka çöplük” diyenlerin cümleleri de aynı akıbete uğradığında elimizde ne kalacak? Birikmiş metinler mi, yoksa kaçırılmış bir öğrenme fırsatı mı?

İşe asıl asıl sorun tam da bu noktada karşımıza dikilmektedir: Yetkinlik ile otorite arasındaki farkın silinmesi. Otorite bir kez kuruldu mu kendini korur; yetkinlik ise her yeni durumda yeniden kurulmak zorundadır. Yapay zeka tam da bu ayrımı görünür kıldığı için rahatsız edicidir; “ben zaten biliyorum” diyen özneye şunu sorar: “Nasıl biliyorsun?” ve daha da önemlisi “dünyada hergün ve dahi her an neler oluyor bu konuda, haberin var mı?” Bu sorunun cevabı ertelendikçe, “yavaşlık” bir erdem değil, bir erteleme zinciri hâline gelir.

O yüzden tartışmayı doğru yerden kuralım: Bu bir hız tartışması asla değildir ve olmamalıdır. Bu baştan sona bir sorumluluk tartışmasıdır. Akademisyen, kendi öğrenme sınırlarını genişletme sorumluluğuna sahiptir; aksi hâlde pedagojik konumunu yalnızca geçmiş performansla taşır. Bu da öğrencisine şu mesajı verir: “Benim ulaştığım yerde dur.” Akademi bunun üzerine kurulamaz.

Stoacıların oikeiosis dediği sürecin genişleyici momenti tam burada devreye girer: Kendini korumakla yetinmeyip kendini dönüştürmek. Bu dönüşüm risklidir; evet. Ama düşünme dediğimiz şey zaten risksiz olmaz. Risk almayanın eleştirisi, çoğu zaman yalnızca alışkanlığın yeniden adlandırılmasıdır.

Son bir not: Bu yazı, yapay zekayı kutsamak için değil; öğrenme sorumluluğunu hatırlatmak için yazıldı. Araçları beğenmeyebilirsiniz; yöntemleri tartışabilirsiniz. Ama öğrenmeyi erteleyemezsiniz. Ertelediğiniz her gün, yalnızca kendi ufkunuzu değil, ders anlattığınız herkesin ufkunu da daraltacaktır.

Burada ifade edilen fikirlere itirazı olan varsa lütfen yazsın. Ama bu kez mümkünse şunu göstererek yazsın: Kendi sınırını nasıl genişletti? Genişletmediyse, “yavaşlık” dediği şeyin adı çoktan bellidir. Çünkü bugün mesele artık neyi bildiğimiz değildir; neyi öğrenmeye ne kadar, ne denli ve hangi hızla açık olduğumuzdur.

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.