Yapay Zekâ Neden Şiir Yazamaz?

Son birkaç yıldır yapay zekâ (YZ) tartışmalarına nasıl bir sis perdesi içinde olduğumuzu şu manipülasyon ilkesi çok iyi özetliyor: Bir sorunu gizlemek istiyorsanız, onu genelleştirin. Çünkü YZ dediğimiz şey tek bir şey değil. Tıbbi tanı sistemleri, görüntü tanıma ağları, üretici dil modelleri, hedef belirleme algoritmaları gibi çeşitleri var. Hepsi de farklı mantıklarla, farklı amaçlarla işlevini yerine getirir. Bu kadar farklı şeyleri tek torbaya koyduğunuzda, gerçek soruları görmek zorlaşır.

Şiir söz konusu olduğundaysa işler daha da karışır. “YZ şiir yazabilir mi?” sorduğunuz anda; şiir, sanki bir çıktıymış gibi davranmaya başlarsınız. Şair bir başlık, bir konu veriyor ve tezgâhta bir nesne ortaya çıkıyor. Oysa şiir bir nesne değil, bir kristaldir. Nasıl, farklı basınç seviyelerinde farklı kristaller oluşuyorsa, şiirin hangi koşullarda kristalleştiği de şiirin kendisi kadar önemlidir.

Düzyazıdan başlamak iyi olacak, çünkü oradaki tartışma çok net: YZ yazıyı homojenleştiriyor. Dilbilimcilerin “fatik ifadeler” (1) dediği sosyal ilişki ören tümcelerin süslü biçimleri çıkar karşımıza. YZ, hep aynı homojenliği ve bilgi yoğunluğunu verir. “Meşrubata ne ad verirsiniz: soda mı, gazoz mu, kola mı?” diye sorduğunuzda dil modeli en yaygın kullanılanı söyler; istatistiksel ortalamadan başka türlü konuşamaz çünkü.

Bu tartışamada ileri sürülenlere bir itirazım var. Bizi meselenin tam kalbine götüren yolu açtığından önemli. İtirazım şu; insan dili de zaten kalıplarla işliyor. Annemizin diliyle, çocukluğumuzda dinlediğimiz radyo programlarıyla, okuduğumuz gazete köşeleriyle, son kertede sosyal medya diliyle yazılıp konuşuluyor? Soru: hangimizin cümleleri gerçekten kendisinindir? (2) Kısaca andığımız tartışmada ileri sürülen düşünce, en temelde saf bir “insan sesi”nin varlığına dayanıyor. Sanki YZ’den önce insanlar, kirletilmemiş, çok otantik bir dille konuşuyordu. Oysa Roma’nın Latincesi ortaçağ sonuna kadar konuşulanın değil yazılanın diliydi. Halka tapındıkları kutsal kitaplarına anlamadan inanmaları gerektiği söylendi yüzyıllar boyunca. Bugün de Türkçe konuşan biri; “update yapıyor”, “vibe tutuyor”; bunlar ne Türkçe ne İngilizce. Her çağın hegemonik bir dili var; YZ bunun yeni uygulayıcısıdır, ilki değil.

Bu yüzden düzyazı için verilen YZ savaşı bence kısmen kaybedilmiş bir savaş. Çeviri İngilizcesi ve sosyal medya kalıbıyla konuşan bir nesli YZ’nin “bozuk” dilinden korumaya çalışmak için çok geç.

Ama şiir farklı, şiir farklı bir zeminde duruyor. Bu zemin “süperpozisyondur.”(3) Kuantum mekaniğine göre bir parçacık ölçülmeden önce her yerdedir. Bir olasılık bulutudur. Bütün mümkün konumları aynı anda tutar ve sadece ölçüm anında, gözlemci sisteme dokunduğunda, dalga fonksiyonu çöker ve parçacık tek bir konumda belirir. Ama bu çöküş rastgele değildir, gözlem aracının doğası çöküşün biçimini etkiler.

Ben şiir yazma edimini tam böyle düşünüyorum.

Şair, masasına oturduğunda her sözcük, henüz seçilmeden önce bir süperpozisyondadır. “Akşam” mı yazacak, “ikindi” mi, “alacakaranlık” mı? Her biri ayrı bir anlamın yörüngesine açılır, farklı çağrışımları diri tutar. Bu sözcükler, aslında aynı anda hepsi birden vardır; şairin zihninde, dilinin tarihinde, geçmişte okuduğu şiirlerin tınısında, sesinde, tortusunda. Ölçüm anı, sözcüklerin kâğıda düştüğü andır ve hangi kelimenin çökeceği, gözlemcinin doğasından bağımsız değildir. Şairin geçmiş deneyimleri, taşıdığı dil katmanları, hatta o anın hüznü veya neşesi, hangi sözcüğün “gerçeklik” olarak ortaya çıkacağını şekillendirir.

YZ’yse bambaşka bir şey yapıyor. Evet, o da sözcük seçiyor; ama olasılıklar uzayından değil, istatistiksel dağılımdan. Süperpozisyon yok, çünkü gerçek “belirsizlik” yok. Sadece daha önce yapılmış milyonlarca ölçümün ağırlıklı ortalaması var. Dalga fonksiyonu hiç açılmadığından çökmüyor da. YZ’nin seçimi bir çöküş değil, bir hesaplama. Bu yüzden önceden çökmüş dalgaların girdabından başka bir şey üretemez.

Bu farkı Borges, “Averroes’in Araştırması” (*) öyküsünde muazzam bir kesinlikle yakaladı. Öykü, 12. yüzyılda Kurtuba’da yaşayan  İbn Rüşd’ün (Averroes) zihinsel bir kriz anına odaklanır. İbn Rüşd, Aristoteles’in Poetika adlı eserini Arapçaya şerh ederken iki kelimenin anlamını bir türlü çözemez: tragedya ve komedya. Müslüman Endülüs’te tiyatro yoktur. İbn Rüşd, sahne deneyimini hiç yaşamamıştır. Sonunda tragedyanın “övgü”, komedyanınsa “yergi” veya “hiciv” olduğuna kanaat getirerek yanlış bir vargıyla çevirisini bitirir. Bu kavramların içini dolduracak hiçbir bedensel deneyimi olmadığından, ancak etiketi tanımıştır. YZ, tam olarak Averroes’in durumundadır: etiketleri biliyor, kavramları çekiyor, dünyayı yaşamıyor.

Claude Shannon’un, 1948’de ortaya attığı ve bugün dijital dünyanın temelinde yatan kuramı, bu ayırımı aydınlatır. (4) Bir mesaj ne kadar öngörülebilirse, içerdiği bilgi de o kadar azdır. Bunu az önce andığımız, dilbilimcilerin “fatik ifade” kavramıyla örtüştüğünü fark edebilirsiniz. Mükemmel öngörülebilir bir cümle, bir dil modelinin en yüksek olasılıkla ürettiği cümle, sıfır bilgi içerir. Şiir tam tersini yapar; olasılığın en düşük olduğu yerde anlam en fazla yoğunlaşır. Kendi şiirimden bir örnek vermek istiyorum; çünkü konuyu somutlamadan ilerlemek istemiyorum:

“bir pencere gibi kullanıyorum aklımı bugünlerde

(…)

 kar yağmış başka bir gün

buz tutmuş pervazım

ne açılıp ne kapanmışım aylarca

bir kelebek küremiş kanatlarımı

o günden bu yana içime

hep rüzgâr alırım.” (**)

Burada akıl için “pencerenin” seçilmesi, kelebeğin kanatları küremesi, öznenin pervazıyla birlikte buz tutması, istatistiksel olarak olası birleşimler değildir. Bir dil modeli; akıl için büyük ihtimalle “ev”, “tarla”, “kütüphane” önerirdi; uçan kanatları “çırpmış” veya “açmış” diye bağlardı. Küremek fiilini “kanatla” yan yana koymayıysa “hallüsinasyon” olarak bile öneremezdi; çünkü bu birleşimin eğitim verisindeki olasılığı neredeyse sıfırdır. Ve şiir, sıfırın olduğu yerden konuşur.

Buna verebileceğim en iyi tarihsel örnek Alfred Tennyson’dır. In Memoriam’ı (***) yazdığında Darwin henüz Türlerin Kökenini yayımlamamış, doğal seçilim teorisi formüle edilmemişti; ama Tennyson uzun şiirinde, çok sevdiği arkadaşının ölümünün acısıyla; “Doğa, dişinde ve pençesinde kanla / Yırtıcılıkla, haykırdı onun inancına karşı” dizesini yazdı. Henüz adı konmamış bir bilimsel hakikati, sezgisel bir şekilde şiir önce duydu. Bunu olasılıksal ortalamayla çalışan bir sistem asla yapamaz; çünkü tahmin olasılık demek, mevcut verinin içinden çıkmak demektir. Oysa Tennyson, henüz olmayanın sınırından seslendi.

Aslında burada ikinci bir katman daha var. Evrimsel antropoloji bize, insanın “kullandığı araçlarla birlikte evrimleştiğini” söyler. Taşı yontmaya başladığımızda elimiz değiştiği gibi beynimiz de değişti. Dil, bu döngünün en büyük verimi, nesilden nesile aktarılan belleğimiz; şiir de bu belleğin en kristalize halidir. YZ; bu kristalin, biçimin, ışığını, yansımasını taklit edebilir. Gerçekteyse kristal; yaşanmış birikimin, insanlık maceramızın tortusudur. Tortusuz bir kristal, sadece parıldayan bir camdır.

Şimdi en zor soruya geliyorum. Eğer insan dili de kalıplarla işliyorsa, ki öyle işliyor, şiir neden ayrıcalıklı olsun? Yanıt; şiir ayrıcalıklı değildir, şiir farkındadır.

Sosyal medyada otomata bağlanmış bir tepkiyle yazan biri ürettiğinin farkında değildir. Politikacının dili, kendi sözünden önce bir formülün diline bağlıdır. Reklamcının dili, ajansların brief’iyle çoktan kararlaştırılmıştır. Bunlar insan dilleridir, ama kalıbın üstüne değil, kalıbın içinden konuşurlar. YZ’nin yaptığı da budur, sadece daha soğuk ve daha verimli biçimde.

Şairse tam tersi yöndedir. Kalıbı görür, tanır, sınırlarını yoklar ve sonra kasten kırar. Bazen de kalıbı korur, ama kalıbın içine bambaşka bir gerilim yerleştirir. Her iki durumda da yaptığı şey istatistiksel bir seçim değil bilinçli bir saptırmadır. Şair, dilin sürüklendiği yere değil, henüz olmayan bir yere doğru yürümek için direnç gösterir. Var oluşunun içindeki ısrarıyla kendi sesinde direnir.

Peki bu direnç bizi nereye götürür? Bence buradan çıkan sonuç, şiir sadece direnen değil, yeni temsil inşa eden edimdir. Olasılıklar uzayında çökmemiş dalga fonksiyonunu (henüz yapılamamış bir anlam birleşimini) gerçekleştirir. Biyolojik olarak düşünürsek de şiir dilin mutasyon kapasitesidir, popülasyona yeni çeşitlilik ekleyen gen bölgesi. YZ kendi çıktısından eğitildikçe dilsel popülasyon homojenleşiyor, bir tür akraba evliliği. Şiir, bu popülasyona dışarıdan farklılık getirir, çeşitlilik getirir.

Bu denemeyi, Stanislaw Lem’i anmadan bitirmek büyük haksızlık olur. Onun yarım yüzyıl önce kurguladığı manzara bugün son derece somut bir gerçeklik haline geldi. Lem’e göre makineler bir noktada kendi dillerini icat edecek ve bu dil bize kapalı olacaktı. Üretici çekişmeli ağlar (GAN’lar), (5) bize bugün deşifre edemediğimiz iç temsiller üretiyor. YZ’nin gittiği yön; kapanan bir dil, kendi içine kıvrılan, anlamı paylaşılamayan sadece “verimli” olan bir dil. Şiir, tam tersi yöne gider: açılır. Okura; bilinmeze, başka bir bilince doğru. Bir şiirin başarısı, dilinin ne kadar “verimli-işlevsel” olduğuyla değil, ne kadar paylaşılabilir gerilim taşıdığıyla ölçülür.

Bu yüzden de asıl soru bence “YZ şiir yazabilir mi” değil. Asıl soru; YZ’nin homojenleştirdiği, ortalama aldığı, dalga fonksiyonunu açmadan kapattığı bir dünyada şiir, hangi yeni yükü yüklenmek zorundadır? Evet, şiir yazılabilir, her zaman yazılabilirdi; ama bugün tarihte ilk defa, şiir yazma edimi başlı başına politik, ontolojik ve neredeyse evrimsel bir eylem haline gelmek üzeredir. Ortalamaya direncin değil, ortalamanın ötesinde mümkün olabilecek başka hayatların tanıklığı olarak.

Bugün şair, ekrana baktığında henüz adını koyamadığımız bir şeyin sınırında duruyor; insan diline ne olduğunun ve neye dönüşmek üzere olduğunun sınırı. Şiir bu sınıra doğru bağırabilen tek edim. Bu yüzden YZ şiir yazamaz; yazamaz, çünkü şiir yazılamaz olanın yazılmasının ısrarıdır.

 

      —————————

 

Notlar ve Kaynaklar:

 

(1) Dilbilimci Roman Jakobson’un iletişim modelinde “ilişki kurma işlevi” olarak tanımladığı kavram. Fatik iletişim bilgi aktarmak için değil sosyal teması kontrol etmek veya açık tutmak için yapılan konuşmadır. Kısacası, cümlenin ne dediği değil, o cümlenin neden kurulduğu, iletişim kanalı önemlidir. Bu terimi ilk kez antropolog Bronislaw Malinowski, dildeki “bağ oluşturma” eylemini tanımlamak için kullanmıştır. Bir asansörde karşılaştığın birine “Havalar da iyice soğudu” demen, ona meteorolojik bir bilgi aktarma isteğinden değil; “Buradayım, senin farkındayım, aramızda bir gerginlik yok” mesajını verme ihtiyacındandır.

(2) Son zamanlarda, Instagram psikologlarının üç-beş saniyelik videolarının gazıyla “Bu, benim hayatım” diye dolaşan tipleri fark ediyor musunuz? Kaçının aklına, “Bu, kendimin sandığım hayat; hangi etkilerle, etkileşimlerle, beni fark etmeden biçimlendirilip yoğuruyor” diye sormak geliyor acaba! Kaçımızın “hayatı” kendisinindir ki?

(3) Süperpozisyon benzeşimini daha önce de kullandım, ama çok daha başka bağlamda. Bunun için bkz: Bilim ve Gelecek, Aynalar, Tlön ve Çatlaklar, Nisan 2026, Sayı: 264

(4) “Nasılsın?”, “İyiyim” gibi fatik ifadelerin neden sıfır değer taşıdığını şimdi Shannon’un kuramı sayesinde de görebiliriz; çünkü öngörülebilirlikleri yüzde 100’dür. Olasılık bire (kesinliğe) yaklaştıkça, bilgi sıfıra yaklaşır. Örneğin, birine “Yarın sabah güneş doğacak” dersen, bu yüzde yüz öngörülebilir bir mesajdır. Shannon kuramı açısından bu cümlenin taşıdığı bilgi miktarı tam olarak sıfırdır. Ancak İstanbul’da ağustos ayında “Şu an lapa lapa kar yağıyor” dersen, olayın öngörülebilirliği çok düşük olduğundan mesajın taşıdığı bilgi yükü çok büyüktür. Kuram, iletişimi soyut bir kavram olmaktan çıkarıp tıpkı kütle veya sıcaklık gibi ölçülebilir bir fiziksel niceliğe (bit) dönüştürmüştür, ama anlamı dışlar. Mesajın içeriğiyle ilgilenmez. İnsan zihninin iletişimde en çok aradığı sembolik ve psikolojik “anlam” arayışına tamamen kördür.

(5) Lem; felsefi eseri Summa Technologiae‘de, bir makinenin gerçeğinden ayırt edilemeyecek simülasyonlar (fantomlar) üretebilmesi için “taklitçi” bir sistem ile onu “denetleyen” bir sistemin rekabet etmesi gerektiğini tartışır. Bu, tam olarak GAN’ın çalışma prensibidir: Bir ağ (Üretici) veri üretir, diğeri (Ayırıcı) ise bunun gerçek mi yoksa yapay mı olduğunu belirlemeye çalışır. Bu çekişme, sistemin mükemmelleşmesini sağlar.

 

(*) Jorge Louis Borges, Alef -El Aleph-, Çev: Tomris Uyar, Fatih Özgüven, Fatma Akerson, Peral Beyaz, İletişim Yayınları, 3. Baskı 2021, s.81-91

(**) Nihat Ateş, Akla Çarpan, Yitik Ülke Yayınları, s.14

(***) Alfred Tennyson, A.H.H.’nin Anısına (In Memoriam), 1850, Kanto 56. “Doğa, dişinde ve pençesinde kanla / Yırtıcılıkla, haykırdı onun inancına karşı.” Bu dize, sadece bir arkadaşın ölümüne yakılan ağıt değil; aynı zamanda şefkatli Tanrı inancının, acımasız doğa gerçeğiyle girdiği savaşın dökümüdür. O dönemde Charles Lyell gibi jeologların fosil keşifleri, Viktorya dönemi insanlarının zihninde bir deprem yaratıyordu. Doğanın, romantik şairlerin anlattığı gibi şefkatli, uyumlu ve ilahi bir bahçe olmadığı; aksine zayıfın elendiği, türlerin acımasızca yok olduğu bir mezbaha olduğu fikri filizleniyordu. Tennyson, jeolojinin ve erken evrimsel teorilerin fısıldadığı bu kanlı, mekanik ve soğuk gerçekliği alıp edebi forma soktu. A Poet of Science Who Shook Faith in God, https://nautil.us/a-poet-of-science-who-shook-faith-in-god-1279489 (Erişim Tarihi: 4 Nisan 2026)

 

 

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.