Felsefe nedir? Bir düşünme etkinliği midir, yoksa düşünülmüş olanın ifade edildiği bir alıntılamalar sıralaması mıdır? Bu soru felsefeyle kurulan ilişkinin yönünün belirlenmesinde önem arz eden bir sorudur. Çünkü felsefe bir yandan sorgulama ve soru sorma cesareti olarak açığa çıkarken diğer yandan düşünülmüş olanı, “düşünceleri” aktarma ve tekrar etme riskini de bünyesinde barındırmaktadır. Bugün felsefeyle kurulan ilişkiye bakıldığında düşünme etkinliğinin ve soru sorma cesaretinin giderek geri plana itildiği söylenebilir. Felsefi bir metnin çoğunlukla bir düşüncenin aksine bir referansa göre yazıldığı, bir referansla başladığı görülmektedir. Aktarımın güvenliğine dayalı felsefi bir söylem gerçekleştirilirken o sihirli kelime de kendini göstermektedir: “X’e göre…”.
Eleştirel düşünme ve temellendirmeye karşılık gelen, soru sormanın, merakın, kavramların analizinin bir alanı olan felsefe, bugün neredeyse bir aktarım faaliyetine indirgenmiş durumdadır: “X’ göre Y der ki: Z’nin düşüncesi …”. Burada düşünülmüş olanın en iyi şekilde düzenlenmesine yönelik bir aktarımsal durum söz konusudur. Aslında bu durumun felsefenin temel yönelimine aykırı bir şey olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü felsefe bir nevi düşünülmüş, söylenmiş olanın karşısına “yeni”yi sorabilme ve onu düşünebilme etkinliğidir. Fakat “-e göre” ile yapılandırılmış bir ifade genelde düşünmeyi, yeni olanı ve soru sormayı askıya almaktadır. Bu yapıda aktarım risksiz ve güvenli bir konuma yerleştirilir. Bu konumda düşüncenin yanlış olma durumu, yanılma payı ve bunları takiben dışlanma ihtimali de ortadan kalkmış olur. Burada söz konusu olan “nasıl düşünmeliyim”den ziyade “nasıl en iyi şekilde aktarabilirim” kaygısıdır. Bunun için de genellikle bir eyleme değil, bir ezbere ihtiyaç duyulmaktadır. Böylece “-e göre” neredeyse felsefenin ezberlenmesi zorunlu bir şiiri haline gelmektedir.
Felsefeye yönelik eğitim de çoğunlukla bu ezber çemberinde dönmektedir. Bu çemberde filozoflar tarihsel olarak ele alınır ve düşünceleri kategorilere ayrılarak sistemleştirilir. Fakat felsefe eğitiminin hapsolduğu bu çemberde felsefenin bir “-e göre” olmayıp “neden?”, “nedir?” sorularıyla başladığı gözden kaçırılabilmektedir. Bugün bu soruların yerini “kim?” sorusunun aldığı söylenebilir. En sıradan felsefi bir sohbette dahi “X’e göre” ifadesi bir can simidi olarak kendini gösterir. Arkadaşlarla yapılan bir tartışmada dile getirilen düşünce karşı taraftan gelen küçük bir yargılama sonrasında “ben değil, X’e göre bu böyle” savunusuna dönüşür. Burada düşüncelerin tartışması yerini düşünürlerin tartışmasına bırakır. Nitekim “ben böyle düşünüyorum” iddiasının arkasından gelmesi gereken cesaret ve düşünsel süreç başlamadan son bulmaktadır. Düşünmek yerine düşüncelere gidilir, sormak yerine en doğru aktarımlar aranır ve felsefe bir düşünme etkinliği olmaktan çıkarak alıntılar sıralamasına dönüşür.

Aslında “-e göre”nin işlevi bir ifade biçimi olarak düşünceye referans olmak, düşünmeyi destekleyici yollar sunmaktır. Fakat bir ifade biçimi olmaktan çıkan “-e göre”, düşünceyi güvence altına, düşünmeyi ise askıya alma görevi taşımaktadır. Burada güvence altına alınan düşünce, etkinliğini yitirerek otorite düşüncenin gölgesinde bir aktarıma dönüşür. Düşünmenin olmadığı, doğru referansın arandığı bu süreçte bir metni anlamanın yerini de onu tartışmaya açmanın aksine, bağlanabilecek referansların, doğru kişilerin aranmasına bıraktığı söylenebilir. Böylece bir düşünme etkinliği olmaktan uzaklaşan felsefenin akademik bir referans sistemi haline geldiğini söylemek de mümkündür. Nihayetinde tartışmanın, düşünmenin, merak etmenin yerini doğru referansı bulmak, doğru isimle ilişkilendirmek almaktadır. O halde düşünmenin askıya alındığı, düşüncenin güvence altına alınarak bir referansla sınırlandırıldığı, söylenen şeyin doğruluğunun içeriğinden ziyade kime ait olduğunda arandığı böylesi bir durumda “düşünme” nerededir? Bu durumda düşünmenin yokluğuyla karşılaşılmaktadır. Düşünmekten kaçışı bu yokluk üzerinden ele alan Hannah Arendt, Zihnin Yaşamı adlı eserinde kötülüğe ilişkin geleneksel yaklaşımların – bilinçli bir niyet ya da şeytani bir durumun neden olduğu – dışında bir yaklaşım göstermektedir. Eichmann davasından[1] hareketle kötülüğün ideolojik ya da şeytani bir durum olmanın haricinde sıradan, basit ve dikkat çeken bir biçimde “düşünmeyen” bir insandan da kaynaklanabileceği savını ortaya koymaktadır. Yani Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” olarak ele aldığı bu durum düşünmenin yokluğuna işaret etmektedir.[2] Burada düşünmeme durumu etik bir bağlamda yer almaktadır. Fakat bunun yanı sıra ifadesel bir probleme de dönüşebilmektedir. Çünkü düşünmek yerine düşünülmüş olanın izinden gidildiğinde “- e göre” ifadesinin her ne kadar kişiye konuşma imkânı verse de kişiden düşünmenin yükünü aldığı söylenebilir. Düşünmenin yükünün, düşüncenin sorumluluğunun ortadan kalktığı bu durumda kişi aracı bir konuma yerleşirken düşünce de sürekli bir dolaşımda kendini tekrar eden bir aktarıma dönüşmektedir.
Oysaki Immanuel Kant çok önceden bunun uyarısını yapmıştır. Eğitim üzerine düşüncelerinde insanın disipline edilmesinin ya da alışkanlıklarla yönlendirilmesindeki yetersizliğinden bahsederek gerçekte önem arz eden şeyin düşünmeyi öğrenmesi olduğunu vurgulamaktadır.[3] Aydınlanma Nedir? adlı metninde de Aydınlanmayı insanın ergin olmama durumundan kurtulması olarak gören Kant, “sapere aude!”, yani “aklını kendin kullanma cesaretini göster!” ilkesiyle düşünmenin önemini vurgulamaktadır.[4] Çünkü asıl önemli olan şey düşünmeyi öğrenmenin gerekliliğidir. Fakat görülmektedir ki artık bunun aksi bir durum söz konusudur. Kişinin kendi aklını kullanmak yerine başkalarının düşüncelerinin güvencesine yaslanması “aklını kullanma cesareti göster” ilkesini “doğru referansı bul” anlayışına dönüştürmektedir. Düşünme eylemi bir kenara bırakılarak Kant’a göre düşünülmekte, Arendt’e göre yorumlanmakta ve referanslara göre konuşulmaktadır. Bu dönüşüm bir nevi felsefenin doğasını da etkilemektedir. Fakat felsefeyi geçmiş düşünceler tarihinin bir derlemesi olarak düşünmek ondan uzaklaşmak ya da hiç “felsefe yapma” durumuna yaklaşmama tehlikesini doğurabilir. Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin Felsefe Nedir? adlı eserlerinde ifade ettikleri gibi “felsefe, kavramlar yaratmayı içeren bir disiplindir […] Her zaman yeni kavramlar yaratmak; felsefenin amacı budur.”[5] Felsefenin ne olduğundan çok ne olmadığı üzerinde de durarak temaşa, düşünüm ya da iletişim olmadığı belirtilmektedir.[6] Burada düşünmenin kendiliğinden işleyen bir etkinlik olduğu düşüncesi üzerinden “düşünmeyi öğrenmek” dahi problematize edilmektedir. Böylece felsefenin sorusu çok başka bir düzleme taşınmış olur. Aslında Deleuze ve Guattari’nin felsefeye yönelik bu belirlenimleri günümüzde felsefe yapmanın mümkünlüğü problemine de ışık tutmaktadır. Felsefede söz konusu olan sadece bir düşünce aktarımı değildir, aynı zamanda düşünmenin yeni biçimlerini üretebilmektir. Fakat “-e göre” ile bu üretim sürecinin kesintiye uğradığı söylenebilir, çünkü burada kavram yaratımı yerini kavramların aktarımına bırakmaktadır. Düşünme sahip olduğu etkinliği kaybederek düşüncelerin aktarımı haline geldiğinde felsefe de bir felsefe tarihine hapsedilebilmektedir. Düşünce üretiminin yerini düşüncelerin en doğru kullanımla aktarımı alır ki böylesi bir ortamda ise felsefe “yapılan” bir etkinlik olmaktan çıkarak akademik bir referans sistemine indirgenmektedir.
Günümüzde felsefe yapmanın mümkünlüğü probleminin çözümü belki de “-e göre” şiirini ezberlemeyi bırakıp düşüncelerin tekrarının dışına çıkmakta, kişinin kendi düşüncesini kurabilme ve düşünebilme cesareti gösterebilmesinde aranmalıdır. Ne diyordu şair:
“Seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum…”[7]
Felsefeye, düşünmeye, eleştirel bakış açısına giderek daha da gerek duyulduğu bu zamanda, belki de ihtiyaç duyduğumuz şey düşüncelerin tekrarından çok bu düşünme cesaretini gösterebilmektir.
Bu yüzden ben artık şiir ezberlemek değil, şiir yazmak istiyorum…
[1] Bkz. Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te.
[2] Hannah Arendt, Zihnin Yaşamı, çev. İsmail Ilgar, İstanbul: İletişim Yayınları, 2018, s. 21-24.
[3] Immanuel Kant, Eğitim Üzerine, çev. Ahmet Aydoğan, Toplu Eserler 1, İstanbul: Say Yayınları, 2013, s. 45.
[4] Immanuel Kant, “Aydınlanma Nedir?”, Seçilmiş Yazılar, çev. Nejat Bozkurt, Ankara: Sentez Yayıncılık, 2014, s. 315.
[5] Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Felsefe Nedir?, çev. Turhan Ilgaz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2023, s. 14.
[6] Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Felsefe Nedir?, çev. Turhan Ilgaz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2023, s. 15.
[7] Nâzım Hikmet, Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni: Genco Erkal’ın Sesinden Nâzım Hikmet Şiirleri, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2017, s. 98.


Bir Cevap Bırakın