Son yarım yüzyılın imge dünyasında sinyalsiz ekran görüntüsü neden bu kadar geniş bir yer tutmakta? Neden bu imge, Freud’un tekinsiz mevhumunu incelerken hep geri dönen “bastırılmış olan” metaforu gibi sürekli geri gelmekte; bu yazının temel sorunsalı bu olacak.
Sinyalsiz ekranların; Ballard ya da PK Dick gibi kâhin yazarlar ya da Lynch, Haneke, Cronenberg gibi öncü yönetmenlerin evrenlerinin temel bir parçalarından biri olması kuşkusuz üzerine kafa patlatılacak bir konudur. Sinyalsiz ekran metaforu bizlere tuhaf iletişim modeli sunar ya da tam tersi olan iletişimsizlik halini imler sürekli. Belki de sinyalsiz ya da ölü bir kanala ayarlı ekran, özne olarak insanın sonsuzlukla iletişimsizliğini resmetme çabasıdır. Görüntü ya da sesin olası bir kaynaktan gelip gelmemesini ifade eden “no signal” metaforu, aynı zamanda varlığın evren, Tanrı ya da sonsuzluk ile iletişime geçme çabasına dair bir simge olarak okunabilir.
P.K. Dick’in Ubik romanında unutulmaz bir sahne vardır. Roman kahramanı onu yaşamda tutacak Ubik spreyi satın alabileceği son nokta olan eczaneye yaklaşırken birden karşısında dikilen gerçekliğin kaymaya başladığını, görüntünün bir ekran gibi bantlandığı, karıncalaştığını görür ve irkilir. Roman kahramanın içini kaplayan dehşet öncesiz ve sonrasız, evrensel bir korkuyu işaret. Bu dünyaya atılmışızdır, gözümüzü açarız bize bir isim, bir kimlik, bir din verilir; nasıl konuşulacağı, yemek yeneceği ve tuvalete gidileceğini öğretirler. Aslında tüm duyu organlarımızla ilişki kurduğumuz tüm gerçekliğimiz, toplumun bize öğrettiği her şey sallantıdadır; akıl ve delilik, gerçeklik ve sanallık arasında çizginin inceliği gibi.
İşte bu açıdan 70li yılların sonuyla birlikte sinemadan kavramsal sanata, edebiyattan gamer kültürüne, endüstriyel, drone ya da post-punk müziğe kadar geniş bir evrende sürekli karşımıza çıkan bu noise görüntüsü/sesi, artık modern (ya da post -modern) teknolojik dünyanın ilk ontolojik sembollerinden biri haline gelmiştir. Bu imge; varoluş sıkıntısı, bunalımı, anlamsızlığı ya da gerçek dışılığı olarak sürekli geri döner-döner durur.
Bu manada noise, glitch gibi kavramlar 20. Yüzyıl son çeyreği ve 21. Yüzyılın ilk çeyreği aralığında küresel toplumun köklerinden, geçmişin naif değerlerinden tamamen kopup endüstriyel bir toplum haline gelmesinin semptom’larından biri olmuştur. Bu açıdan ölü kanala ayarlı ekran sesi/görüntüleri sadece kültür/sanat uzayının değil modern sosyoloji, antropoloji ve felsefenin de tartışması gereken kritik metaforlar arasındadır.

Kuşkusuz modern korku kültürü ya da kültü bu ilgiden uzak değildir. Noise; Poe’nun yarım kalmış romanı Arthur Gordon Pym’ın Öyküsü ile başlayan ve Lovecraft’ın destansı hikâyelerinde insani boyutlar ile açıklanamayan ses fenomeninin post-modern dünyadaki karşılığına denk gelir. Lovecraft kadim korku öğelerine teknolojik toplumun yol açtığı yeni korkuları ve dünya dışı kötülüğün kozmik yansımasını ekleyerek, yeni bir korku paradigması kurar.
Lovecraft’ın etkisi 80’lere kadar daha çok edebiyat dünyasında hissedilse de 80’li yıllarla birlikte Black Metal toplulukları ve önce Amiga/Commodore kuşağı ardından Pc game dünyasında etkisi artarak devam eder ve bu gün hala bu etki sürmektedir.
Buna ilaveten 20. Yüzyıl sonu ile oluşan tekinsiz ve bilinmeze dair bir metafor olarak noise kavramı korku yazını yanında PKD, Thomas Disch, Anna Kavan, JG Ballard, Karen Tidbeck gibi yazarların yeni-gotik Bilimkurgu yazını ile de köklenmiş ve çeşitlenmiştir.
Ballard’ın “Yakın Geleceğin Mitosları” kitabında yer alan “Yoğun Bakım Birimi” başlıklı öykü 35-40 öncesinin dünyasından, bugünün artık ekrana köle olarak yaşamaya başlamış 21. Yüzyılın insanın dünyasını, karamizah dozu yüksek bir korku hikayesiyle ele alır. Bu hikâyede gerilimli bir atmosferde anlatılan kentsoylu çekirdek ailenin yok oluşunun dehşetengiz hikayesi, peşi sıra Haneke’nin 7. Kıta ve Lynch’in post-modern bir korku filmi olarak izlenecek Lost Highway filmlerinde çeşitlenerek sürer.

Ve Cronenberg’in Videodrome başyapıtı ile ekrandan yayılan korku analog’dan dijitale dönüşmeye başlar ve Cyberpunk evreni de Gotik’leştirir. Ve 21. Yüzyılda bu korku ekranın ev’den bağımsızlaşıp merkezsizleşmesi ile önce Kore/Japon korku sinemasında ve ardından küresel ölçekteki kültürde akıllı telefon cihazları ile yayılan yersiz-yurtsuz bir dehşete evrilir.
Sinyal Yok ise Dehşet Var!
Ev; gotik’in doğum yeridir ve Ortlanto Şatosu ile başlatabileceğimiz gotik korku geleneğinden günümüz modern gotik imgesine dek karanlık bir hat izler. Modern evin tekinsizliği, gece yarısı TV’den yayılan sinyalsiz ekranın sesi ve ışığı ile derinleşir. Tobe Hooper’ın 1982 yapımı Poltergeist filmi, bizlere bu korkunun en belirgin, net ve unutulmaz imgelerini verir.
Poltergeist; şimdi sürekli retro döngüsü yapılan 80’ler atmosferine dair ilk örnek bir rol modeli sunar. Filmde zamanın ruhu ve döneminin pop ikonografisi o kadar başarılı bir şekilde işlenir ki, daha sonra sürekli tekrarlanan ve kopya çekilen bir simge dünyası yaratır: BMX bisikletli çocuklar, TV ekranları, teenage tripleri, 80ler müziği, Star Wars oyuncakları, çocuk ve genç odalarını donatan posterler, uzaktan kumandalı arabalar, buz mavi ya da pembe neon ışığı, her yerde karşımıza çıkan muhafazakâr Amerikan başkanı Reagen’ın iç karartıcı görüntüsü…
Poltergesit filminde, dönemin kodları ve sinyalsiz ekranda tarafından yutulmuş masum çocuk metaforu o kadar etkili olur ki, günümüze dek defalarca tekrarlanır ve en son 80’ler korku, oyun ve FRP dünyasının fetişist sembollerini yan yana getiren Stranger Things dizisi ile de güncellenir.
Film; 80’lerin naif Amerikan banliyösüne dair görüntüler ile açılır. Gece yarısı milli marş eşliğinde(tıpkı dönemin TRT televizyonu gibi) TV yayını biter ve ekran noise’a düşer. Poltergeist’in girişindeki sükûnet, huzur ve güven timsali banliyö görüntüsü izleyiciye Amerikan Rüyasının çok belirgin bir fotoğrafını sunar ve bu fotoğraf kısa sürede bir kâbus görüntüsüne dönüşmek üzeredir.

Poltergeist’te; dönemin popüler ve yükselişteki emlak sektörü içinde satış temsilcisi baba, ev kadını eşi ve iki çocuktan oluşan tipik bir çekirdek Amerikan ailesi portresi ile karşılaşırız. Filmin başında sinyalsiz TV ekranı ile konuşmaya başlayan evin küçük kızı Carol’ın yüzü tekinsiz bir takım şeylerin başladığına dair bir uyarı verir.
Hemen ardından kasabaya yaklaşan fırtına haberleri, uğursuz bir şeylerin yaklaştığı beklentisini güçlendirir. Sonrasında Carol, besledikleri balığın öldüğünü ve annesi Diane’nin onu klozete atmaya çalıştığını görür ve bu duruma çok üzülür. Bunun üzerine balığı annesi ile evin bahçesine gömmeye çalışırlar, bu arada evin bahçesinde süren havuz inşaatı görüntüleri ile yerin altındaki bazı güçlerin rahatsız edildiğini hissederiz.
Evin bahçesinde havuz inşaatı yanında görkemli ve gotik bir heykele benzeyen kadim ve büyük bir ağacın varlığı bir başka tekinsizlik sembolü olarak izleyiciye gösterilir; büyük bir fırtına yaklaşmaktadır. Ve fırtınanın yaklaşan neon mavi ışığı ile TV’nin sinyalsiz ekranın buz mavisi yavaş yavaş iç içe girerler.
Fırtınanın kapıya dayanması dehşet dünyasına dair metafizik bir kapıyı açar. Fırtına, bahçede gömülü balık naşını kopan şimşekler eşliğinde açığa çıkarır, televizyon ekranından sis/ışık görünümlü şeyler çıkar ve evin odalarını arşınlar, evin köpeği çocukların odasındaki yatağın üstüne çıkıp duvarda sadece kendinin gördüğü şeylere havlar durur, çocuk odasındaki palyaço oyuncağının gözlerinde garip bir parıltı belirir, mutfakta kaşık-çatal gibi ev aletleri kendiliğinden yamulur, mobilyalar kendi kendilerine hareket edip üst üste dizilip, tuhaf şekiller oluştururlar.
Fırtına ile metafizik bir dünyaya ait bir dehşet zinciri zuhur eder ve naif Amerikan banliyösüne ait tüm kod’lar çatırdamaya başlar. Evin oğlu “o ağacı sevmiyorum, bizi izliyor” derken, Carol da “TV insanları buradalar” diyerek dehşet sezonunun açıldığını açıkça ilan ederler.
Amerikan Rüyası Ütopyanın Katli
Poltergeist’teki babanın emlak piyasasının vahşi ve şuursuz büyüme zincirinin bir halkası olması, kuşkusuz bir rastlantı değildir. Hooper sineması Texas Katliamından Poltergeist’e dek, Amerikan Rüyası denen şeyin içinde taşıdığı karanlık potansiyeli açığa çıkartmıştır. Hooper için korku janrı, toplumsal eleştiri üretimine dair ideal bir vaha sunar. Yönetmenin ustaca kullandığı tekinsize dair bu metaforlar, ilerleme hırsı ile işlenen toplumsal günahları hedef tahtasına alır.
“No Signal” – R.Arslan (2011, T.Ü.Akrilik)
Döneme damgasını vuran Reagenizm demek iç kamuoyunda kentsel soylulaştırma projeleri üzerinden patlak veren emlak bombası, borsa oyunları, toplumun tüketim toplumu olarak kökten inşası, bencil ve çıkarcı ruhun öne çıkıp moral değerlerin çöküşü; dış politika da Amerikan karşıtı şeytanlar ilan edilen dış hükümetlere karşı kontrgerilla operasyonları ve yasadışı silah ticareti, Sovyet bloğuna karşı “yıldız savaşları projesi” üzerinden yükseltilen soğuk savaş politikaları, para aklama ve uyuşturucu pazarı demektir.
Kuşkusuz Reagen kişiliğinde sembolleşen bu tablo, Amerikan Rüyası denen şeyin tüm ilerici ve cemaatsel anlamda dayanışmacı köklerinin yok edilmesi, bu rüyanın vahşi kapitalist bir tür tüketim/teknoloji dünyasının ütopyası olarak gerçekleşmesi yani gerçek ütopyanın yok edilmesidir.
Bu noktada Diane’nin başlarına gelenlere dair eşine “gençliğimizde açık fikirli olduğumuz zamanları hatırla” derken, 68 kuşağının özgürlük, tinsellik, doğal yaşam gibi değerlerine gönderme yapar. Hikâye de anne 32 yaşındadır, yani 68 yılında 18 yaşında olup kuşağın saykodelik atmosferini yaşamış bir bireydir. Ve Diane karakteri üzerinden, Hooper gerçek ve yitik Amerikan Rüyasının ruhunu yeniden izleyiciye hatırlatır.
Poltergeist; tipik bir perili ev hikayesinden çok, hortlaklar tarafından basılan bir semtin hikayesidir. Kadim değerleri unutan ilerleme ve kar merkezli dönemin rasyonalist anlayışı, mezarlık üzerine villa inşa etmiştir. Mezarlarından kıpırdayan ve sadece huzur içinde edebi istirahatlarına devam etmek isteyen ölüler ve insanlar daha kötü, habis bir ruhun etkisine maruz kalırlar. Vahşi kapitalizmin canlandırdığı kötü ruh, buna maruz kalıp tv sinyalleri ile küçük kızdan yardım isteyen ölüler ve her şeyi göze alıp çocuğunu kurtarmak için bilinmeze yola alan kadın karakter… Bu metaforların hepsi derininde çok güçlü eleştirel mesajlar taşırlar.
Filmin finalinde mahalleyi terk edip, bir otel odasına yerleşirler ve babanın yaptığı ilk iş odadaki televizyonu dışarı çıkartmak olur. Şimdiden, Poltergeist filmine bakmak, 45 sene öncesinin dünyasından bizi yapılan çok etkili uyarıları duymadığımız gerçeği ile bizleri yüzleştirir.
Özellikle; son on beş yıldır emlak çılgınlığına yenik düşmüş, ormanları kesip üzerine villalar diken bir coğrafyada yeniden Poltergeist filmini izlemek ve üzerine düşünmek, izleyicinin imgeleminde de hayati sorgulamalara açılan tekinsiz bir kapıyı aralayacaktır.


Bir Cevap Bırakın