Bazen bir insanın kim olduğunu anlamak için, yaptıklarından çok, hiçbir şey yapmadığı andaki haline bakmak gerekir. Elinin telefona ne kadar çabuk gittiğine. Sessizlik uzadığında yüzünde beliren huzursuzluğa. Beklemeye ne kadar dayanabildiğine. Bir odada, bir bankta, bir otobüs durağında, bir haberin, bir mesajın, bir yeni uyarının gelmediği birkaç dakikada kendi içine doğru çöküp çökmediğine.
Modern insanı ele veren şey çoğu zaman başarıları değil, boşlukla kurduğu ilişkidir.
İnsanlığın gelişimini çoğu zaman büyük anlatılarla açıklamaya çalışırız -bilim, teknoloji, bilgi birikimi, üretim kapasitesi, hız, erişim, ağlar, veriler. Modern dünyanın kendisi hakkında kurduğu büyük hikâye de budur zaten: İnsan, doğayı daha iyi tanıdığı, daha çok şey bildiği, daha güçlü araçlar geliştirdiği ölçüde ilerlemiştir. Bu bütünüyle yanlış değildir ama eksiktir. Çünkü tarihin yönünü bilgi ve üretim kadar, zamanla kurduğumuz ilişki ve can sıkıntısıyla baş etme biçimimiz de belirliyor.
Burada, gündelik dille söylenen anlamıyla bir “zaman yönetimi” meselesini kastetmiyorum. Sorun, ajanda tutmak, yapılacaklar listesi oluşturmak ya da günü verimli geçirmek değil. Daha derindeki mesele şu: Zaman, yönetilecek bir nesne değildir; insanın içinde yaşadığı görünmez iklimdir. Asıl soru, insanın bu iklim içinde kendisini nasıl kurduğu olmalıdır. İnsan, zamanı yalnızca doldurulması gereken bir boşluk gibi mi yaşar, yoksa düşünmenin, beklemenin, anlam üretmenin, hatta bazen acıya katlanmanın zemini olarak mı? Bana kalırsa modern insanın en esaslı kırılmalarından biri tam da burada başlıyor.
Bu kırılmayı daha iyi görebilmek için, insanın kendinden kaçma imkânlarının tarih içinde nasıl değiştiğine bakmak gerekir. İnsan eskiden de oyalanıyor, kaçıyor, kendisinden saklanmanın yollarını arıyordu. Dikkat ekonomisinin henüz gündelik hayatı bütünüyle kuşatmadığı bir dünyayı düşünelim. Bugünün insanına yoksul, hatta biraz çıplak görünebilecek bir dünya bu. Ekranların henüz cebin içine yerleşmediği, her sessizliğin bir içerikle kapatılmadığı, her bekleyişin küçük bir tüketime çevrilmediği bir dünya. İnsan konuşuyor, yürüyor, bakıyor, bekliyor, aynı sokaktan tekrar tekrar geçiyor, aynı pencerenin önünde yeniden duruyor, aynı düşünceye yeniden dönüyordu. Ve belki en önemlisi, kendinden kaçmak istediğinde elinin altında sonsuz sayıda araç bulamıyordu.
Bu durum, geçmişte bireyin daha erdemli olduğu anlamına gelmez. Ama kendi iç sesi karşısında daha çıplak, daha korunmasız olduğunu düşündürebilir.
Pascal bunu yüzyıllar önce fark etmişti. İnsan mutsuzluğunun büyük kısmının, kişinin kendi odasında tek başına duramamasından geldiğini söylerken, yalnızca ahlaki bir zaafa değil, insan ruhunun yapısal bir gerilimine de işaret ediyordu. Birey çoğu zaman eğlenceye, kendi iç sessizliğinin ağırlığını bastırmak için yönelir. Dışarıdaki hareket, içerideki yankıyı bastırmanın yoluna dönüşür. Bugün ise bu bastırma biçimi neredeyse kusursuz hale gelmiş durumda.
Belki burada Aristoteles’i tersinden hatırlamak gerekir. Aristoteles için yüksek insan etkinlikleri, yani düşünme, siyasal katılım ve erdemli yaşam, ancak zorunlu işlerin baskısından belli ölçüde kurtulmuş bir boş zaman alanında mümkün olabiliyordu. Bu düşünce, köleliği meşrulaştıran ve bugün ahlaken kabul edilemez bir zemine yaslanır; yine de bir hakikati görünür kılar: İnsan kendisini, çalışmanın baskısından sıyırdığı kadar, boş zamanın içinde kalabildiğinde de tamamlar. Modern dünyanın paradoksu da tam olarak burada başlar. Teknik ilerleme, teorik olarak daha fazla serbest zaman üretmiş görünür ama insanın içsel boş zamanını büyütmemiştir. Bugün elimizde serbest saatler olabilir; ama o saatler artık gerçek bir boşluk taşımıyor. İçi çoktan uyarı, görüntü, tepki ve kaçışla dolmuş durumda.
Modern insanın asıl sorunu artık boşluk değil, sürekli doluluk hâlidir. Buradaki asıl güçlüğü, vaktin çokluğundan öte insanın kendi zamanına sahip olamayışında aramak gerekiyor. Gün, parçalara ayrılmış halde akıyor. Sabah bir bildirimle başlıyor, öğlen başka bir akışa sürükleniyor, akşam bir başka vitrinin önünde sona eriyor. Her şey dolu, ama hiçbir şey yerli yerinde değil. İnsan meşgul, fakat temas halinde değil. Uğraşıyor, ama derinleşemiyor. Tepki veriyor, ama düşünen bir varlık gibi değil; bir uyaran sisteminin parçası gibi. Bu yüzden çağımızın büyük trajedilerinden biri, dikkatimizin elimizden alınması kadar, onu kendi rızamızla dağıtıyor olmamızdan kaynaklanıyor.
Sosyal medya bu yeni durumun en görünür sahnelerinden biri. Eskiden insanlar başkaları hakkında konuşmak için onlarla aynı mahallede yaşamak zorundaydı. Şimdi herkes herkesin vitrini karşısında yaşıyor. Bir başkasının tatili, yüzü, evi, düşüncesi, başarısı, mutsuzluğu, çocuğu, öfkesi, kahvesi, kitaplığı, sofradaki tabağı bile artık başkalarının zamanını işgal ediyor. Mahremiyet, yerini teşhire bırakırken dikkat de yavaş yavaş düşüncenin elinden alınıyor. Çünkü düşünce, uzun süre bir şeyin üzerinde kalabilme kudreti ister. Oysa çağımız bize kalmayı değil, kaydırmayı öğretiyor.
Byung-Chul Han’ın modern özneye ilişkin teşhisi tam da burada önem kazanıyor. Han’a göre çağımızın insanı artık yalnızca dış baskılar altında ezilen biri değildir; kendisini de sıkıştıran, kendisine de buyuran bir varlığa dönüşmüştür. Eskinin tahakkümü çoğu zaman dışarıdan gelirdi; bugünün tahakkümü çoğu zaman içeride konuşuyor. İnsan kendisini özgür sanırken, kendi performansının gardiyanına dönüşüyor. Daha görünür olmalı, daha üretken olmalı, daha hızlı cevap vermeli, daha çok yetişmeli, daha eksiksiz bir benlik kurmalı. Yoruluyor, ama durmuyor. Duramıyor.
Çünkü durmak, artık yalnızca durmak değil; aynı zamanda yüzleşmek demek.
Hartmut Rosa’nın hızlanma üzerine söyledikleri de bu tabloyu tamamlıyor. Modern dünya bize zaman kazandıracağını vaat ederek geldi; ama sonunda zaman duygumuzu paramparça etti. Daha hızlı ulaşım, daha hızlı iletişim, daha hızlı üretim, daha hızlı tüketim. Her şey hızlandıkça insanın ferahlayacağı sanıldı. Oysa modern bireyin payına düşen, durmaksızın içinde sürüklendiği bir gecikmişlik hissi oldu; sanki hayatın ritmi bir yere kaçmış da biz durmadan onu yakalamaya çalışıyormuşuz gibi. Oysa sürekli yetişmeye çalışan biri, dünyayla gerçek anlamda temas kuramaz. Görür ama bakmaz. İşitir ama dinlemez. Bilir ama kavrayamaz. Onun için dünya, bir yaşam alanı olmaktan çıkıp çoktan üstünden geçilip gidilmesi gereken bir yüzeye dönüşmüştür.
Bana kalırsa buradaki mesele yalnızca zihinsel dağınıklıkla ilgili de değil. Daha derindeki kırılma, insanın kendi iç ritmiyle bağını yitirmesinde gizli. Belki de yaşamla kurduğumuz sahici teması zedeleyen en önemli etkenlerden biri bu. Çünkü bugünün insanı artık yalnızca kalabalığın içinde kaybolmuyor; ekran başında, tek başına otururken de kalabalığın diliyle yaşıyor. Fiziksel bir meydanda olmasına gerek yok. Kamusal akış artık cebinde, avucunda, yastığının yanında, yatağının içinde. İnsanın kendi varlığının merkezinden uzaklaşması için sokağa çıkmasına bile gerek kalmadı. Bağlantı arttıkça yakınlık çoğalmıyor; tersine, insan kendi özüne daha da uzak düşüyor.
Belki de bunun daha derindeki nedeni şudur: İnsan, dış dünyanın gürültüsüne kapıldığı kadar, kendi içine dönmekten çekindiği için de bu kadar kolay savruluyor. Kierkegaard’ı hatırlatan bir yerden bakınca, bana öyle geliyor ki insan yalnızca boşluktan korkmuyor; o boşlukta karşısına çıkacak kendisinden de korkuyor. Çünkü insan kendisine gerçekten yaklaştığında yalnızca kim olduğunu değil, neye dönüşmesi gerektiğini de görür. Kendini tanımak, insanı huzura ulaştırmaz; çoğu zaman ona sorumluluklarını hatırlatır. İnsan kendi korkaklığını, kıskançlığını, yetersizliğini, ertelenmiş hakikatlerini gördüğünde değişmeye zorlanır. Bu zorlanmadan kaçmanın en kolay yolu ise kendinden uzaklaşmaktır. İşte tam o noktada birey, başkalarının hayatına eklemlenir; onların arzularını, dillerini, öfkelerini ve vitrinlerini ödünç almaya başlar. Ne var ki bu ödünç varoluş dışarıdan beklediği onayı bulamadığında içeride biriken eksiklik düşmanlığa dönüşür. Kişi suçu kendinde değil, başkalarında arar. Böylece hem kendine yabancılaşır hem dış dünyaya karşı hınçla dolar.
Bu yüzden modern insanın yaşadığı bu çözülmeyi yalnızca dikkat eksikliği, odak sorunu ya da dijital yorgunluk gibi başlıklarla anlatmak yetmez. Daha derinde başka bir mesele var: İnsan, kendi öfkesiyle, kendi boşluğuyla, kendi sabrıyla, kendi sınır duygusuyla baş başa kalma kapasitesini kaybediyor. İçinden geçen şeyi taşımak yerine boşaltmayı, dönüştürmek yerine dışarı atmayı, beklemek yerine tepki vermeyi öğreniyor. Sükûnet artık olgunluğun ifadesi değil, neredeyse beceriksizliğin işareti gibi görülüyor. Hız, çoğu zaman çeviklik sanılıyor; oysa gerçekte çoğu kez yalnızca dağınıklık.
Bunun gündelik hayatta küçük, neredeyse görünmez belirtileri var. Kırmızı ışıkta beklerken bile sabırsızlanan bedenler. Cümlenin sonunu duymadan cevap hazırlayan zihinler. Bir film sahnesi biraz yavaş ilerlediğinde sıkılan gözler. Bir kitabın birkaç sayfası boyunca “olay olmamasına” tahammül edemeyen okurlar. Bir arkadaşın suskunluğunu bile hemen anlamlandırmak, adlandırmak, yorumlamak isteyen sinirli bir dikkat. Sanki insan artık yalnızca hızlı akan şeyleri gerçek sayıyor.
Oysa insanı insan yapan şeylerin büyük kısmı hızda değil, gecikmede oluşur. Düşünce biraz gecikerek gelir. Karar biraz gecikerek olgunlaşır. Yas biraz gecikerek çöker. Merhamet bile çoğu zaman ani değil, içten içe genişleyen bir duygudur. Olgunluk, insanın kendi içindeki gecikmelere tahammül edebilmesidir.
Tam da bu yüzden, yakın dönemde yaşanan bazı şiddet olaylarına bakarken yalnızca bireysel patolojiyi görmek yeterli olmaz, bu kültürel iklimi de düşünmek gerekir. Elbette böyle olaylar önce hukuk, güvenlik, aile yapısı, eğitim ortamı ve silaha erişim gibi somut başlıklarda ele alınmalıdır. Bunu bir çağ teşhisine indirgemek aceleci bir yaklaşım olur. Ama mesele orada da bitmez. İçinden geçen yıkımı düşünceye, söze, geri çekilmeye ya da yardım arayışına değil de doğrudan ölümcül şiddete çeviren bir öznenin arkasında yalnızca bireysel kırılma yoktur; aynı zamanda tepkiyi düşüncenin önüne geçiren bir zaman rejimi de vardır. Çağımız, insana çok sayıda uyaran, çok hızlı tepki biçimleri ve çok kolay kaçış yolları sunuyor; ama sabrı, iç disiplini, beklemeyi ve kendini sınırlama kapasitesini aynı ölçüde büyütmüyor.
Belki de modern hayatın en büyük paradoksu burada gizli: Dünyayı yönetmeye yarayan araçlarımız arttıkça, kendimizi taşımakta zorlanıyoruz.
Bu, teknolojiye karşı nostaljik bir öfke geliştirmeyi gerektirmez. Geçmişi bir altın çağ, bugünü de toptan çürüme olarak görmek, meseleyi açıklamaktan çok basitleştirebilir. Sorun teknoloji değil; insanın teknolojiyle birlikte kendi iç yapısını neye dönüştürdüğüdür. Seçeneklerin çoğalması, kendine egemen olmayı garanti etmez. Bilginin artması, düşünceyi büyütmez. Hızın yükselmesi, derinlik üretmez. Hatta bazen tam tersi olur: İnsan dışarıdaki akış üzerinde daha fazla güç kazandıkça, içerideki dağınıklığı karşısında daha güçsüz hale gelir.
Bu nedenle baştaki soruya verilecek cevap belki sandığımızdan daha yalındır. Modern insan kendi efendisi olamıyor, çünkü kendi iç zamanını taşıma kabiliyetini yitiriyor. Kendiyle baş başa kalamayan, bekleyemeyen, öfkesini dönüştüremeyen, dikkatini toplayamayan bir özneye özgür denebilir; ama kendine sahip olduğunu söylemek zordur.
Oysa ki insan ancak kendisiyle sahici bir ilişki kurabildiği ölçüde kendisine sahip olabilir.
Bugün kaybettiğimiz şey de belki tam olarak budur.


Bir Cevap Bırakın