Kadir Ağabey’in Ardından

Türk Sineması’nın en güzel gülen aktörünü ve İzzet Günay’a ayrı bir parantez açarak Yeşilçam’ın son büyük jönünü kaybettik. Sanatçı, kapağımıza da konuk olan, Atıf Yılmaz’ın unutulmaz “Selvi Boylum Al Yazmalım”ın yanı sıra, “Bodrum Hâkimi”, “Devlerin Aşkı”, “Ah Güzel İstanbul”, “Kırık Bir Aşk Hikâyesi”, “Bir Yudum Sevgi”, “Yılanların Öcü”, “Sen Türkülerini Söyle”, “Tatar Ramazan”, “Karılar Koğuşu” gibi sayısız filmde gösterdiği oyunculukla aramızda yaşamayı sürdürecek.

Kadir Ağabey, Yurt ve Cumhuriyet gazeteleri için kendisiyle söyleşi yaptığım 3. Malatya Film Festivali’nden bugüne (Kasım 2012) sinema sektöründeki en sadık okuyucularımdan olmuştu. Görüşmelerimiz Aydınlık’ta hazırladığım yedinci sanat sayfalarında da devam etti. Kimi zaman yazılarımı kıyasıya sözlerle eleştirir kimi zaman da kaleme aldığım sert yazıları ilk kutlayan kişi olurdu. 56. Altın Portakal öncesinde, yeni yönetimin keyfi kararlarını protesto edip danışmanlık teklifini reddettiğimde, camiada bana açık destek veren ender isimlerden oldu. Samimiyetinden kuşku duymadığım ilginç projelerden “Kapı”nın (Yönetmen: Nihat Durak, 2019) ön jüri tarafından festivale kabul edilmemesini birlikte gündeme getirdik.
Uzun telefon görüşmelerinde, konjonktürel politik tutumuna şerh düştüğümü vurgulasam da memleket sevgisinden hiçbir zaman kuşku duymadım. Bir söyleşisinde, “Neredeyse bütün dünya ülkelerini gezdim; tarihlerini, ekonomilerini, kültürlerini yakından izledim. Ülkemin topraklarını da karış karış dolaştım, hemen her köşesinde film çektim. Bu ülke ve insanlarına üstün bir saygıyla sevdalandım.” demesi boşuna değildi.

Bir sohbetimde, filmografisinde en gizli cevherlerden olan ve kıymeti yeterince anlaşılmayan filmin, Şerif Gören’in “Sen Türkülerini Söyle”si olduğunu söylemiştim. O filmde, Tolga Çandar’ın yorumuyla, enfes Çağdaş Türkü şarkıları eşliğinde canlandırdığı, 12 Eylül’ün hışmına uğramış Hayri performansını kendisinin de çok önemsediğini hemen anladım. Bir dönem sürekli canlandırmak durumunda kaldığı mafya patronu rollerine o da içerliyor ve sözünü ettiğim filmlere seyircinin yeterince rağbet etmemesinden dolayı ağırlık veremediğini, buna karşın Yeşilçam düzenini belli ölçülerde değiştirmeye çalıştığını söylemişti.

İnanır, gerçek hayatta tanıdığım en karizmatik adamların başında yer alıyordu. Öfkesini hiç saklamaz, en üst perdeden gösterirdi tepkisini. Ancak siniri çok çabuk yatışır, asla kin tutmazdı. İçinde yer aldığım bir kısa film yarışmasında kendisine onur ödülü verilmesini teklif ettiğimde, önerim reel politiğin duvarlarına çarpıp tuzla buz olmuştu. Liseli gençlerle bir araya gelmek için “sakıncalı” bir isimdi; daha suya sabuna dokunmayan isimler yok muydu? Bir sohbetimizde, bu olaydan yola çıkarak kimi konulara soğukkanlı yaklaşmasının kendisini sevenlere rahat bir nefes aldıracağını söyledim utana sıkıla. Kahkahalarla güldü ve hiçbir gücün artık ölümsüz olduğu gerçeğini engelleyemeyeceğini söyledi. Nasıl bu kadar emin olabiliyordu? Yanıtı basitti. Televizyonlarda, sosyal medyada ya da web’de filmlerine rast gelen milyonların onu yaşatmaması düşünülebilir miydi?

Anısı önünde saygıyla eğiliyor ve sizleri yıllar önce Malatya’da yaptığımız söyleşinin notlarıyla baş başa bırakıyorum:
“Sektörün tüm üretimlerini takip ediyor, festivalleri içtenlikle ve saygıyla karşılıyor ve elimden geldiğince katkıda bulunmaya çalışıyorum. Sinemaya girdiğimde yılda ortalama 350 film çekiliyordu ve bir yıl içinde yaklaşık 10 filmde yer alıyordum. Bugün durum öyle değil. Senaryo her dönemde bir sorun olarak karşımızdaydı; ama çok iyi senaristlere de sahiptik. Dizilere gelindiğinde durum çok daha karmaşık görünüyor. Bugün yaklaşık 5 milyar dolara ulaşan bir reklam pastası var ve bunun yüzde 60’ı görsel medyayı ilgilendiriyor. Sonuçta yaşanan dizi rekabeti, eserlerin süresini 120 dakikaya çıkardı ve ortaya bu tablo çıktı. Böyle gitmez! İlk furyanın sonuna gelindiğinde romanlarımıza yöneldiler; onu da tüketince Yeşilçam’a çevirdiler yüzlerini. Oysa ratingler de gösteriyor ki yolun sonu göründü. Paranın her şeye egemen olduğu bir ortamda, geçmişin gölgesine dahi yaklaşamazlar. Ama Kapitalizm böyle bir şey işte: Sömürüyü tamamlamadan işin peşini bırakmıyor.

Televizyonda bugüne kadar yalnızca inançlarım doğrultusunda yer aldım. Sadece sinema tutkumdan dolayı bu sezon içinde dört dizi teklifini reddettim. Klasikleşmiş filmlerimizin uyarlamalarının halkta karşılığını bulamadığını sizler de gözlüyorsunuz. Birçoğu başarısızlığa mahkûm bu projelerin.
Bugün Anadolu’da hangi haneye gitsek halkın bizi bağrına bastığını, canından bir parça gibi hissettiğini görebiliriz. Bunun nedeni sevgiydi; onları anlama, sorunlarını topluma anlatma yolunda gösterdiğimiz çabaydı. Bu anlayışın parayla pulla ilgisi olmadı. Anlattıklarımız, bulutların üzerinde dans eden insanların öyküsü değil, onların yaşamıydı. Bir sanatçının toplumun sosyal gelişimine katkıda bulunmasını, daha kaliteli bir yaşam sürme kavgasında yanında olması gerektiğini düşünüyorum. Tersi düşüncede olanlar, moda olarak yükselse de anlık ve geçici olarak kalacaklardır. Bu düşünceler tüm sanat hayatımın özetidir.

Mutluluk ve barış şarkıları söylemek için” herkesin taşın altına elini koyması gerektiğini söylüyorum. Tarihe baktığımızda anlıyoruz ki, emperyalizm gelişmemizi istemiyor. Bizi tüketim toplumu haline dönüştürmeye çalışıyorlar; sanayileşmemize karşı çıkıyor, tarımı elimizden almak istiyor, dahası hepimizi tepkisizleştiriyorlar. Doğu’nun hemen her yerinde filmler çektim, terör meselesini tamamen ayrı bir yere koyarak, o bölgeye yeterince sahip çıkamadığımızı üzülerek söyleyebilirim. Gelinen noktada vakit kaybetmeden herkesin bir araya gelmesi ve toplumda yükseldiğini gözlediğim gerilimi sona erdirmek için üzerine düşeni yapması lazım. Bir ülkede toplumun çoğunluğu mutsuzsa, mutlu olanlar da sokağa çıkamaz! Dostluk ve kardeşlik yeniden inşa edilmelidir.”

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.