İnsan-Sonrası Bir Dünya: “Three Robots” ve Bir Kedi

Robotların bu yıkımı anlamlandırma çabası ise insanın kendini nesneleştirmesinin devamı niteliğindedir. İnsanın yönetici özneden doğanın içinde değerlendirilmeyi bekleyen bir nesneye dönüşümü insanın doğaya yönelik hükmedici konumunu da yerinden etmiştir.

Bir dünya düşünün insanlığın tarihe karıştığı, binaların doğayla örüldüğü, bir zamanlar milyonlarca insanın yaşadığı şehirlerde robotların dolaştığı, büyük bir insan müzesine dönüşen bir dünya. Burada terk edilmiş binaların ve sokakların içinde sergilenen bir uygarlığın izleri vardır. Tarih olmuş zamanın hayatta kalmaya yönelik alışkanlıkları, eğlence biçimleri, teknolojileri ve gündelik yaşamların sıradan kalıntıları… Tüm bunların insan-dışı bir varlık tarafından incelendiği, çözümlenmeye çalışıldığı bu dünya müzesinde, insanlığın “uygarlık” olarak tanımladığı her şey birer yıkım gibi sergilenmektedir. Doğa ise bu sergilemeye binaları kuşatan otlarla, sokaklarda dolaşan hayvanlarla, insanlığın geride bıraktığı maddi ve ekolojik yıkıntılar üzerine kurulan yeni bir düzenle dahil olmaktadır. Artık söz konusu olan insan-sonrası bir yaşam alanıdır. Böylesi bir dünyaya göz atmak ve insanlığın geriye kalıntılar bıraktığı bir geleceğe tanıklık etmek isteyenler için Love, Death & Robots dizisinin “Three Robots” bölümü ilgi çekici bir anlatıya sahiptir.

Her bölümü birbirinden bağımsız ve kısa bölümlerden oluşan dizi, bu kısa hikayelerinin ardında derin felsefi temalara yer vermektedir. Bilimkurgu ve distopik düşünceyle harmanlanan bu temalar izleyiciye aynı zamanda insanlık durumuna, teknolojiye ve geleceğe yönelik bir düşünce kapısı aralar. Dizinin “Three Robots” bölümü ise bu konuda en düşündürücü bölümlerden birisidir. Nitekim bölümde insanlığın yok oluşundan sonra dünyayı gezen üç robotun gözünden geride kalan uygarlık izlerini eleştirel ve mizahi bir biçimde yorumlanması ele alınır. Bölümün dikkat çeken yanlarından biri insanın ekolojik etkisini ve insan-sonrası yaşamı tartışmaya açıyor olmasıdır. Bu açıdan bölüm insan-merkezci düşüncenin sınırlarına dair felsefi bir sorgulama alanı açması bakımından önemli bir anlatı olarak öne çıkmaktadır.

“Three Robots” bölümü ekolojik bir bakış açısından düşünüldüğünde tasvir edilen yeni dünyanın ne ekolojik kriz sonrasında ortaya çıkan bir çöküş durumuna ne de doğaya geri dönüşe karşılık gelmediği görülür. Çünkü söz konusu olan şey merkezi insan egemenliğinin çöktüğü fakat hala onun izlerini taşıyan bir kalıntılar ekolojisidir. Her ne kadar insanlık ortadan kalkmış olsa da onun kurduğu tahakküm biçimleri – şehir, teknoloji, geçmişin düzeni – doğanın içinde varlığını sürdürür. Bu durum eko-anarşist bir bakış açısından ele alındığında kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kalkması durumunda dahi “doğanın özgürleşmesi” evresine ulaşmasının yetersizliğiyle karşılaşılır, çünkü bölüm doğanın bu sistemler tarafından kuşatıldığına dikkat çekmektedir. Bu durumun ise insanlığın ekolojik ve toplumsal tahakküm biçimlerinin yok oluşundan sonra dahi bıraktığı ya da bırakacak olduğu izlerin tartışmasını ortaya koyduğu görülür.

Ekolojik ve toplumsal tahakküm düşüncesi üzerinden bölüm, Bookchin’in doğa üzerindeki tahakkümün kökenini hiyerarşik toplumsal ilişkilerde gördüğü yaklaşımını hatırlatır. Çünkü Bookchin doğa ve toplum kavramlarını birbirine karşıt iki unsur olmak yerine birbirini tamamlayan bütünsel bir yapı olarak ele alır. Toplum doğadan ayrı ya da ona karşıt bir yapı olmayıp doğanın evrimsel gelişiminin insan dünyasındaki devamı olarak anlaşılmalıdır. Toplumsallaşmanın en temel biçimleri dahi kökenlerini doğal süreçlerde bulur. Bu nedenle toplumsal evrim de doğal evrimin insani bağlamda sürdürülmesinden başka bir şey değildir. İnsanlar emekleri, düşünme yetileri, dilsel kapasiteleri ve tarihsel süreç içinde geçirdikleri biyolojik dönüşümlerle doğayı dönüştürür. Böylece Bookchin’in “birinci doğa” olarak adlandırdığı doğal dünya insanın bilinci doğrultusunda “ikinci doğa”ya, yani toplumsal ve kültürel yaşama dönüşür. Fakat bu dönüşüm doğadan bir ayrılma hali olmaktan ziyade, doğanın yeniden örgütlenmesine karşılık gelir.[1] Bookchin özellikle vurguladığı “dönüştürme” kavramıyla “ikinci doğa”nın “birinci doğa”dan ayrı ya da ona dışsal bir olgu olarak anlaşılmaması gerektiğini belirtmektedir. Çünkü toplum doğanın içinden gelişerek dönüştüğü ve yeni biçimler kazandığı sürecin bir sonucudur. Dolayısıyla toplum her ne kadar çoğu zaman doğanın karşısına yerleştirilse de toplumsal yaşamın özünde doğal bir temel bulunur ve insanın toplumsallaşması da biyolojik evrimin devamı niteliğindeki doğal bir sürece karşılık gelir. Böylece Bookchin doğa ve toplum ilişkisini bir rekabet ilişkisi olmanın aksine, tarihsel olarak dönüştürülmüş bir yapı olarak değerlendirmektedir.[2] Bookchin doğal olanla insan toplulukları arasındaki ilişkinin karşılıklı olarak birbirini oluşturan bir yapıya sahip olduğu düşüncesiyle insanı doğadan ayrı ya da ondan üstün bir varlık olarak ele almaz. İnsan toplumsal doğası ve biyolojik, yani hayvansal doğası arasında aşılmaz bir ayrıma sahip olmadığından, insanın doğal dünyadan ayrı düşünülmesi mümkün değildir. Bookchin’in düşüncesinde toplumun doğal olanın sürekliliğinde kendini gösteren ve gelişen bir karşılığı bulunmaktadır.[3]

Bu açıdan bakıldığında insan-sonrası dünyayı da basit bir “doğaya geri dönüş” olarak düşünmenin mümkünlüğü ortadan kalkmaktadır. Çünkü insanın ortadan kalktığı bir durumda dahi onun kurduğu toplumsal düzenin izlerinin doğanın içinde işlemeye devam etmesi söz konusudur. İnsanın inşa ettiği hiyerarşik düzenin çökmesi bile bu düzenin izlerini taşıyan bir ekolojik yıkım olarak kendini göstermektedir. Dizinin “Three Robots” bölümünde de robotların gezdiği şehir aslında insanın doğaya karşı kurduğu düzenin devamı niteliğindedir. Bu durum ise önemli bir soruyu açığa çıkarır: Eğer hiyerarşik düzenin kurucusu olan insan artık yoksa, geride kalan dünyayı özgürleşmiş olarak nitelemek ne kadar mümkündür? İnsanın yokluğunda özgürlük nasıl düşünülmelidir?

Bu soru için Bookchin’in düşüncesinden devam edildiğinde özgürlüğün doğal ve toplumsal yaşamın bilinçli  birlikteliğinde etik sorumlulukla temellenen bir ifadeye sahip olduğu görülür. Nitekim toplum hangi gelişim aşamasında olursa olsun özgürlük olarak adlandırdığı irade ve özbilinç düzeyine ulaşmadığı sürece tamamlanmış sayılmaz. Burada doğal süreklilikle iç içe geçmiş bir özgürlük anlayışıyla karşılaşılır. Özgürlüğün doğal olanla beraber toplumsal tarih içinde belirlenen etik değerler bağlamı bulunmaktadır. Dolayısıyla Bookchin’in düşüncesinde özgürlüğü doğadan bir ayrılma olarak düşünmek mümkün değildir.[4] Özgürlük, böyle olmanın aksine, insanın doğal ve toplumsal yanının bilinçli bir biçimde gerçekleştirebilmesiyle ilişkilidir. Bu ilişki ekseninde Bookchin insanlığın tarih boyunca önemli teknolojik ve kültürel ilerlemeler göstermiş olmasına rağmen, bu gelişmelerin çoğu zaman tek taraflı ve yıkıcı toplumsal ilişkiler içinde gerçekleştiğini savunmaktadır. Buna karşın insanlığın büyük projesi ise  insanlık ve doğa arasındaki ayrımları aşarak daha bütüncül bir yaşam anlayışı geliştirmek olmalıdır. Bu bağlamda modern toplumların yarattığı boş zaman, güvenlik ve kendini gerçekleştirme alanı sağlayabilecek maddi potansiyeller taşıdığı düşüncesiyle Bookchin, problemi teknolojik gelişmenin kendisinden ziyade bu gelişmenin hiyerarşik ve tahakkümcü toplumsal ilişkiler içerisinde biçimlenmesinde görmektedir. Özgürleşme ise bu biçimlendirme karşısında insanlığın tarih boyunca oluşturduğu maddi ve kültürel birikimini doğayla uyumlu ve özgürlükçü bir toplumsal yaşamın kurulması doğrultusunda dönüştürebilmesiyle bağlantılıdır.[5]

Ne var ki “Three Robots” bölümünde bu dönüşümün gerçekleşmediği, insanlığın geride bıraktığı maddi ve kültürel kalıntıların “yeni özneler” tarafından anlamlandırılmaya çalışıldığı görülür. Bölümde robotların insan kalıntıları üzerinden bir anlam üretme çabasını bir tür ters antropoloji olarak yorumlamak mümkündür. Çünkü burada insan artık anlam üreten bir özne olmaktan çıkarak, yorumlanmayı bekleyen bir nesneye, ekolojik bir göstergeye ve geride bıraktığı etkiler üzerinden değerlendirilen tarihsel bir varlığa dönüşmüştür. İnsanlığın soyunun tükenişine dair sorgulama ise bu dönüşümün arkasındaki nedeni vurgulayıcı bir şekilde ifade etmektedir: “Aslında sonları kendi kibirlerinden gelmiş. Yaradılışın merkezi oldukları inancıyla suları zehirleyip, toprağı öldürüp, göğü boğdular. Sonunda nükleer kışa gerek kalmadı.” Robotların bu yıkımı anlamlandırma çabası ise insanın kendini nesneleştirmesinin devamı niteliğindedir. İnsanın yönetici özneden doğanın içinde değerlendirilmeyi bekleyen bir nesneye dönüşümü insanın doğaya yönelik hükmedici konumunu da yerinden etmiştir. Öyle ki robotların insan davranışlarına dair yorumlamaları bir başka önemli nokta olan anlam üretiminin artık insana ait olmadığı konusunu öne çıkarmaktadır. Robotların yorum ağındaki insan artık bir “üst varlık” olarak değil, ekolojik bir fenomen olarak nitelendirilir. Aslında bu durum insanın kendisini doğadan ayrı bir “akıl” merkezi olarak konumlandırmasının da tersine çevrilmiş halidir. Eko-anarşist açıdan ise bu durum insan-merkezci anlayışın çöküşüyle uyumludur. Çünkü bu çöküşle insan doğanın efendisi konumundan alınarak doğanın içindeki karşılıklı bağımlılık ilişkisinin bir parçası olarak açığa çıkmaktadır.

İnsan-merkezci anlayışın çökmesi noktasında Rosi Braidotti’nin insan-sonrası düşüncesi ele alınabilir. Nitekim Braidotti eleştirel insan-sonrası özneyi insan aklına dayanan klasik hümanist özne anlayışının karşısına yerleştirir. Çünkü öznenin farklı yaşam biçimleri, toplumsal ilişkiler ve maddi koşullar tarafından şekillenen ilişkisel bir süreci bulunmaktadır. Bu nedenle insan-sonrası öznellik, farklılıklar içinde kurulan ve sürekli dönüşen fakat bütünüyle dağılmayan bir anlayışa dayanır. Braidotti’nin düşüncesinde bedensel ve dünyanın içinde olan öznenin çevresinden, diğer canlılardan ve toplumsal ilişkilerden bağımsız düşünülmesi söz konusu değildir. Bununla birlikte insan-sonrası özne, bireysel bir kimlikten ziyade kolektif aidiyet ve birlikte yaşama kapasitesi üzerine kuruludur. Dolayısıyla insan-sonrası öznellik, farklı varlıklar arasında kurulan ilişkileri ve bu ilişkiler içindeki etik sorumluluğu içerir.[6] Braidotti insan-sonrası süreçteki öznenin artık “insan” merkezli olmadığı vurgusuyla insan ve insan olmayan yaşam biçimleri arasındaki hiyerarşik ayrımları problematize etmektedir.

Bu insan-sonrası ilişkisellik anlayışına “Three Robots” bölümünde önemli bir konuma sahip olan kedi figürü özel bir anlam kazandırır. Bölümde kedinin insan sonrası dünyada hayatta kalmayı başarmış, insana en yakın tür, hatta tek canlı olarak varlığı bulunur. Robotların bu varlığa yaklaşımı ise esrarengiz bir varlık olduğu şeklindedir. Hayvanın Batı düşüncesinde insanın en yakın ve en tanıdık “ötekisi” olarak konumlandırıldığını düşünen Braidotti, bu yakınlığın insan-merkezci kategoriler tarafından şekillendirildiğini belirtmektedir. İnsan ve hayvan arasındaki ilişki çoğunlukla insanın ihtiyaçları, arzuları ve korkuları doğrultusunda kurulan bir temsil biçimi olarak ortaya çıkar. Bu durum da hayvanların bir yandan evcilleştirilip gündelik yaşamın parçası haline getirilirken, diğer yandan tüketim nesnesine ya da egzotik ve korkutucu varlıklara indirgenmesine neden olur. Braidotti de bu tür sınıflandırmaların hayvanı kendi varoluşu içinde düşünmeyi engelleyerek insanı merkeze alan hiyerarşik bir görüşü ürettiğini savunmaktadır. Yani insan-hayvan ilişkisi farklı yaşam biçimlerinin karşılaşmasının aksine insanın hayvanı kendi ihtiyaçları doğrultusunda tanımladığı insan-merkezci bir ilişkinin göstergesidir.[7] İnsan-sonrası düşüncede ise insan ve hayvan arasındaki ilişkiyi geleneksel hiyerarşik karşıtlıklar üzerinden kuran hümanist anlayış sorgulanmaktadır. Braidotti, Donna Haraway’in “yoldaş türler” yaklaşımına dikkat çekerek insan-merkezcilik sonrası düşüncenin öncülerinden biri olan Haraway’in yoldaş türleri Vitruvius’un pozisyonunda tasvir eden ironik karikatürler aracılığıyla bu dönüşümü görünür kıldığını belirtir. Haraway’ın bu yaklaşımı insanı tüm canlıların ölçüsü olarak gören anlayışa karşı önemli bir alternatif sunmaktadır. Aynı zamanda insan-sonrası bakış açısı insanı ayrıcalıklı ve üstün bir konumda değerlendiren biyolojik ve kültürel hiyerarşileri yerinden etmektedir. Böylece insanlar ve hayvanlar arasında ortak bir yaşam alanı ve karşılıklı bağlılık ilişkisi bulunduğu vurgulanır. Braidotti’nin “zoe-eşitlikçi” bir dönüm noktası olarak ele aldığı bu yaklaşım yaşamın insana özgü nitelikler üzerinden tanımlanmasının yerine, tüm canlıları kapsayan ortak ve üretken bir güç olarak düşünülmesidir. İnsan-sonrası düşünceyle insan ve hayvan, özne ve öteki şeklindeki ikilikler aşılarak farklı yaşam biçimleri arasındaki süreklilik ve karşılıklı bağımlılık görünür kılınmaya çalışılır.[8] Braidotti’ye göre insan-hayvan ilişkisinin türler arası karşılıklı bağımlılık ve ortaklık temelinde yeniden düşünülmesi gerekmektedir. İnsanların gündelik yaşamı paylaştığı köpekler, kediler ve diğer hayvanlar, doğa ve kültür arasında keskin bir ayrımın olmadığını gösterir. Braidotti bununla insan ve insan olmayan yaşam biçimleri arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Dolayısıyla hayvanların bir siborg gibi farklı varoluş biçimlerinin birbirine karıştığı ve yeni ilişkisellik biçimlerinin ortaya çıktığı insan-sonrası bir dünyanın göstergeleri olarak görülmeleri mümkündür.[9]

Aslında bölümdeki kedi figürü insan-sonrası dünyada varlığını sürdüren bir canlı olmasının yanı sıra bölümün ekolojik ve ontolojik sorgulamalarını somutlaştıran bir sembol olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim bölümdeki kedi figürüne Bookchin’in düşüncesi açısından bakıldığında insanın doğa üzerindeki egemenlik iddiasının sona erdiği bir dünyanın tanığıyla, Braidotti açısından ise insan ve insan olmayan arasındaki hiyerarşik ayrımların çözülmeye başladığı ilişkisel bir alanın işaretiyle karşılaşılır. Bu nedenle kedi artık ne insanın denetimi altındaki bir varlık ne de insanın yerini alan yeni bir özne olarak düşünülebilir. Artık insan-sonrası dünyanın içinde kendi varoluşunu sürdüren ve anlamını yalnızca insanla kurduğu ilişkiden almayan bir yaşam biçimi olarak vardır. Bölümün sonunda robotların insanlığı anlamlandırma çabalarına karşılık kedinin hiçbir açıklama ihtiyacı duymadan, kendi “doğasında” varlığını sürdürmeye devam etmesi dikkat çekicidir. İnsan uygarlığının bütün teknolojik, kültürel ve siyasal yönelimleri zamanda yok olurken, kedinin varlığı yaşamın insandan daha farklı bir sürekliliğe sahip olduğunu hatırlatır. Belki de bölümün kilit noktası burada saklıdır: Her ne kadar insanlık kendisini dünyanın merkezine yerleştirmiş olsa da geriye kalanlar arasında en kendinden emin görünen varlık – yine – bir kedidir. Bölümün sonunda da kedinin ağzından dökülen “Kendi balık konservelerimizi açabildiğimiz an insan ırkının işi bitmiş sayılırdı” ifadesinin derinliği gibi…

[1] Murray Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak, çev. Kaya Şahin, İstanbul: Sümer Yayıncılık, 2013, s. 42.

[2] Murray Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak, s. 42.

[3] Murray Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü, çev. Mustafa Kemal Çoşkun, İstanbul: Sümer Yayıncılık, 2019, s. 102.

[4] Murray Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü, s. 106-107.

[5] Murray Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü, s. 112.

[6] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası, çev. Öznur Karataş, İstanbul: Kolektif Kitap, 2021, s. 68-69.

[7] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası, s. 92.

[8] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası, s. 95-96.

[9] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası, s. 98.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.