“Bir insan ne kadar sahteyse sosyal çevresi o kadar geniş olur.”
Robin Dunbar
Sosyal medyada gezinirken, medyadan tanıdığım bir influencer (Türkçeye ‘etkileyici kişi’ olarak geçen kelime) 47.000 kişilik takipçi sayısıyla dikkatimi çekti. Sanatçı olan bu kişi, paylaşımlarında sürekli video çekerek kendini anlatıyor; “Siz de neden böyle olmuyorsunuz?” dercesine subliminal mesajlar veriyordu. Hatta bazen “Benim gibi olun,” diyordu açıkça. Herhangi bir derin görüşü olmayan; sıradan, biraz ‘hoş ama boş’, edalı bir hanım… Benim gibi çilli ve beyaz saçlı ama benim kadar kilolu değil, oldukça şık. Neredeyse kıskanacağım! Dövmeleri, el kol hareketleri çok fazla; etkileme sanatı bu olmalı.
Vücut dilini okumaya çalışıyorum. Kendinden çok emin, tüm varlığıyla “Yıkılmadım, ayaktayım,” diyor. Adeta özgüven patlaması yaşıyor, sürekli öznesi “ben” olan cümleler kuruyor. “Ben, ben, ben,” diyor ve ders veriyor. Öylesine tepeden bakıyor ve her haliyle “Ben farklıyım,” diyor ki ister istemez videoyu merakla izlemeye devam ettim.
Bodrum’da restoran-kafe tarzında bir yere davet ediyor bu etkileyici kadın: “Falanca tarihte filanca mekâna gelin, ben oradayım; bana dokunabilirsiniz, benimle dans edebilirsiniz,” dedikten sonra, “Siz de gelin bacılar,” sözlerini ilave etmesi dikkatimi çekiyor. Ona göre ‘bacılar’ kim acaba? Sözünü ettiği mekâna pahalılıktan dolayı gidemeyecek olan kadınlar mı? Konuşmasından, küçümsediği bir sınıf olduğunu hissetmemek mümkün değil. “Bacı” sözcüğünü kullanması kafama takılıyor. Kim bacı, kim hacı? Kimi kastediyor bu cici?
“Bacı” sözcüğünün sol literatüre nasıl girdiğini hatırlatmak gerekir. Kardeş yoldaş anlamı taşıyan sözcüğe 1970’li yıllarda sol görüşlü grupların bunu kırsalın devrimci mücadeleye dahil edilmesi bağlamında ama aynı zamanda sol hareketin içinde aşk, romantizm ve istismarı reddeden bir kardeşlik vurgusu katmıştır. Bacı sözcüğünün arkasında bir tarih yatar, öyle her ağıza yakışan bir sözcük değildir. Kimin ne amaçla kullandığı hemen belli olur. Bacı üzerinden tartışmalar, yazışmalar unutulmaz.
Video bitince birkaç yorumu inceledikten sonra ben de bir yorum yazdım: “İste sen, geliriz bacım,” dedim. Ertesi gün yorumuma bir beğeni bildirisi geldi. Belki de bende bir algı kırılması oldu; empati kuramıyor olabilirim. Bu ‘önemli’ kişinin 47.000 kişi içinden kaç yorum alacağını, kaçına cevap vereceğini tahmin etmek benim için oldukça güç. İçimden, “İnşallah 47.000 kişi gelip seni öper ve onlarla dans edersin,” diyorum. Yahu, ben de çok kötüyüm! Kendimi azarlamaya başlıyorum: “Tabii Nesrin, seni ancak 200 kişi takip eder; yüksek sosyete senin zırvalarını neden okusun?” Okumasınlar.

Gezinmeye devam ederken tesadüfen bir psikolog tarafından paylaşılmış bir alıntı dikkatimi çekiyor. Sanki bana gönderilmiş bir cevap, sanki bana bir ders: “Bir insan ne kadar sahteyse sosyal çevresi o kadar geniş olur,” diyor Robin Dunbar. Hemen Dunbar kimdir diye araştırıyorum. Robin Dunbar (d. 1947); insanların sürdürebileceği anlamlı sosyal ilişkilerin sınırının yaklaşık 150 kişi olduğunu savunan “Dunbar Sayısı” teorisiyle tanınan İngiliz antropolog ve evrimsel psikolog. Oxford Üniversitesi’nde görev yapmış olan Dunbar; primat davranışları, beynin neokorteks kapasitesi ve sosyal grup büyüklüğü arasındaki ilişki üzerine uzmanlaşmış. “Demek ki doğru izdeyim,” diye düşünüyorum.
Dunbar’a göre insanın ilişki kurduğu 150 kişilik çember kendi içinde katmanlara ayrılır. Bu hiyerarşinin en başında 5 kişilik çekirdek aile ve en yakın dostlar bulunur. Ardından düzenli görüşülen ve güvenilen 15 kişilik destek grubu, akşam yemeğine davet edilecek kadar yakın 50 dost ve nihayetinde bir düğün ya da cenazede bir araya gelinen 150 kişilik anlamlı bağlar kitlesi gelir.
”Tamam,” diyorum, “Benim 200 kişilik arkadaş profilim mantıklı.” Beş kişilik çekirdek ailem de tamam. Yeterince dostum, arkadaşım var çok şükür. Sosyal maske takmanın hiçbir gereği yok. İsteyen okusun, istemeyen okumasın. Her gün video çekip kendini göstermenin alemi yok. Benden influencer olmaz; olmayınca da 47.000 kişi takip etmez.
Zaman zaman espriyle anlatsam da influencer olmanın arkasındaki nedenlerin başında, çok takip edilen hesapların reklam yoluyla kazanç sağlamaları geliyor. Burada insanın ticari bir araç olduğu düşünülebilir. Sözünü ettiğim bu kişi, mutlaka davet ettiği mekândan yaptığı reklamın karşılığını alacaktır. Bir başka videoda kullandığı sabundan, bir başkasında yeni aldığı çantasının marka sahibinden payını alacaktır. Bu davranışın ne kadar etik olduğu bence sorgulanabilir.
Peki, sosyal çevresi binlerce kişiyle ifade edilen “popüler” kişiler bu duruma nasıl geliyor? İşte burada “sahtelik” ya da daha yumuşak bir tabirle “sosyal maske” kavramı devreye giriyor. Dunbar, insan beyninin herkesi sevecek, herkese tahammül edecek yapıda olmadığını da söylüyor.
Peki, sizin kaç arkadaşınız, kaç takipçiniz var? Beş sağlam arkadaş mı yoksa 47.000 takipçi mi istersiniz?


Bir Cevap Bırakın