YAKINLIKTAN UZAK ADAM

Bazı insanlar vardır; bir mekâna girdiklerinde ortamdaki hava hissedilir biçimde değişir. Ne kahkaha patlatırlar ne kavga çıkarırlar ama odanın havası bir anda güneşliyken hafif bulutluya döner. Bu hikâyeye girmeyi hak eden müzik adamı da öyleydi. Girdiği yere gölge gibi oturur, kimsenin üzerine doğrudan düşmez ama herkesin ruhuna ince bir gölge serperdi. İnsan görünmez gölge olur mu, diyebilirsiniz; oluyordu. Ve o, gölge vasfını özenle koruyanlardan biriydi.

Çevresindeki herkes zamanla uzaklaşırken, hayatında tek sabit kalan kişi, karşılıksız yol gösteren o naif dostuydu. Sessiz ve usulca yanında yürüyen, gerektiğinde danışılan, gerektiğinde arka kapı olan, gerektiğinde omuz veren kişi. Müzik adamı bunun farkında değildi ama etrafındakilerin çizgisinde bir kırılma, bir kopma, bir savrulma olurken o dostunun çizgisi düz bir hat gibi hiç şaşmadı.

Onunla süren yirmi yıllık dostluk, herhangi bir ilişkiden ziyade tuhaf bir denge hâliydi. Bu yirmi yıl boyunca adına resmî bir unvan verilmese de, hayatına en çok omuz veren kişi hep aynı insandı: Müfettiş gibi hukuki sorunlarını çözen, danışman gibi yol gösteren, ağabey gibi dinleyen, dershanesine gidip gelen velilerin gözünde neredeyse “fahri müdür” sayılan biri. Etraf, bu adamın kim olduğunu merak ettiğinde cevap genellikle şakayla karışık gelirdi: “Protokol listesinde adı yazmayan ama varlığıyla listeyi tamamlayan kişi.”

Ne var ki müzik adamı için bu kişinin anlamı farklıydı. Onu, tencerenin dibindeki son nohut tanesi gibi görüyordu: Görmezden gelinen ama kaybolduğunda yokluğu hissedilen bir unsur. Yanında olduğu sürece değeri düşünülmeyen, ihtiyaç bitince kıymeti kalmayan biri.

Bu ilişkide asıl belirleyici olan küçük anlar, küçük jestlerdi.

Dershanenin minicik mutfağında yaşanan bir sahne, yılların ilişkisini özetleyecek güçteydi. Salonda misafir varken personeli teker teker mutfağa alıp “davet etme ihtiyacı doğmasın” diye ayaküstü alelacele tüketilen yemekler… Bütün bunların arkasında büyük bir incelik eksikliğinin izleri vardı. Bir lokmayı paylaşmak incelik ister. Sofra, paylaşım sembolüdür; sofra, yakınlığın aynasıdır. O aynaya bakmak istemeyen bir adamdı o.

Bu davranış ilk fark edildiğinde gülümsetici bile olabilirdi. Ne var ki gülüşün altında ince bir sızı taşıyordu: İnsan böyle mi olurdu? Oluyordu. Hem de diplomalı, kültürlü, öğretmen sıfatıyla gezen biri böyle olabiliyordu. Üstüne bir de kendini sosyal, efendi, naif ve alçakgönüllü sanarak…

Babasızlığın doğurduğu tüm trajedi ruhuna sinmişti. Anneyle ilişkisinde görünmeyen bir öfkenin gölgesi vardı. Karşı cinse yakınlık kurarken yetersiz, arkadaşlıklarında çıkar süresi dolunca insanları kolayca hayatından çıkaran biriydi. Yalnızlığını alkol ve kumarla teskin etmeye yatkın, yine de kendini “normal” sayan bir adam.

En tuhaf tarafı gözlerindeydi. Göz, insan ruhunun hem en eski yalan makinesi hem de en hızlı hakikat göstergesidir. Müzik adamı, hiçbir konuşmada göz temasını sürdüremezdi. En fazla üç saniye. Dördüncü saniyede bakış kaçar, beşinci saniye hiç olmazdı. Gözünü kaçırmak, insana bakmak yerine duvara, masaya, kapı koluna konuşmak… Sanki göz göze geldiği anda geçmişindeki tüm yaralar çatırdayacakmış gibi ürkerdi. Bunların hepsi karakterine dair küçük ama net işaretlerdi. Travmanın, utancın ve yakınlıktan kaçınmanın imzası.

Onun yirmi yılına eşlik eden kişi, bu kaçan gözlerin sakladığı her şeyi davranışlarının içinden okumaya çalıştı: Görünmez öfkesini, gizli hesaplarını, eksiklik duygusunu, korkularını…

Bu okumayı kolaylaştıran sahnelerden biri de teknolojiyle kurduğu yeni ilişkiydi. Yapay zekâ hayatına girdikten bir süre sonra, yıllardır her konuda danıştığı insana dönüp büyük bir özgüvenle “Artık sana pek ihtiyacım yok, her şeyi buradan soruyorum.” demeye başladı. İnsanın kendine karşı bu kadar dürüst olamayışı, bazen en komik sahneleri yaratır. Çünkü gerçek hayatta yüz yüze gelince cümle kuramayacak bir insanın ekrandan güç devşirmesi, yalnızca acı bir ironiden ibarettir. Bu, aslında bilgiye değil, ilişkiye ihanet niteliğindeydi. Karşısındaki insanı dost olarak değil, işlevsel bir araç olarak gördüğünün itirafıydı. Araçlara ihtiyaç kalmayınca rafa kaldırılırlar; tıpkı işi biten bir tornavida gibi.

Müzik adamının farkında olmadan itiraf ettiği şey şuydu: Bazı insanlar insana değil, onun sağladığı düzene alışır. Kendisine omuz veren kişi çekilince düzen yıkılabilir ama o hâlâ ayakta durduğunu sanır.

Bu yakınlık, her şeye rağmen yirmi yıl sürdü. Ta ki duygular, ilişkiler ve sınıf atlama hevesleri işin içine karışana kadar…

Kısa Ömürlü İlişkiler, Uzun Süren Yalnızlık

Müzik adamı ile duygular arasındaki bağ zayıf, dağınık ve kopmaya hazırdı. Bu bağa, “ilişki” demek bile cömertlik olurdu. Duygu denen o ince, insanı insan yapan şeyle sürekli kavgalıydı sanki. Hayatındaki en uzun duygusal yakınlık, üç ayı pek geçmezdi.

Bir insanın böyle oluşunu laboratuvarda tarif etmek istesek, çocukluk dönemine bir ebeveynin yokluğunu, diğerine aşırı yüklenmiş bir rolü, üzerine utanç duygusunu, içsel öfkeyi ve kendini değersiz hissetmeyi ekler, birkaç kez karıştırırdık. Ortaya, tam da bu müzik adamına benzeyen bir “tamlık” hissi yoksunu çıkar.

Sevgilileri olurdu elbette. Ama bu ilişkiler, aşk denen şeyin yanına kolay kolay yaklaşmazdı. Alkolle ıslatılmış geceler, yarım yamalak sohbetler, içi boş hoşbeşler ve yatak odasıyla sınırlı birliktelikler… O ilişkilere ahbaplık demek bile zordu; en doğru kelime “oyalanma”ydı. İnsanın insana dokunmasından çok, yalnızlığın üzerine örtü çekme çabası.

İlişkiler neden hep üç ay sürüyordu? Çünkü üç ayın sonunda insan dediğiniz varlık, ister istemez “Ben kimim, sen kimsin?” diye sormaya başlar. Duygular, zaaflar, gelecek, hesaplar yavaş yavaş masaya gelir. Müzik adamı, bu sorular gelmeden ortadan kaybolmayı tercih ederdi. Cevap veremeyeceği sorularla yüzleşmek istemezdi. Cevap yoksa, soru da olmamalıydı.

Arkadaşlıkları da duygusal derinlikten uzaktı. Onun arkadaşlık çizelgesi neredeyse matematiksel bir formülle özetlenebilirdi:

Başlangıç: İçki var → ortam var → eğlence var.

Gelişme: Sohbet var → çıkar var → “kanka”lık var.

Final: Çıkar bitti → ortam söndü → “kanka” ortadan kayboldu.

Her arkadaşını, bilerek kullandığı söylenemezdi. Ama iç pusulası sürekli kendine dönüktü. “Ben ne kazanırım, ben ne çıkarırım, beni ne kurtarır?” soruları onun merkezinde dönerdi. Cümlelerinin öznesi hep birinci tekildi; “biz” yoktu, “siz” yoktu, toplum hiç yoktu.

En çarpıcı örneklerden biri, çocukluk arkadaşına yaptıklarıydı. Yıllar önce, memleketindeki bir çocukluk arkadaşı, onun sözüne güvenerek tayinini İstanbul’a aldırmış, hem okulda öğretmenlik, hem de onun dershanesinde müzik öğretmenliği yapmaya başlamıştı. Bir süre sonra araları bozuldu, köprüleri attılar ve bir daha görüşmediler. Çocukluk arkadaşını bile elinin tersiyle iten bu tavrın arkasında biriken kırgınlıklar, çözülememiş aile öfkesi ve en masum kişiye patlayan bir iç gerilim vardı. Çürük dişin gece yarısı durup dururken zonklaması gibi; sebebi geçmişte, sancısı bugünün ortasındaydı.

Hikâyemizin başkahramanı müzik adamının sosyalleşme anlayışı ise, lüks mekânlara taşınmış bir varlık gösterisinden ibaretti. Kristal bardakların döndüğü, yüksek kiralı semtlerde geçen geceler, ona geçici bir “sınıf atlama” hissi veriyordu. Evin adresi değişince ruhun da taşınacağını sanıyordu sanki. Oysa insanın sınıfı evin semtiyle değil, sofrasına davet ettikleriyle ölçülür. Kimi çağırdığı kadar, kimi çağırmaktan kaçındığıyla da.

En ibretlik hikâyelerinden biri, sokakta tanıştığı bir adamı evine almasıydı. Bir akşam kapının ziline basan yabancı; elinde iki bira, dilinde “Kız çevrem geniş, birlikte takılırız.” cümleleriyle belirdi. Müzik adamı, yalnızlığının kıtlığında bunu bir fırsat sandı. O adamı aylarca evinde tuttu. Ne olduğuna, nereden geldiğine, karakterine pek aldırmadı. Yalnızlığına uzanan her eli “kardeşlik” sanan bir ruh hâliyle sarıldı. Yalnızlık uzadıkça insanın ölçüleri bozulur; kalabalıktan gelen en küçük ses bile bazen veli gibi algılanır. Onunki de öyleydi.

Hayatındaki tek istikrarlı figür, yıllardır yanında duran ama onu doğrudan yönetmeye çalışan değil, gerektiğinde ayna tutan kişiydi. Müzik adamının hayat grafiği çizilse, her eğri bir yerde kırılır, bir yerde düşer, bir yerde kaybolurdu. Tek düz çizgi, onunla kurduğu uzun süreli arkadaşlığın çizgisiydi. Bu ilişkiyi sürdüren, çıkar değil, sabır ve olgunluktu. Ve bu sabır, müzik adamının içindeki eksiklikleri daha görünür kıldıkça, mesafe de çoğaldı.

Asıl kırılma, bu uzun ilişkide “işlev” ile “insanlık” çizgisinin birbirine karıştığı noktada yaşandı.

Korkular, Gözler ve Kaçınan Bir Hayat

Bir insanın gerçek yüzünü görmek için ona iyilik yaptığınız anı beklemek yetmez; asıl yüz, artık ona lazım olmadığınız gün ortaya çıkar. Müzik adamının portresi de böyle bir günde tamamlandı.

Müzik adamının mesafesi yalnız burada değil, başka bir noktada da çok belirgindi: Korkularında. Onun korkuları, devletten, makamdan, teftişten, dedikodudan besleniyordu. Yakınında duran kişinin geçmişinde uğradığı haksız idari süreçleri duyduğunda, onu bir anda “risk unsuru” gibi görmeye başladı. Kendi zihninde şöyle kuruyordu cümleyi: “Ya bir gün müfettiş gelirse ve onu burada görürse?”

Yirmi yıllık dostluğunu, devlet kapısındaki imzalarla tartan bir dar dünya algısı vardı. Vicdan terazisi yoktu, güven terazisi yoktu; sadece korku terazisi vardı. Korku büyüdükçe, insan ilişkilerindeki mesafe de büyüyordu.

Gözler, öfkeyi taşır ama çoğu zaman saklar; kırgınlığı biriktirir ama gizlemeye çalışır; yakınlık arzusunu reddeder ama bütünüyle susturamaz. Müzik adamınınki de böyleydi. Kimseyle uzun bir ilişkiyi taşıyamaması, ne sevgiliyle, ne aileyle, ne arkadaşla… Hep yarım bırakması, hep eksik bırakması, bu içsel travmanın dışavurumuydu. Yakınlık, onda tehdit gibi çalışıyordu.

Biraz yukarıya dönecek olursak, en ibretlik sahnelerden biri, sofraya davet etmeme meselesiydi. Bir tabak yemeği bir dostla paylaşamamak, paradan çok, iç dünya yoksunluğunun işaretiydi. Kişi, maddi cimrilikten değil, duygusal açıklıktan korktuğu için sofradan kaçar. Sofra, insanın kendini gösterdiği aynalardan biridir; cömertliğini, terbiyesini, merhametini orada belli eder. Müzik öğretmeni bu aynaya bakamadığı için, tabakları mutfakta gizli saklı dolaştırmayı seçti. Yemeği birinden değil, kendinden kaçırdı.

Yaşananların toplamına bakıldığında, hayatı sürekli bükülen bir bakır tel gibi duruyordu. Kıvır kıvır kıvır… Ama hiçbir zaman düzleşmeyen, hep içe çöken bir tel. Çevresindeki insanlarla ilişkisi de bu telin içinde kalan son düz parça gibiydi. O düz parça, ona yıllarca omuz veren, ama sonunda onun gözünde sadece “gerektiğinde başvurulacak bir araç” mertebesine indirgenen kişiydi. Müzik adamı, bu parçanın değerini hiç bilmedi.

Belki de bilmesi beklenmemeliydi. Çünkü insan karakteri bir kez eğilip büküldüğünde, onu doğrultmaya çalışanlara değil, eğriliğini onaylayanlara yönelme eğilimindedir. Ona ışık tutanlardan rahatsız olur, gölge sağlayanlara sığınır. Onu düzeltmeye çalışanları tehlike görür; susan ve sorgulamayanları kendine yakın sayar. O da böyle yaptı: Kendisine sınır çizenleri yordu, sınırları olmayanlara sığındı.

Bu tipolojinin ezcümlesi belki şöyle özetlenebilir:

Kimse göründüğü gibi değildir. Ama bazıları, görünmekten bile kaçacak kadar eksiktir. İnsanlığın bütün kusurları bir insanda toplanmaz elbette, fakat bu müzik adamında birikenler, başlı başına küçük bir toplum dersi gibi durur. Yakınlıktan uzak durarak kendini koruduğunu sanan bu adam, aslında en çok kendinden kaçmadan yaşayabilecek cesaretten yoksundur vesselam.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.