Retorik İfade Özgürlüğünü Baltalayabilir mi?

İfade özgürlüğü, çoğu zaman yalnızca sözün serbestliği olarak düşünülür. Oysa asıl mesele, kimin konuşabildiği değil kimin duyulduğu, kime alan açıldığıdır. Günümüzde retorik, düşüncenin taşıyıcısı olmaktan çıkarak onun yerine geçtiğinde, ifade özgürlüğü biçimsel olarak varlığını korusa da içerik bakımından daralır. Çünkü bu durumda konuşma hakkı, fiilen belirli bir iletişim tarzının tekelinde toplanır.

Retorik tam da burada devreye girer. İçeriği sınırlı, derinliği zayıf ama sunumu güçlü olan söylemler kamusal alanı doldurur hatta işgal eder. Yüksek ses, akıcı cümleler ve iyi kurgulanmış sunumlar düşünsel emekten, bilgiden ve sorgulamadan daha baskın hâle gelebilir. Sonuçta ifade özgürlüğü, düşüncenin çeşitliliğini değil, performansın tekrarına mahkûm olur.

Modern kamusal alan, belirgin biçimde dışa dönükler için tasarlanmıştır. Toplantı kültürü, panel düzeni, sosyal medya dili ve hatta kurumsal iletişim pratikleri hızlı tepki veren, sözü kolayca alan, hızlı konuşan bireyleri ödüllendirir. Buna karşılık içe dönükler, düşüncelerini çoğu zaman konuşmadan önce inşa eder. Sözlerini tartar ve sessizliği düşüncenin bir parçası olarak kullanır. Ancak bu bilişsel fark, mevcut sistemde çoğu zaman bir dezavantaj olarak kodlanır.

Bu noktada önemli bir ayrımı netleştirmek gerekir. İçe dönüklük, utangaçlık ya da çekingenlik değildir. İçe dönük olmak, sosyal becerilerin zayıflığına değil zihinsel enerjinin içsel süreçlerden beslenmesine işaret eder. İçe dönük bireyler konuşabilir, sunum yapabilir, tartışmaya katılabilir. Ancak bunu genellikle zamana yayarak, derinlik kurarak ve bağlam oluşturarak yapar. Performans hızına dayalı platformlar ise bu tür bir ifade biçimine nadiren alan tanır.

Dışa dönüklerin baskın olduğu bir dünyada, ifade özgürlüğü niceliksel olarak geniş, niteliksel olarak dardır. Çok kişi konuşur ama benzer biçimde, benzer tonlarda ve benzer hızlarda konuşur. İçe dönüklerin ifade etme şansı teorik olarak vardır. Fakat pratikte daha düşüktür. Çünkü söz hakkı, yalnızca konuşma cesareti değil uygun anı kollama ve araya girme becerisi de gerektirir. Bu beceriler, yapısal olarak dışa dönüklüğü ödüllendiren bir düzende eşit dağılmaz.

Böylece ifade özgürlüğü sessizce aşınır. Kimse susturulmaz ama bazıları sistematik biçimde geri planda bırakılır. Retorik, kamusal alanı gürültüyle doldurarak yalnızca içeriği değil, farklı düşünme biçimlerini de bastırır. Özgürlük, en çok düşünenin değil en hızlı ve en yüksek sesle konuşanın lehine işler.

Oysa düşünce her zaman retoriğe elverişli değildir. Bazı fikirler yavaş gelişir, tereddüt ister, suskunlukla olgunlaşır. Yazı, yalnızlık ve zaman, bu düşünceler için vazgeçilmezdir. İçe dönük zihinlerin üretimi, tam da bu nedenle çoğu zaman geç fark edilir ama kalıcıdır. Ancak performans merkezli kamusal alan, kalıcılıktan çok anlık etkiyle ilgilenir.

En tehlikeli sonuç ise, bu dengesizliğin normalleşmesidir. Zamanla sessiz olan kendini yetersiz, az konuşan değersiz, tereddüt eden eksik sanmaya başlar. Böylece ifade özgürlüğü yalnızca dışsal olarak değil, içsel olarak da sınırlandırılır. İnsanlar konuşabilecekleri hâlde susmayı öğrenir.

İfade özgürlüğü gerçekten herkes için mi geçerlidir? Yoksa yalnızca belirli bir retorik biçimine uyum sağlayabilenler için mi? Eğer özgürlük, yalnızca dışa dönük performansın diliyle konuşanlara tanınıyorsa, ortada bir çoğulluk değil tekelleşme vardır. İşte retorik, amacı bu olmasa da tam da bu noktada ifade özgürlüğünü açıkça değil ama etkili ve kalıcı biçimde baltalayabilir.

 

Kaynakça

Sessiz: Konuşmadan Duramayan Bir Dünyada İçe Dönüklerin Gücü — Susan Cain (Çev. İdil Çetin). Sessiz: Konuşmadan Duramayan Bir Dünyada İçe Dönüklerin Gücü. İstanbul: Pegasus Yayınları.

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.