Paris’te Bir Kırmızı Çadır

Cehennemde dolanan Dante’nin oranın sakinlerinden Guido da Montefeltro ile konuşmasına benzetiyorum İdris’le diyaloğumuzu. Cehennem dediğiniz, Saint-Germain-des-Prés ile Porte de la Chapelle’in viyadük altları arasında kurulan çadırların gerilimli ilişkisi.

Yola çıkmadan önce gözüm, odamın duvarında asılı duran Beckett’in bakışına kayıyor; hiçliğin, absürt ile suç ortaklığı arasındaki karanlık eşiğine kayıyor.

Dünya, neyse ne: geniş, engebeli, düz, çölümsü, soğuk, buzlu… Dünya, olduğu gibi. Kendilerini hiçlikle, hiçbir şey olmayla niteleyen insanlar, bu dünyanın içinde yer bulamazlar. Çünkü her şey, bir  öz-değer meselesi; negatif nihilizmin, hiçliğin, oluşun söz varlığında yeri olmayan bir kategori olduğu…

Paris’te Porte de la Chapelle’deyim. Başları öne eğik, kendi akıllarında hapis kalmış insanları izliyorum. Köprü altlarındaki yersiz yurtsuzları, iltica başvuruları kabul edilmemiş olanları, evsizleri, barksızları izliyorum.

Çaresizliğin kokusunu alabiliyorum; ağzımda tadını hissedebiliyorum, boğazımı yakıyor.

Bu mahallede mekân, zamanı adeta Orta Çağ’a hapsetmiş. Zaman, özneyi bekleyişte taşlaştırmış gibi: Zamanı, Üçüncü Dünya gerçekliğinde askıda tutan bir durum.

Eyfel Kulesi’nin göğe yükselen doruğu, donmayı çözmüyor. Aksine kule, derme çatma çadırlar ile burjuva Paris’i arasında yer alan zıtlıklar dünyasını; aşılmaz gerilimleri gözler önüne seriyor.

Başını, akşam göğüne karşı doğrultmuş Eiffel kulesini, T.S. Eliot’un bir şiirinde olduğu gibi, “bir masada eterlenmiş” hasta bir güzele benzetiyorum.

Porte de la Chapelle’de, sadece toprağı değil, düşünceleri, anıları, bilinci, belleği, arzuyu ve dili de yutan; her şeyi kaplayan bir buzlaşma ile karşı karşıyasınız. Anna Kavan’ın Ice (Buz) adlı eserindekini andıran bir buzlaşma ile…

Yoldan geçenlere sanki bu insanlara bakmamaları öğretilmiş. Göz teması tehlikeli çünkü. Bakışın yasaklanması, insanın insandan koparılması için çok işlevsel.

Çünkü olan biteni anlamaya başladığınız anda artık kaçamayacağınızı bilirsiniz. Birazcık vicdanınız varsa, gördükleriniz hayatta kalmayı bir yük hâline getirir.

Ya da bazen bir şey olur ve her şey değişir: Sessizliğin içinde olur her şey. Sadece sessizlikle konuşanlar bilir bunu; söyleyecek çok şeyi olduğunda, bir balon balığı gibi şişip ağırlaşan sessizlikle konuşanlar bilir…

Gerçek tehlike her zaman görünmezdir; asıl tehdit, alıştığınız şeylerin içinde saklanır. Çünkü alışkanlık, bilinci felç eden bir donmaya evrilir.

Tehlike, “sessiz zor”un içinde saklanır. İktidar, öznenin bilinçdışına sızmıştır.

Bilinçdışı, dili, imajı ve imgeyi ele geçirir; bakış, algı ve ahlaki kodlar suçun hizmetine girer. Bu, sessiz bir tiranlıktır; sessizliğin estetiğiyle örtülmüş bir iktidardır.

Trajik olan, suçun kendisi değil, suçun ahlaki olarak gerekçelendirilmiş olmasıdır.

Yerde bir sürü cesetle karşılaştığımda, içlerinden birinin benim cesedim olup olmadığını anlamak için durup incelerim ben: içlerinden birinin, benim suç ortaklığımla işlenmiş bir “cinayet” olup olmadığına bakarım.

Mali’den gelen İdris ile konuşuyorum. Yaklaşık iki buçuk yıldan beri, Porte de la Chapelle’deki bir köprünün ayağının dibine kurduğu bir çadırda kalıyor. Onun çadırı kırmızı. Diğerleri yeşil ve gri renklerde. “Kırmızı, annemin kınalı saçları için, aşk ve güller için, tehlike, şiddet ve kan için”, diyor.

İşte buradayım; oluşun buradası ve şimdisinde… Ve başka türlü olmam mümkün değil, diyorum kendime. İdris’in artık başka türlü olması mümkün değil.

İdris, karabasan gibi dünyaların kor ateşlerinin, kırmızısına sahip. Geceye teslim olmuş, gündüze, ışığa yasaklanmış bir gencin umut dolu bakışlarına sahip.

O, çocukluğundan beri hep tehdit altında hissetmiş. Gücün pençesini; absürt ve despot bir dünya gerçekliğinin bastırılamaz, amansız gücünü ruhunda, teninde hissetmiş.

Etrafta, boş şişelerden, plastikten, şırıngadan, izmaritten bir çöp yığını. İdris, artık bu molozun bir uzantısı; kapitalist dünyanın bir safrası haline gelmiş.

Köprünün bir ayağında bir grafitti yazısı: “Paris, dragon vorace, engloutissant ses enfants”: Paris, çocuklarını yutan vahşi bir ejderha.

Libya’da bir köle pazarında satıldığını anlatıyor. Köprü altının sakinleri arasında Libyalı Araplar da var.

Paris, fail ile kurbanı aynı kaderin potasında birleştiren bir şehir.

Artık hangimizin kurban olduğunu tam olarak bilmiyorum. Belki de birbirimizin kurbanıyız.

Ben, “idam mahkûmları” arasında bir tür telepati olduğuna, sezgisel bir tanıma olduğuna inanmışımdır hep.

Bireyler arasındaki iletişim, halklar arasında daha büyük bir anlayışa doğru atılan ilk adımdır, diyorum. Boş gözlerle bakıyor yüzüme. Travmaları, acıları, onu beni dinlemekten alıkoyuyorlar.

Bakışlarında bir şey var ki, terörü, dehşeti çağırıyor: Bozguna uğratarak Paris’e dair hayallerinizi, sizi keşfetmek istemediğiniz karanlık köşelere sürüklüyor.

Hem soğuktan hem kabuslardan uyuyamadığını söylüyor. Uyku onun için artık gecenin bir armağanı değil. Gündüzün affedemediğini uykunun unutturması mümkün değil.

Hayatının en savunmasız döneminde maruz kaldığı sistematik zorbalık, sonsuza dek bozmuş uykularını. Belirsizlik, insanlar, şehir ve ejderhaları, lime lime etmiş ruhunu. Her halükarda, bundan kaçamazdı İdris. Maruz kaldığı telafisi mümkün olmayan zarar, kaderini çoktan mühürlemiş çünkü.

Uykuya dalarken bildiğimiz bir gerçek vardır; bir de, sabahın üçünde şehrin ejderhalarının çatıya atlayıp tepenizde tepindiği, çaresizliğin, yeryüzünü halı döver gibi savurduğu bir gerçek…

Gerçeklik, dayanamayacak kadar sertleştiğinde, hayal gücü ve umut bir sığınak olmaktan çıkıp bir hayatta kalma biçimine dönüşürler.

İdris, Göçmen Dairesinin ret kararına yaptığı itirazdan umutlu. Ama bir senedir bekliyor. Buzzati’nin Tatar Çölü’nde olduğu gibi, akan zamanın bekleyişte donduğu…

“Bir sorunla karşılaştığımda olasılıklar üzerinde fazla düşünmem”, diyor.

Umut, felaketin içinde küçük bir sığınak açmaktır; bazen hayatta kalmanın gizli yöntemi…

Hayattan bu kadar korkmamalıyız; sahip olduğumuz tek şey o çünkü.

Ama etrafımız Dante’nin cehennemi ve kimse, cehennemden geri dönmez aslında.

Cehennemde dolanan Dante’nin oranın sakinlerinden Guido da Montefeltro ile konuşmasına benzetiyorum İdris’le diyaloğumuzu.

Cehennem dediğiniz, Saint-Germain-des-Prés ile Porte de la Chapelle’in viyadük altları arasında kurulan çadırların gerilimli ilişkisi.

Eliot’un bir şiirinden son bir mısrayı ödünç alarak, viyadük altlarındaki insan kaderlerini anlamaya çalışıyorum:

“Till human voices wake us, and we drown.”: İnsan sesleri bizi uyandırana ve boğulana dek…

“Uyanmak”, kurtuluş değil aslında. Uyanış, bazen boğulma ile sonuçlanır.

İnsan seslerinin dünyası, özneyi kendi varoluşundan mahrum eden gürültülü bir düzen.

Toplumun, gündelik dilin, normların, beklentilerin, kayıtsızlığın ve şişkin egoların gürültüsünün ortasında yaşıyor bu insanlar; bilinçdışının şiirsel, korunaklı alanını parçalayan bir zorlamanın, bir boğulmanın tam ortasında…

Boğulmak demişken, Seine’e bakıyorum. Seine, tehlikeli akıntılar barındırdığı için yüzme yasağı olan bir nehir. Bu yıl, 18 boğulma vakası tespit edilmiş.

Yine de en çok nehir bilir, umudu ve koşulsuz sevgiyi; pazarlık kabul etmeyen, en ağır anıları içinde sessizce taşıyan nehir bilir… Nehrin akıntısında bir dil var; o dili konuşursanız yatıştırabilirsiniz hırçınlığını. İdris, o dili öğrenmek üzere.

Bunca sefillik ve talihsizliğin ortasında yaşamak zor olsa da, Paris’te ölmek daha da zor.

İnsan, gittiği her yerde sihri ve güzelliği yok ediyor; her şeyi kirletiyor. Sadece yanardağların en yüksek zirveleri, ateşten ihtişamlarıyla “temiz” ve yenilmez kalıyorlar. Ateşin, ruhu yıkayan, kiri yok eden gücünü seviyorum ben. Dante’nin cehennemini seviyorum.

Viyadükün sakinlerini, Finlandiya’da mayısın ortalarına doğru buz çözüldükten sonra yolda beliren küçük beyaz çakıl taşlarına benzetiyorum. Hani araba kullanırken  ön cama çarpıp sizi irkilten, ama kışın kaymayı önlemek için yollara serpilen küçük çakıl taşlarına…

Fransa’daki düzensiz göç, ucuz iş gücü gerçeği ile yakından bağlantılı bir olgu. Seksenli yıllarda kaymayı önleyen beyaz çakıl taşları, ekonomik konjonktür kötüleyince toplumsal vitrinin camına  çarpan çakıl taşlarına dönüşmüşler.

Karanlık çöküyor ufaktan: Tepemizde gerilmiş naylondan bir gökyüzü ve onun enginliğine yatırılmış bir hilal ve göz kamaştırıcı buz yıldızları; ve bu göğün içinden dünyanın çekirdeğine kadar akan, kalbi parçalayan soğuklar…

“İnsanın erişme arzusu, kavrayışını aşmalı; yoksa gökler ne işe yarar” diye soruyor Robert Browning bir şiirinde.

Paris’in ölümcül soğuğu, neminden değil, daha ziyade, köprü altlarındaki evsizlerle yan yana yaşamayı normalleştiren toplumsallıktan…  Buzun, toplumsalın kılcal çatlaklarına dolarak büyük dolaşımı tıkamasından…

İdris, oğlunun özlemine dayanamayıp ölen annesine en son, “ bekle beni anne, ejderhayı yendikten sonra geleceğim” diye yazmış.

İdris’le, bir sırrı keşfettiğime inanıyorum. Çünkü asıl sır, insanın derin içinden çekip alınamayacak şeylere odaklanmaktır; onun geçmişine, korkularına, şiirine, rüyalarına, aşklarına ve özlemlerine odaklanmaktır.

Acaba, Quartier Latin’in bir burjuva Brasserie’sinde denk geldiğim sığ muhabbetlerden sonra, İdris’le yaşadığım bu ânı kendi hafızasına zorlayacak gücüm olur mu?

Eve dönüyorum. Trende, ikinci sınıf bir kompartımanda yalnızım; bavul yerine, kafatasımın içinde sıkıca paketlenmiş küçük ejderhalardan oluşan bir yığın taşıyorum.

Zihnim, çocukluğumun evinin duvarlarını süsleyen ikonaları arasından Aziz Georgios efsanesinin ikonasını çağırıyor. Şahlanan atının üzerinden, mızrağıyla ejderhayı iki gözünün arasından öldürmesinin resmini…

Umudun ve Logos’un canavarın bilincini delip geçmesinin ikonografik resmini… Kentsel alegorinin resmini…

İtalya’da öğrencilik yıllarımda, Parma’da bir manastırda kalırken, Paolo Uccello’nun, perspektif ve geometrik gerilimle ejderhayı soyut bir kötülük figürüne dönüştüren, San Giorgio e il Drago adlı resmine rastlamıştım.

Gün geçtikçe ejderhanın ağzından saçılan lavlar, yer kürenin eğimini kemiriyorlar; yavaşça, ama istikrarlı bir şekilde yaklaşıp, ruhumuzda açılan kraterleri ve çatlakları dolduruyorlar. Ne nehirler ne de dağlar bu ilerleyişi engelleyemiyor.

Köyün tek çeşmesinin başını tutan ve ancak bir kurban karşılığında suyu serbest bırakan, yoluna çıkan her şeyi yutan devasa ejderhayı durdurmanın bir yolu olmalı.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.