HOŞÇA KAL BREZİLYA

Güney Amerika sineması, belli başlı majör örnekler haricinde ülkemizde pek de bilinen bir sinema değil. Seyircisi -görece- az bu sinema ekolünün Brezilya kolunda verilmiş örneklerinden biri de Carlos Diegues’in 1980 yapımı Bye Bye Brasil (Hoşça Kal Brezilya) filmi.

Hepsinden evvel, Brezilya coğrafi açıdan devasa diyebileceğimiz büyüklükte bir ülke. Yaklaşık 11 tane Türkiye, 4 tane de Avrupa kadar genişlikte bir yerden bahsediyoruz. Bizle ortak bir noktaları da var sanırım; ekvator çizgisine yaklaştıkça sosyal refah ve gelir dağılımında adalet gibi hususlarda sıkıntılar baş göstermeye başlıyor. Bizim doğu ve güneydoğu bölgelerinde rast geldiğimiz sosyoekonomik problemlerin bir benzeri de Brezilya’nın kuzey ve kuzeydoğu bölgelerinde belirgin olarak göze çarpıyor. Bu bölgeler, ülkenin uluslararası çapta cazibe merkezi olan Sao Paulo, Rio de Janeiro gibi şehirlerinden pek çok açıdan geri kalmış olmakla birlikte, bizden örneğini verdiğim bölgelerdeki insanlar gibi alenen ya da örtülü biçimde ayrımcılığa, hatta yer yer ırkçılığa da maruz kalan insanların yaşadığı bölgeler. Nüfusun çoğunluğunu Avrupa kökenlilerin oluşturduğu güneye nazaran, kuzey ve kuzeydoğu nüfusundaki yerli Brezilyalıların ve Afrika kökenlilerin sayısı çok daha fazla. Bunun yanında tarihi açıdan özellikle 17. yüzyılda Hollanda ve Portekiz güçleri arasında gerçekleşen koloni savaşları da bu kırılmayı yaratan önemli sebeplerden biri. Güneydekilerin -bizdeki yaygın tabirle- tepeden baktıkları bir coğrafya Brezilya’nın kuzeyi.

İşte Diegues’in filmi Bye Bye Brasil de yukarıda kabaca özetini yapmaya çalıştığım bu bölgede, yani Brezilya’nın kuzeyinde geçiyor. Brezilya siyasi tarihinin en çalkantılı olduğu dönemlerden birinde çekilen ve başrolünde Brezilya’da büyük bir şöhrete sahip Jose Wilker’ın olduğu 1980 yapımı bu filmde, Wilker’a Bety Faria, Fabio Junior, Zaira Zambelli, Principe Nabor gibi isimler eşlik ediyor.

Film, yukarıda bahsettiğimiz bir kuzey şehrinden manzaralarla başlar. Bu noktada yönetmenin bize gündelik hayatın içerisinden belgesel duyarlığına yakın resimler sunduğunu görürüz; yemyeşil dağlar arasında akan bir nehir, nehrin yanı başına kurulmuş kasabadan bozma bir şehir, şehrin pazarından çeşitli insan resimleri, kuzeyin geleneksel çalgısı akordeonla sanatını icra eden müzisyenler ve bu müzisyenleri dinleyen halk… Ciço (Fabio Junior) da müziğini kucağında akordeonu, kafasında da Nordestinolara* özgü olup halk kahramanı Lampiao** ile anılan chapeu*** isimli şapkasıyla icra eden, fakir bir çiftçi ailesinin oğludur. Hamile olan eşi Dasdo (Zaira Zambrelli) ile sokak müziği yapmakta olsa da büyük hayallere, ihtiraslara sahiptir.

Bir gün şehre açık kasalı, her yanı resimlerle ve envaı süslerle donatılmış bir kamyon girer. Kamyondan yükselen anonsla bunun tüm Brezilya’yı turlayarak çadır gösterisi sunan bir gezgin gösteri ekibi olduğunu anlarız. Kendini Çingene Lordu Cigano (Jose Wilker) olarak tanıtan medyum-sihirbazın başını çektiği bu ekipte rumba dansçısı Salome (Betty Faria) ve Adele Kralı Andorinha (Principe Nabor) da yer almaktadır. Ekip şehir meydanında gerçekleştirdiği tadımlık gösteri ve dağıttığı broşürlerle halkın ilgisini çekmeyi başarır, en başta o an orada müzik yapmakta olan Ciço’nun.

Çadır gösterisi gerçekleştirilir. İzlemeye gelen şehir sakinlerinde televizyon ya da radyo haricinde yeni bir eğlence imkânı bulmuş olmanın mutluluğu söz konusudur. İşin özü herkes memnundur. Fakir halktan ekibe, gösteri izni vermek için Salome ile yatan belediye başkanına kadar. Gösteriyi izleyenler arasında olan ve gösteri boyu gözlerini Salome’dan alamayan müzisyen Ciço, ertesi gün ailesiyle vedalaşarak gösteri ekibine katılmak üzere eşi Dasdo’yla birlikte yola koyulur. Girizgahta özetlemeye çalıştığımız sosyoekonomik durumdan kaçmaya çalışmaktadır o. “Burada ölmek istemiyorum baba, burada, bu taşların arasında çürüyüp gitmek istemiyorum” derkenki ifadesi, öznel bir istencin altını çizdiği kadar Brezilya’nın kuzey bölgesine özgü coğrafi zorlukların, arazinin kuraklığının, çevresel etmenlere bağlı olarak az gelişmiş toplumsal dinamiklerin sunduğu kısıtlılığın da ifadesidir (Bunun yanında filmin daha en başında hakim olan lehçe, Kuzey Brezilyalıların kendilerine özgü bir Portekizce konuştukları kuzey lehçesidir).

Ciço, kendisini ve Dasdo’yu bir şekilde kabul ettirir ve ekibin kamyonunun açık kasasında yolculuğa başlarlar. Burada gene yönetmenin yol boyu bizlere aktardığı belgeselvari doğa ve insan manzaralarını söz konusu bölgenin kendine has kırsal bütünlüğü içinde izleriz. Yönetmenin sinematografisi ise genel planlar üzerinden ilerlerken, seyirciyi şaşırtma amaçlı kamera oyunlarına pek başvurulmaz.

Lord Cigano ve Andorinha, bir benzin istasyonunda tanışıp bilek güreşi yaptıkları kamyoncudan Altamira isimli bir şehri öğrenirler. Kamyoncu beş yıl önce gördüğü ve Amazon ormanları bölgesinde bulunan bu şehri öylesine abartılı bir dille anlatır ki, Lord Cigano’nun gözünde bu zengin ve bakir şehir adeta bir ütopya mertebesine ulaşır. Ve sonrasında bütün ekibin ortak gündemi bu ütopya oluverir.

Ekip gene köy kasaba şehir demeden dolaşarak gösterilerini sunmaya, yönetmen de bize Kuzey Brezilya’nın halini gösteren planlar sunmaya devam eder. Hikâyenin başlangıcında Salome’ye duyduğu ilginin, gitgide saplantılı bir tutkuya dönüştüğünü görürüz Ciço’nun. O kadar ki hamile eşini, yeni doğmuş bebeğini bile unutur haldedir. Hatta ve hatta Lord Cigano ile Dasdo arasında gelişen ilişkiye bile kayıtsız kalır. Yönetmen Carlos Diegues bu karmaşık aşk ilişkilerini, yer yer erotizmin sınırlarını zorlayan sahnelerle aktararak izleyici ile film arasındaki görünmez bir duvarı daha kaldırır.

Ne var ki ekip için işler yolunda gitmemektedir. Gösterilere gelen seyirci sayısı azalmıştır, Daso ile Ciço’nun bebeği doğmuştur, büyük ümitlerle vardıkları ‘ütopya şehir’ Altamira fiyasko çıkmıştır ve en önemlisi ekibin şoförü, ağır işlerden sorumlu elemanı Andorinha’nın kaybettiği bir bilek güreşi sonucunda önce kamyonlarını, sonra da bu yenilgiyi gururuna yediremeyip bir sabah sessizce ortadan kaybolmasıyla Andorinha’yı da kaybetmişlerdir. İşler öylesine sarpa sarmıştır ki, Salome’nin fuhuş yaparak para kazanmasına razı hale gelmiş bulunurlar. Hatta yeni doğum yapmış, köyünden, kasabasından çıkalı kısa zaman olmuş Dasdo bile bu fuhuş ticaretine konu olur. Ancak Ciço son anda buna karşı çıkar ve gözlerini kör eden Salome tutkusundan da sıyrılarak ekipten ayrılma kararı alır. Eşi Dasdo’yu ve bebeğini alıp başkent Brasilia’ya giderler.

Yıllar geçip Ciço, eşi ve kızıyla kendi müzik grubunu kurmuş olup belli bir şöhrete ulaşmıştır. Bu başarılı noktaya nasıl geldikleri anlatılmasa da yönetmenin seçtiği plandaki resim itibariyle (anne, baba ve çocuğun aynı anda nezih bir mekânda müzik icra ediyor olmaları) ve hikayenin diyalektik akışı içinde bunun daha ‘temiz’ bir yol olduğunu anlarız. Bir gün çaldıkları mekânın kapısına rengarenk ışıklandırılmış yepyeni bir kamyon yanaşır ve kamyondan Lord Cigano ile Salome inerler. Amiyane tabirle onlar da façayı düzeltmiş, görüntü itibariyle işlerinde apaçık bir başarı yakalamışlardır. Onların bu noktaya nasıl geldiklerini yönetmen Ciço ve ailesindeki gibi bir resimle bize göstermese de tahmin etmemizi sağlayacak doneleri de öncesinde verdiğinden bunu çok sorgulamayız. Lord Cigano eski dostlarına yeniden ekibe katılmalarını söylese de bu teklif dostane biçimde reddedilir ve Lord Cigano ile Salome kamyonlarıyla yeni şehirlere, yeni gösterilere ve yeni serüvenlere açılırlar.

Bye Bye Brasil ile hayatını sanatla idame ettirmeyi seçmiş iki farklı insan topluluğunun kendi seçtikleri yolda ilerleyişlerini tanık oluruz. Ve film yazının başlangıcında bahsini yaptığımız Kuzey Brezilya toplumu hakkında -filmde anlatılan hikâyenin yer yer iç karartıcı manzarasına karşın- son derece olumlu ve sıcak bir sinema diliyle insan durumuna ilişkin bir kesit sunar. Lakin bu hikâye yalnızca yerli halk, tabiat ve sosyoekonomik çerçeve üzerinden bir toplum panoraması da değildir. Ayrıca hayatını sanatla kazanmak zorunda olan bir grup insanın, pek çok sosyal kurumu feodal yapıların baskın etkisi altında gelişmemiş bir ekonomik sistem karşısında sırf hayatta kalabilmek adına düştükleri aciz durumun da fotoğrafını çeker, tahlilini yapar. Ekip sahipsizdir; var olabilmek, sanatını icra edebilmek, gösteri izni alabilmek adına birtakım maddi ve manevi rüşvetlere, hatta fuhşa mecbur bırakılır. Ve işin ilginç yanı, bu durum herkesçe normal karşılanır. Ta ki Lord Cigano ile Salome ve Ciço ile Dasdo ayrı ayrı kendi işlerini büyütüp sanatlarını daha kurumsal bir noktada insanlara sunana kadar. Artık hayatları -en azından eskisine nazaran- daha rayında ilerlemektedir ve yüksek ihtimalle müşterileri kırsalın hayatta kalma savaşı veren çeken yerli halkı, köylüsü, çiftçisi ve işsizi değildir. Bundan sonra her şey resmi, her şey biletlidir. Gene de yönetmen Carlos Diegues’in filmin sonunda bir çözüm sunduğu düşüncesinde değilim. Filmin happy end ile bitmesi ise yönetmenin bir çözüm arayışının sonucu değil de filmin geneline hâkim olan olumlayıcı dilin bir gereği gibi durmakta. Zira Carlos Diegues Brezilya’daki Yeni Sinema Ekolü’nün önemli temsilcilerinden olup kapitalizmi “şimdiye kadar tasarlanmış en acımasız sosyal sistem” diye tarif ederek ona karşı çıkan, politik tavrını ise “sağ siyaset zaten pek çok şeyi tekeline almıştır, onun mizah veya neşe üzerinde tekel kurmasına gerek yoktur” gibi sert söylemlerle ifade eden birisidir. Bu açıdan bakıldığında yönetmenin filmi mutsuz ve umutsuz bir sona bağlaması da kendi politik doğruculuğu açısından çok yanlış olmazmış. Fakat o gene de filmin geneline yaydığı pozitif havaya sadık kalmış, belki de tutarlılık açısından daha iyi yapmıştır.

1980 Cannes Film Festivali’nde Palme d’Or için yarışıp 1981 SESC Film Festival’inde ise en iyi film ödülüne layık bulunan Bye Bye Brasil, 45 yıllık bir film olmasına karşın ülkemiz sinema seyircileri için yeni bir coğrafyayı, bu coğrafyanın insanlarını, onların yaşayış biçimlerini, ahlaki normlarını bizlere sadelikten ödün vermeyen akıcı bir dille anlatmayı başarıyor ve izlenmeyi hak ediyor.

 

*Nordestino: Brezilya Portekizcesinin Orta-Kuzeydoğu lehçesi ve bu lehçe ile konuşanlara verilen genel ad.

**Lampiao: “Kaptan” Virgulino Ferreira da Silva (7 Haziran 1897 – 28 Temmuz 1938), daha çok Lampião (eski yazım: Lampeão, “fener” veya “yağ lambası” anlamına gelir) olarak bilinir. Brezilya’da yirminci yüzyılın en başarılı geleneksel haydut lideriydi. Brezilya’nın Kuzeydoğusuna özgü haydutluğa Cangaço deniyordu. Cangaço’nun kökenleri 19. yüzyılın sonlarına dayanır, ancak özellikle 1920’ler ve 1930’larda yaygındır. Lampião, zaman zaman küçük kasabaları ele geçiren ve sayıca çok az olmalarına karşın paramiliter polise karşı bir dizi başarılı eylem gerçekleştiren bir çeteye liderlik etti. Lampião’nun kahramanlıkları ve ünü onu bir halk kahramanına, Jesse James veya Pancho Villa’nın Brezilya’daki karşılığına dönüştürdü. Onun ve ortağı Maria Bonita’nın izleri Brezilya’nın Kuzeydoğusunun tamamında görülebilir.

***Chapeu: Chapéu de couro (Tr.: deri şapka), geleneksel olarak Brezilya’nın Kuzeydoğusundaki sığır çobanları (kovboylar) tarafından sığır gütme işinde kullanılan deri şapkalardır. Kuzeydoğu Brezilya’nın geleneksel kıyafetlerinden biridir.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.