George Bataille’ın Edebiyat-Kötülük Anlayışı ve William Blake Şiiri

George Bataille “Edebiyat ve Kötülük” adlı eseri için: “Bu çalışma, edebiyatın anlamını ortaya koymak için bugüne dek gösterdiğim çabanın ürünüdür” (Bataille, 2016: 11) demektedir. Bataille’a göre egemen bir değer olan kötülük kavramı onun için oldukça önemli bir noktadadır. Ona göre “kötülük” kavramı “ahlak yoksunluğunu öngörmediği gibi, tam tersine “yüksek ahlak”ı şart koşar. İşte burada sormamız gereken soru şudur: Nasıl bir ahlak? Ayrıca bu nasıl mümkün olur? Edebiyatın/ Şiirin bunu gerçekleştirmedeki işlevi nedir? Bunlar önemlidir.

Bataille önemli bir iddiada bulunarak “edebiyat masum değildir” der ve ekler: “edebiyat suçludur ve suçlu olduğunu artık kabul etmelidir. Belli haklara sahip olan tek şey eylemdir. Bu kitapta da, bir sayfadan öbürüne gözler önüne sermek istediğim gibi edebiyat, en nihayetinde kavuşulan çocukluğun (vurgu bana ait) ta kendisidir.” (Bataille, 2016: 11). Öyleyse kötülük bize çocukluğa/masumiyete götürecek önemli bir kavrama dönüşür. Bunu William Blake şiiri üzerinden analiz ettiğimizde karşımıza hiç de yanlış olmayan bir tablo ortaya çıkar. Bütün bunları göz önünde de bulundurursak Bataille’ın da dediği “çocukluğa kavuşmak” ise eğer asıl problem o zaman “kötülük çoğaltılmalıdır”.

Şeytani Dil

Hakikatin dili şeytanidir. Bu yüzden şair ya da filozof şeytani bir dil kullanır. Böylelikle de hakikatin dilini kullananlar kılık değiştirmiş şeytanlara dönüşür. Olaya bu açıdan baktığımızda William Blake şeytanın sözcüsü durumundadır. Bunu şiirinin ana teması-gerilim noktasını oluşturan zıtlıklar üzerinden kurmak/okumak mümkündür. Çünkü onun karşı çıktığı konular-hakim anlayışlar kutsal kitapların ve anlayışların sorgulanmasıyla belirlenmiştir. Aynı zamanda onun kötülük problemi yaşama alan açmak için, insanın varolması için iyi-kötü tanımlarının şeytan-melek ikiliklerinin ters çevrilmesidir.

Blake kitabın bir bölümünde özgürce konuşmanın, dili serbestçe kullanmanın şeytanın tarafında olmak olduğunu söyler. Bunu John Milton üzerinden yapar. Çünkü onu şair yapan da budur: “Bil ki; Milton’ın Tanrı’yı ve Melekleri tutuk halde yazmasının, ancak Şeytanlardan ve Cehennemden özgürce söz etmesinin nedeni onun gerçek bir Şair (vurgu bana ait) ve bilmeden Şeytanların tarafında yer almasıdır.” (Blake, 2018: 27)[1]

William Blake bütün Mukaddes Kitap’ların veya kutsal buyrukların şu yanlışlara yol açtığını söyler:

  1. İnsanın gerçek iki varoluş kaidesi vardır, yani Bedeni ve Ruhu
  2. Kötülük denen Enerji yalnızca Bedenden, İyilik denen akıl ise yalnızca Ruhtandır.

III. Tanrı, Enerjisinin peşinden gittiği için İnsana Ebediyette eziyet edecektir (Blake, 2018: 27).

Ancak Blake bu anlayışın tamda karşısındadır. Çünkü o yaşamın temel dinamik noktalarının gerilim üzerinden oluştuğunu düşünerek bu noktada şeytanın sözcülüğünü yapar. Bu nedenle de şiirinin (Cennet ve Cehennemin Evliliği) bu bölümünün adı Şeytan’ın Sesi’dir. Bu nedenle o Kutsal Metinlerin yol açtığı yanlışların karşısına, felsefe tarihinde de örneklerini bulabileceğimiz şu zıtlıkları doğru olarak koyar:

  1. Ruhundan ayrı bir Bedeni yoktur İnsanın; Beden dedikleri, Ruhun beş duyuyla ayırdedilen parçasıdır, ki beş Duyu çağımızda Ruhun Ana Girişidir.
  2. Enerji yegâne yaşamdır ve Bedene aittir, Akıl ise Enerjiyi saran veya onu dışarıdan kuşatandır.

III. Enerji, Ebedi Hazdır (Blake, 2018: 27).

Blake böylece “ayrılığı” değil “bütünlüğü” vurgular. Çünkü onun şiirine göre “varlığın temel kaidesi ikilikten ziyade teklik ise; Cennet ve Cehennem de bunun iki ayrı yüzüdür yalnızca” (Blake, 2018: 14). Burada dikkat edilmesi gereken ve hataya düşülmemesi gereken önemli bir nokta şudur: Blake “ikilikleri aşmaya çalışırken, bütünlüğün içindeki karşıtlıkları yok saymaz, aksine onlardan güç alır, farklılıklardan olumlu enerjiyi çıkarmak gerektiğine inanır” (Blake, 2018: 14):

“Zıtlıklar olmazsa gelişme de olmaz. Çekicilik ve İticilik, Akıl ve Enerji, Sevgi ve Nefret gereklidir insanın varlığı için.”

Bu yüzden de Blake hakikati ve özü zıtlıklardan hareket ederek kurulabileceğini düşünür:[2]

“Zıtlıkların yerini değiştirmekten, melekleri şeytanlaştırmaktan, beden ile ruhu birleştirmekten söz ederek, dinamik bir çatışma-bütünleşme-yetkinleşme düşüncesine ulaşır. Bütünleşmeden de uzlaşmak olmadığını da özellikle vurgular. Her tür uzlaşmaya –bir uzlaştırma çabası olan dine itiraz ettiği gibi- karşı çıkar” (Blake, 2018: 14)

Böylece karşıtlık Blake için hakikatin kendini göstereceği dinamik bir alanı oluşturur. Özü anlamak için karşıtlıklar içindeki bütünselliği anlamamız gerekecektir.

Arzu

Blake insanın doğasında arzunun temel olarak bulunduğunu düşünür. Aksi durumda “Arzulayıp da harekete geçmeyen kişi melanet üretir” diye de ekler. Bu modern felsefeden çok tanıdık olan birkaç filozofu hatırlamamıza olanak sağlar.[3] Blake’in bu ifadesine baktığımızda kutsal metinlerin yasakladığı ya da ötelemeye çalıştığı arzu-beden kavramını tam da şiirinin-anlayışının ortasına yerleştirir. Bu ise aslında bedene ve ruha tamda bir yetkinlik kazandırmaktır. Çünkü ona göre beş duyu yani beden Ruhun Ana Girişidir. (Blake, 2018: 27)

Eski zaman Şairleri, duyumsanan bütün nesnelere Tanrılar veya Dehalarla can verdiler, onlara adlar taktılar ve onları ormanların, nehirlerin, dağların, göllerin, kentlerin, ulusların ve gelişkin sayısız duyuyla algılanabilen her şeyin özellikleriyle donattılar.

Ve tinsel tanrılık altına yerleştirdikleri her kentin ve her ülkenin dehasını da özellikle irdelediler.

Ta ki bir sistem oluşana, yani kimileri tinsel tanrıları somutlamaya teşebbüs etmek veya onları nesnelerinden soyutlamak suretiyle çıkar elde edene ve halkı elde edene ve halkı köleleştirene kadar: böyle başladı Ruhbanlık.

Tapınma biçimleri seçtiler şiirsel hikayelerden.

Ve nihayet bu tür şeylerin Tanrıların emri olduğunu ilan ettiler.

Böylece insanlar, Bütün tanrısal varlıkların insanın bağrında yer aldığını unuttular.” (Blake, 2018: 27)

Sonsuz/sonsuz olanı/tanrısal olanı keşfetmek için –ki bu Blake için hakikatin keşfidir–  duyusal zevklerin gelişmesiyle mümkün olacaktır.  (Blake, 2018: 27). Bunun içinde “insanın ruhundan ayrı bir bedene sahip olduğu düşüncesi silinmeli önce”. İşte tam da burada şeytani olan ortaya çıkar/yani Blake’in hakikatinin sözcülüğü. O bunu anlatmaya Cehennemde başlar: “Ben şeytani yöntemlerle basım yaparak gerçekleştireceğim bunu, Cehennemde sağlıklı ve sağaltıcı olan aşındırıcı maddeler kullanarak, görünen yüzeyi eritecek, gizlenen sonsuzluğu açığa çıkaracağım.” (Blake, 2018: 47). İşte insan hakikat ile arasındaki o kirliliği ancak bu şekilde temizler. Çünkü sonsuzluğun keşfi ancak böyle mümkün olur yani hakikatin. Bunun içinde algıların temizlenmesi daha doğrusu pür bir algılamanın olması gerekir. Çünkü Blake’e göre “Eğer algı kapıları temizlenseydi her şey insana olduğu gibi belirirdi: Sonsuz.”

Şiirin Egemenliği: Bataille, C. J. Jung, W. Blake

George Bataille’ın şiiri konumlandırdığı noktayı tartışmadan/anlatmadan önce onun William Blake şiirini Jung üzerinden yorumlamaya çalışmasına bakmamız gerekir. Böylece Blake’in şiirini ve hatta Bataille’ın edebiyat anlayışının şifrelerini çözmüş olacağız. Bataille’ın aktardığı üzere:

  1. J. Jung, William Blake’in “psikoloji”sini (başka bir deyişle, Blake efsanesini) “içedönüklük:” kategorisi çerçevesinde yorumlamaya çalışır. Jung’a göre “içedönük: sezgi, bilincin arka planında gerçekleşen bütün süreçleri, dışadönük duyunun dış nesneleri algılamasındaki kadar berrak bir biçimde algılar. Dolayısıyla, şeyler ya da nesneler sezgi için ne kadar önemliyse bilinçaltının imgeleri de o kadar önemlidir” (Bataille, 2016: 68).

Bataille’ın Jung’un bu yorumu üzerinden dikkati çektiği önemli noktalardan birisi “duyuların” algılama da ne gibi bir rol oynadığı veya eksikliği üzerinedir. Burada Blake şunu ifade eder: “İnsanın algıları duyu organlarıyla sınırlı değildir: İnsan, duyularının (ne kadar keskin olurlarsa olsunlar) keşfedebileceğinden çok daha fazlasını algılar.” Ancak burada dikkat edilmesi gereken noktalardan bir tanesi şudur: “Duyuların verilerine indirgenemeyen algılama, bize yalnızca içimizde olanlar hakkında (içedönük olanlar hakkında) bilgi vermez. Bu, şiir duygusudur.” (Bataille, 2016: 69). Burada daha da dikkat edilmesi gereken noktalardan bir tanesi de şiirin bize aktardığı yakınsılık ve uzaklık hissiyatıdır. Bunu hakikate yakınlık veya uzaklık olarak da okuyabiliriz ya varlığa. Bu nedenle varlığın sesine ulaşmak için şiiri tam olarak nereye konumlandırmalıyız? Hakikatin ya da varlığın bu sesini işitmek için Bataille’ın şiiri konumlandırdığı yer önemlidir:

Şiir, duyuların verileri çıplak haldeyken onları kabul etmez; bununla birlikte, şiir dış dünyanın sürekli olarak küçümsenmesi de değildir, hatta pek ender olarak bunu yapar. Onun asıl reddettiği, nesnelerin kendi aralarına koydukları kesin sınırlardır, onların dışsal olma özellikleri değil. Şiir, yakın gerçekliği hem reddeder hem de ortadan kaldırır; çünkü onu, dünyanın hakiki görüntüsünü bizlerden saklayan bir perde olarak görür (Bataille, 2016: 69).

Blake’in hakikati kavrama sürecinde[4] öne çıkardığı şiir; insan ile özdeş konumdadır. Çünkü Blake’e göre “Şiirsel Deha, hakiki İnsan’ın ta kendisidir ve beden ya da insanın dış biçimi Şiirsel Deha’dan türemiştir…”. Bataille’ın Blake’den aktardığı o kısım şöyledir:

Şiirsel Deha, hakiki İnsan’ın ta kendisidir ve beden, ya da insanın dış biçimi Şiirsel Deha’dan türemiştir… Nasıl bütün insanların dış kuvveti aynıysa bütün insanlar Şiirsel Deha bakımından, aynı biçimde (ve aynı sonsuz çeşitlilikte) birbirlerine benzerler… Bütün Uluslar’ın Dinler’i, Şiirsel Deha’nın o Ulus özgülünde algılanışından türemiştir… Bütün insanların -sonsuz çeşitliliklerine rağmen- birbirine benzemesi gibi bütün Dinler de birbirine benzer ve kendilerine benzeyen şeyler gibi Dinler’in kaynağı tektir. Hakiki insan, yani Şiirsel Deha her şeyin kaynağıdır. (Bataille, 2016: 69).

İçinde yaşadığımız dünya “algılarımız” karşısında sert duvarlarla örülü; insan bu duvarın arkasına ancak başka türlü geçecektir. Bu sınırları ancak ve ancak şiir geçecektir:

“Yalnız ve yalnız, şeylerin sınırını reddeden ve ortadan kaldıran şiir, bizi kendi sınırsızlığına kavuşturma erdemini gösterebilir; tek kelimeyle dünya, onun hakkında sahip olduğumuz imge kutsal/aştığı an gözlerimizin önüne serilir; çünkü kutsal olan her şey şiirseldir ve şiirsel olan her şey kutsaldır.”

George Bataille’a göre din “şiirsel dehanın bir etkisidir”. Ona göre dinde olup da şiirde olmayan hiçbir şey yoktur. Çünkü; “her şey şairi insanlığa, insanlığı da evrene bağlar” (Bataille, 2016: 70).

Jung’un Psikanaliziyle Yorumlanan Blake Mitolojisi

Bataille; Blake’in şiirindeki (onun saf yaratıcı gücüne ait olan) mitolojik ögeleri konu alırken aynı zamanda “şiirin sorunlarını” da tartışmaya girişir. Öyle ki Bataille’ın iddia ettiği üzere “şiir, geleneğin önerdiği efsaneleri konu aldığında özerkliğini kaybeder, kendi egemenliğini koruyamaz” der. Ona göre de üstünde yaşadığımız dünyada artık yeni efsaneler üretmiyor/yaratmıyor. Bu ise şiirin özerkliğinin ortadan kalktığının bir göstergesidir. Çünkü şiir özü gereği yaratıcıdır/yıkıcıdır ve varolanı aşan bir yapıdadır. Bu nedenle de “şiirin gereklerini yerine getiren dinler şiirin gerçek özü olan şeytandan daha olamazlar.” (Bataille, 2016: 71). Çünkü şiir “istese de yapıcı olamaz; o yıkıcıdır; o ancak isyan ettiği zaman gerçektir.” (Bataille, 2016: 71).[5] [6]

Kötülüğün Üstüne Yakılan Işık “Cennet İle Cehennem’in Evliliği”

Gerilimden/zıtlıklardan beslenen Blake –ki bu zıtlıklar yaşamın özünü oluşturan şeylerdir- Cennet ve Cehennemin Evliliği adlı eserinde zıtlıkları bir kere daha coşkuya götüren bir anlayışı ifade ettiğini belirten bir tarza büründürür. Burada Blake yine “şeytanın tarafındadır” yani “hakikatin”. Burada ki bu gerilimin ortasında karşımıza çıkacak bir tema da “kaos”dur:

Her ne kadar kaos, tanımlanabilen bir olasıya açılan yol gibi gözükse de Blake’in gençlik eserlerine baktığımızda kaosun imkansızlık (hesaplanmış bir düzen değil, şiirsel bir şiddet) anlamı taşıdığını görüyoruz. Zihnin kaos hali, evrenin inayetine verilmiş bir cevap olamaz; olsa olsa gecenin karanlığında uyanıştır o ve orada yalnızca, endişeli ve zincirlerinden boşanmış haliyle şiir cevap verebilir kaosa. (Bataille, 2016: 75).

İşte tam da bu “kaos”un ortasında Blake varolmayı ve bunu öne çıkarmayı amaçlar. Burası oldukça önemlidir. Çünkü varolma ile “o, çekici ve yalın olan, mutluluk getiren her şeyi ister: Şarkıları, çocukluğun gülüşlerini, şehvet oyunlarını, meyhanelerin sıcaklığını ve sarhoşluğunu” (Bataille, 2016: 75).[7] Bu nedenle Blake “ahlak kurallarına” karşıdır. Çünkü ona göre ahlak kuralları eğlenmeye karşıdır.[8] (Bataille, 2016: 75).

O eğlenceni yani enerjinin önünü açarken aslında bu kargaşanın içinde varolmaya çalışır. Bu yüzden de zıtlıklarla yüzyüze gelmek ister. Cennet ile Cehennemin evliliği böyle bir çabanın ürünüdür. O bu gerilimde öze ulaşmaya çalışır. Geoerge Bataille’ın da dediği gibi: “Blake’in bir filozof olduğu söylenemez; yine de öze ilişkin görüşlerini, felsefeye parmak ısırtacak kadar belirgin, hatta kesin biçimde dile getirmiştir.” Blake’in karşıtlıkları yaşamın temel dinamiği olarak koyması onu felsefeye yaklaştırırken Bataille’ın da ilgisini çeker. Blake’deki bu zıtlıkları şöyle ifade edebiliriz. Ve bir kere daha diyecek olursak hakikat “c e h e n n e m i d i r”:

“Karşıtlıklar olmaksızın, ilerleme de yok. Çekicilik ve İticilik, Akıl ve Enerji, Sevgi ve Nefret, İnsan varoluşuna gereklidir.

“Bu karşıtlıklardan, dinselin İyi ve Kötü dediği çıkar. İyi, Akla boyun eğen edilgindir. Kötü, Enerjiden doğan etkindir.

“İyi Cennettir. Kötü Cehennemdir…

“Tanrı, Enerjilerinin peşinde olduğu için İnsana Sonsuzluk içre acı çektirecektir.

“Enerji biricik yaşamdır, ve Gövdeden gelir; ve Akıl Enerjinin sınırı ya da dış çemberidir.

“Enerji Sonsuz Hazdır.”

Blake’in bu zıtlıklar içerisindeki çözüm önerisi ise “Kötülük korkusuna bir çözüm getirmek ya da gözlerini ondan kaçırmak değil, onu berrak bakışlarla izlemekti.” (Bataille, 2016: 76).[9]

Bu berrak bakışlar arasında Blake için varolmanın önemli noktası “hissetme sevincidir”. Burada ise rasyonalite karşısında duran Blake “nefsi aklın karşısına koyar.” Ve hatta nefis adına ahlak kurallarını mahkum eder.[10] Böylece o eserlerinde ve varolmanın temel dinamiğinde enerjiyi önemser: “Eserlerinde nefsin mutluluğundan, bedenlerin coşkuyla dolu olmasından yanadır.” (Bataille, 2016: 76). Blake burada yani nefse yaklaşımı konusunda kelime oyunu ya da dil oyunları yapmaz. O “gerçek nefsi inkar eden ve onun, yalnızca sağlıkla ilgili yanını gören kaçamak görüşü kabul etmez. Blake, nefis konusunda, ona derin anlamını kazandıran Enerji’den, yani Kötülük’ten yanadır.” (Bataille, 2016: 77).

 

Notlar: 

[1] Blake Cehennem Özdeyişleri adlı bölümün genelinde bize şu havayı hissettirir: “coşku”. Kutsal metinler anlattığı bu çığlık ve iç çekiş mekanı onun destansı anlatımında coşkuya karşılık gelir. Tam da anlatmak istediğimiz budur. Onun cehennem tasviri hakikatin coşkuyla buluştuğu noktadır, hareketlidir. Beden arzuyladır. Akıl bilgelikle. Bu coşkuyu Blake de ifade eder: “Coşkunluk Güzelliktir”. (Blake, 2018: 39)

[2] Blake “Karşıtlık gerçek Dostluktur” der.

[3] Spinoza: “Arzu insanın özüdür”.(Spinoza, 2016: 284)

[4] Burada çoğu filozofun felsefesinde veya felsefi anlayışında ortaya çıkan sanatın değeri ve sanatla birlikte yeniden üretilen değerler hakikati kavrama açısından önemli bir ipucu oluşturur.

[5] William Blake tam da bu yüzden George Bataille’ın ilgisini çekmiş olsa gerek çünkü tam anlamıyla çağının en aykırı karakterlerinden bir tanesidir. Dinin yaygın anlayışlarına, teologların kalıp düşüncelerine ve hakim şiir anlayışlarına karşı çıkan Blake bu yıkıcılığın üstüne kendisini konumlandırmıştır.

[6] Bataille’ın burada örnek verdiği bir diğer karakter John Milton’dır(Kayıp Cennet). Bataille; Milton’un ilham kaynağının “günah ve cehennem” olduğunu ileri sürer. “cennet” ise onun şiir heyecanını öldürür. Buradan şu çıkar ki “durağanlık ve dinginlik” şiirin doğasına zıttır. Şiir yıkıcılık ve ateş ister. Yani “günah”ın yükseldiği/masumiyetin bittiği yerde “şiir” başlar. “Aynı şekilde Blake’in şiiri de, ‘imkansızlığın’ uzağında kalınca eriyip gider. Olmayan hayaletlerin kaynaştığı o dev şiirleri zihnimizi zenginleştiremez, tam tersine boşaltır, onu hayal kırıklığına uğratırlar.” (Bataille, 2016: 71-72).

[7] Buradaki varolma baktığımızda aslında “masumiyete” dönüştür; yani “çocukluğa”. Eğer edebiyat/şiir çocukluğa dönüş ise(Ahmet Erhan’da olduğu gibi bu ana rahmine dönme istediğidir. Yani onda Akdeniz’e… – ‘Akdeniz’e dönüyorum! Akdeniz’e dönüyorum!/ Anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi.’-) Aslında geniş bir perspektiften baktığımızda felsefenin bazı ekolleri ve sanatın özelde ise edebiyatın-şiirin önemli varoluş motiflerini oluşturan özelliklerinden biri de budur. Aslında hepsi o güvenli limana/kaygıdan önceki o son ana yani ana rahmine dönmek ister ve şiir burada bu isteğin bir parçasıdır.

[8] “Ama bize biraz Bira verseler Kilisede,

Canımıza can katacak güzel bir ateş bir de” Blake/ (Bataille, 2016: 75).

[9] “Bu koşullarda huzura kavuşmak imkansızlaşıyordu. Sonsuz Zevk, aynı zamanda Sonsuz Uyanış’tır: Hatta belki de o, Cennet’in kendi içinden atmak için çabalayıp durduğu Cehennem’di.” (Bataille, 2016: 76).

[10] Şöyle yazar: “Tıpkı tırtılın yumurtalarını bırakmak için en güzel yaprakları seçmesi gibi, papaz da lanetini en güzel sevinçlere yöneltir.”

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.