Bence felsefe insanı rahatlatmak için değil, sarsmak ve huzursuz etmek için yapılmalı. İnsanı hiç beklemediği bir vakitte gelip yoklayan huzursuzluklar vardır. Çoğun “iyi huylu” huzursuzluklardır bunlar: eylemsizlik sarmalını kırarak insanın ortak bir dünya için birlikte ne yapabileceğini sorgulamaya teşvik ederler. Hayatın sıcaklığına ve acısına temas eden, felsefeyi sokağa ve kamusal alana taşıyarak huzursuzluk kışkırtan pratikleri kastediyorum: Örneğin, süpermarketlerdeki steril paketli etlerin arkasındaki devasa mezbaha endüstrisini, tabağımızdaki yemeğin hangi sömürü çarklarından geçerek geldiğini görünür kılan eylemler yapan aktivistleri… Onlar sayesinde felsefe, doğrudan cüzdanımıza ve midemize dokunan huzursuz edici bir seçime dönüşür. Buna, menziline dünyanın bütün sokaklarını alan, genişleyip devasa bir halk kategorisi oluşturan insanların, özlemlerini, ihtiyaçlarını ve arzularını müştereken dile getirmesi arayışının “arıza felsefesi” de diyebilirsiniz.
Mesela Garcés’i kastediyorum: Marina Garcés’in kendisinin de dahil olduğu Katalonya’daki kamusal felsefe kolektifleri felsefeyi kapalı salonlardan çıkarıp işgal evlerine, kriz anındaki mahallelere taşıdılar. Garcés’in izinden giden aktivistler, İspanya’daki ekonomik kriz döneminde evlerine el konulan insanlarla bir araya gelerek “Bu kriz sizin bireysel başarısızlığınız değil, sistemin ortak saldırısıdır” demiş, suçluluk psikolojisinin kolektif bir öfkeye ve dayanışmaya dönüştürülmesini sağlamışlardı.
Felsefe sarsıcı olduğunda, sizi otomatik pilottan çıkarır. Sokrates’in sokan at sineği veya Diyojen’in gözünüzü alan feneri gibi o ana kadarki muhayyilelerinizin zembereğini boşaltır. Çünkü ancak rahatınız kaçtığında gerçekten düşünmeye ve dünyayı değiştirmeye başlarsınız.
Politik huzursuzluk, sistemin size dayattığı gerçeklik ve otorite algısının bir illüzyon olduğunu fark ettiğiniz an başlar. Bu huzursuzluk, makine kırıcılarının (luddistler) veya Rus anarşistlerin yaptıkları gibi mesela, sabotajlar yoluyla kapitalizm makinesindeki kaçınılmaz arızanın bir an önce ortaya çıkmasına yardımcı olur. Devrim, böyle bir arızanın ertesi durumu, “ertesi gün”ü olarak çıkar ortaya.
Mesela vergileri ya da faturaları ödememek, seçime katılmamak, kimlikleri bankamatik kartlarını çerçöp arasına fırlatmak, sabah işe gitmemek, kravat takmamak, telefonlara çıkmamak, susmak, ilişkiler sahasından hepten istifa etmek gibi küçük burjuva eylemsellikleri bile, ağız dolusu köpükler saçan delişmen bir kısrağın tutulduğu ahırdan kaçacak kıvama geldiğinizin belirtileri olabilirler. Çünkü delişmen kısrak refleksi, biçim ve öz olarak bu kökensel arızaların izlerini taşır içinde.
Felsefi alegoriler, zihninize batan birer kıymık gibi çalışarak sizi alışılmış algıların dışına fırlatırlar. Felsefe can yakıcı olmalıdır çünkü. Kışkırttığı huzursuzlukla “Ortak bir dünyada, insanca ve özgürce nasıl yaşayabilirim” sorusunun peşinden gitmenizi sağlamalıdır.
Platon’un Mağara Alegorisini anımsayın: Mağaradaki zincirlenmiş insanlar, duvara yansıyan gölgeleri tek gerçeklik sanıyorlardı. İçlerinden biri zincirlerini kırıp dışarı çıktığında, güneşin (gerçeğin) ışığı gözlerini kamaştırmıştı. Bu kamaşma ona içsel ve fiziksel bir acı (huzursuzluk) verdi. Ancak huzursuzluk asıl politik boyutunu, o kişinin mağaraya dönüp diğerlerini uyandırmaya çalışmasıyla kazanmıştı. Statüko (gölgeleri izleyerek güç kazananlar), tarih boyunca bu huzursuzluk kaynağını hep yok etmek istemiştir. Mağara alegorisi, toplumsal illüzyonları bozmanın ve kitleleri uyandırmanın her zaman politik bir risk ve huzursuzluk taşıdığını gösterir. Gölgeler çokluk, iktidarın/statükonun eylem repertuvarına dair yanılsamalar olmuşlardır.
İçsel huzursuzluk, hayatın anlamsızlığı, rutinlerin boğuculuğu, absürtle yüzleştiğinizde varoluşsal bir sancı olarak yüzeye çıkan şeydir. Sisifos’un kayayla yaşadığı boğuşmayı hatırlayın. Tanrıların ölçüsüz cezasının farkına vardığında huzursuzlukla birlikte bir aydınlanma da yaşadı: Sisifos’un, kaderini kabul edip cezayı kendi özgür seçimine dönüştürdüğü epifanik ânı kastediyorum. Kaderini sevmek (Amor Fati), hayatın tüm anlamsızlığına ve zorluğuna karşın, ipleri eline alıp “Bu hayat benim, onu tüm huzursuzluğu ve tekinsizliğiyle kabul ediyor ve onu anlamlandırıyorum” demenin pratiğidir. Sadece faturaları ödeyecek kadar kazanmaya, sömürüye ve erk cenderesinin boğuculuğuna rağmen koşullara karşı yenik olmanın acısını ressentiment ile değil dirençle zırhlamak, intikamın değil, adaletin peşinde koşturmak, bir Sisifos mesaisi. Akıntıya karşı kürek çekme direnci, bir Sisifos mesaisi. Toplumsal ayrışmaların, parçalanma ve uçurumların daha keskin hâle geldiği ülkemizde, yaşamak bir Sisifos mesaisi…
Kaderini sahiplenme, özgür seçim ve huzursuzluk aralığında beliren teorik kapsam, absürt kökenli yabancılaşma ideolojisine bir itiraz olarak konumlandığı oranda, Marksist bir savdır ve o oranda sistemin hâlihazırdaki yıkıcı etkilerini savuşturma imkânına sahiptir.
Gregor Samsa ve Akilleus ile Kaplumbağa anlatılarının saldığı huzursuzluk, toplumun size biçtiği rollerin, ekonomik sistemin başarı/hız yanılsamalarının insanlığınızı nasıl da elinizden aldığının ayrımına vardığınızda tetiklenen bir duygu.
Böcekleşmeyi kayıt altına alan ânın alkemisini, tüm saçmalığı ve dehşetiyle yansıtır Samsa’nın evreni. Samsa sabah uyandığında devasa bir böceğe dönüşmüştür. Bir böceğe dönüşmesine şaşırmak yerine, işe geç kaldığı için patronunun ne diyeceğine üzülmesi, uğradığı dehşetli “istila”nın şoku nedeniyledir. Sistemin bireyi araçsallaştırması ve kendine yabancılaştırması öyle bir istila boyutlarındadır ki birey, kendi bedeninin, varlığının ve kimliğinin çöküşünden ziyade, sistemin üretken bir çarkı olamamaktan korkar hale gelir. Üzerinde bir hayat inşa etmeye çalıştığı sosyal zemin öylesine kaygandır ki dün çizdiği haritanın sınırları bugün değişmiştir. Bu alegori, birer böceğe dönüşene kadar çalışmak zorunda olan, benliğine yabancılaşmış modern kölelerin trajedisinden bir ders çıkarıp önünüze koyar. Sistemin çatışmalı arenasında sahne alan insana biçilen rolün etrafa, kaçış enerjileri, artıp azalan hız, telaş, endişe ve her istila anında titreme-ürperme-kasılmalar saçtığına dair bir ders… Bu rolü giyinmeyi reddetmeye dair bir uyarı gibi…
Hızlı koşucu Akilleus, kendisinden biraz önde başlayan bir kaplumbağaya asla yetişemez; çünkü kaplumbağanın ulaştığı her noktaya geldiğinde, kaplumbağa az da olsa ileri gitmiş olacaktır. Bu paradoks, modern toplumun kutsadığı durmaksızın ilerleme, hız ve büyüme mitine verilen felsefi bir itiraz gibi. Sosyal hayatta size sürekli koşmanız, tüketmeniz, kariyer basamaklarını tırmanmanız söylenir. Ancak bu yarışın bir varış çizgisi yoktur; sistem hedefi sürekli biraz daha ileri taşır. Buradaki huzursuzluk, toplumsal başarı ve hız yarışından çekilme, yavaşlama ve sistemi sorgulama arzusu yarattığı oranda işlevseldir. Modern birey, kendini bir bütünlük, süreklilik ve istikrar içinde tanımlamak eğiliminde. J. Butler’ın de belirttiği gibi, bütünlük hissi, toplumsal normların biçimlendirdiği bir performansın ürünü.[1] Sadece kendi performanslarınızı sahnelemekle yükümlü olduğunuz kapitalist evrende, performanslarınızın paslandığı o dehşetli ânı düşünün!
Kuantum fiziğinin Schrödinger’in Kedisi adlı düşünce deneyinde, kapalı bir kutudaki kedi, gözlem yapılana kadar hem canlı hem ölüdür. Bu alegori, modern toplumlarda bireyin ve hakların askıya alınma durumunu açıklar; en azından benim çıkardığım ders bu. Güvencesiz çalışanlar, göçmenler, mülteciler sistem için hem var hem de yokturlar. Bir mülteci yasal olarak yok (vatandaş) sayılırken, fiziksel ve ekonomik verim olarak (ucuz iş gücü) var durumundadır. Buradaki “sum” ve “non sum” arasında salınma hâli, sistemin bu kategoridekileri “hukuki” bir belirsizlik eşiğinde tutması için.
Göçmenler belirsizlik çağının jeopolitiğinin ve güç ilişkilerinin kodlarına dahil edilmiştir. Saf ırk/kültürel arınma saplantısı uğruna, erk makinesinin arızasızlığını yüceltip toplumu kusursuz organik bir malzeme olarak görmenin de hizmetine koşulmuşlardır. Ama irsi anlamda mükemmele varmış bir organizma olarak toplum tasavvuru, faşist bir muhayyiledir nihayetinde. Ancak mesele, bunun da dışına taşarak belirsizliğin, toplumsal huzursuzluğu yönetmeye ve onu bir tahakküm aracı olarak kullanmaya dair bir iktidar alanına yerleşmesiyle, siyasallık kazanır. Üstenci Batılı akıl, bir sonraki etabın niteliklerinin de bilinebileceğini vehmeden pozitivist bir tasavvura sahiptir. Kültürel ve etnik çeşitlilik arz eden toplumların modern “soy”, faşist monarkların sultasına bırakılmasını savunan elitist bir akıldır bu. Ancak gün gelir, göçmenler, mülteciler hakikatle her temaslarında dünyaya batmak isteyen o huzursuzlukla aydınlanırlar. Bu paradoksu kavramak, toplumsal adaletin ve insan haklarının gözlemcinin (otoritenin) keyfine göre nasıl da şekillendinii sorgulatan politik bir huzursuzluk yaratabilir.
Platon, insan ruhunu iki ata hükmetmeye çalışan bir arabacıya benzetir. Atlardan biri beyaz, soylu ve rasyoneldir (ideallere koşanı); diğeri siyah, vahşi ve şehvet düşkünüdür (arzulara ve dünyaya çekeni). Bu alegori, arzu siyasetini ve kitle manipülasyonunu açıklamak için işlevsel. Modern kapitalizm ve faşizm, ruhun hep o siyah atına, başka bir deyişle ilkel arzulara, hedonizme, öfkeye, tüketime ve korkulara oynar. Reklamlar ve popülist politikacılar siyah atı kamçılayarak arabacıyı (aklı ve iradeyi) devirmeye çalışırlar. Bunun, içsel denetiminizi, istençlerinizi nasıl kaybettiğinizi gösteren sosyal bir huzursuzluğu kışkırtması beklenir. Arzularınızın ne kadarının size ait olduğunu ne kadarının algoritmalardan sızdığını, istençlerinizin hangi kuşatmalar altında olduğunu sorgulatır size. Sorunun kökeni, özne olma kuramının en temel meselelerine uzanır.
Sömürgeci arketip: Meursault, Cezayir kumsalında, güneşin ve sıcağın bunaltıcılığı altında, mantıklı bir neden olmaksızın bir Arap’ı öldürür. Bu eylem, Fransa’nın Cezayir’deki sömürgeci yerleşikleri olan “pied-noir” (Kara Ayak) üstenci psikolojisiyle doğrudan bağlantılıdır aslında. Sömürgeci Fransız toplumunun nihilist boheminin, burjuva şımarıklığının ve hakikati estetize ederek gerçeklerden kaçma eğilimlerinin arketipi Meursault’nun öldürdüğü adamın, romanda bir adı bile yoktur; o sadece bir “Arap”tır. Kurbanın etnik kökenine yapılan vurgu, sömürgeci sistemin yerli halkı nasıl kişisizleştirdiğini, değersizleştirdiğini, öz kimliklerinden soyup adsızlaştırdığını göstermesi bakımından çarpıcıdır.
Meursault’nun nedensizce işlediği cinayet ve sömürgeci habitus, “coğrafi” bir koordinata yerleşerek, sömürgeci sistemin yüz yıldır süregelen kurumsal şiddetinin failin dokularına sirayet etmiş şekillerini ortaya koyar. Sosyal teoride yapı-faillik tartışmasının faillik kanadında konumlandırılan sömürgeci arketip, işgal ettiği topraklarda yerliyi doğanın bir parçası (güneş gibi, kum gibi) görür ve onu yok etmeyi sıradan bir olay addeder. Bu alegorinin, Batı hümanizminin ikiyüzlülüğünü açığa vuran politik bir huzursuzluğu kışkırtması olasıdır.
Meursault’nun cinayetten ziyade annesinin cenazesinde ağlamadığı için yargılanması, sistemin ahlak oyununun sahte karakterini açığa vurur. Oradaki teatrallik ahlakı, soyut kategorilerden sayma eğilimindedir. Yabancı’da Camus, belirlenimci bir yapı/faillik hattı üzerinden irdeler meseleyi; sınıfların sömürgeci süreç içerisindeki oluşumuna veya negatif ayrışmasına odaklanmaz.
Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreğinde’ki Kurtz’u, Kongo’da cinnet geçiren sömürgeci başka bir arketiptir: Fildişi ticareti için Kongo’nun sık ormanlarına giden ve orada rasyonalizmini kaybederek yerliler üzerinde mutlak, vahşi bir tanrıcılık oynayan Kurtz, deliliği ile Batı medeniyetinin maskesini düşürür bir bakıma. Kurtz, sömürgeci ilerlemeciliğin teatralliği için de çok işlevsel bir konumdadır. Teatralliğin anlam kümesinin içine, ırklar arası dengesizlik üzerine kurulu bir dünya düzeninin sömürgeci mirası, şiddetin tortusu, patriyarkal bakış ve Janus yüzlü “medeni barbarlar”ın anlatıları sığdırılmıştır. Kurtz’un ölürken fısıldadığı son sözleri hatırlayın: “Dehşet, dehşet!”
Camus’nün Yabancı’sındaki üstenci pied-noir psikolojisinin bir tık ötesidir bu. Beyaz adamın uygarlık maskesi, Kongo’nun karanlığında işlevini kaybettiğinde geriye sömürgeci aklın barbarlığı kalır sadece.
Nietzsche, bir arabacı tarafından acımasızca kırbaçlanan bir atı gördüğünde koşarak ata sarılır, ağlar ve ardından zihinsel bir karanlığa (deliliğe) gömülür. Bu, sadece öznel bir kırılmayı değil, araçsal aklın bakışından tevarüs eden taşlaşmaya bir itirazı da yansıtır: Aydınlanmanın araçsal aklının iflasını gösteren felsefi bir çığlıktır. Batı rasyonalizminin faydacı aklı; doğayı, hayvanları ve ötekileri kontrol edilmesi, kırbaçlanması gereken ve sömürülen birer nesneye indirgemiştir. Nietzsche’nin ata sarılması, ilerleme ve tahakküm mantığının kışkırttığı Darwin’ci sosyalliklere karşı duyulan dehşetin somutlaşmasıdır bir bakıma: Akıl çağının çöküşünün ve militan empatinin vazgeçilmezliğinin alegorisi… Çünkü insanın bir özü varsa eğer, o, dayanışma ve empatiyle yoğrulmuş iyicil bir özdür. Sistem sizden, verimlilik adına kalbinizi taşlaştırmanızı isteyedursun, acı çekenle kurduğunuz radikal bağ, kurulu düzene karşı duygusal bir başkaldırıya dönüşür içinizde.
Barthes, fotoğraftaki genel kültürel ve toplumsal arka planı Studium olarak tanımlar. Diğer yandan fotoğrafta sizi aniden vurup canınızı yakan, sarsan beklenmedik bir detay vardır ki (Punctum) bir kıymık gibi batar teninize. Punctum, medyanın ve egemen güçlerin yarattığı büyük anlatılar ve steril bilgi ortamına eleştirel bir bakışı kristalize eder. Televizyonda her gün onlarca savaş veya yoksulluk haberi izler, Studium’un (genel bilgi) istilasına maruz kalırsınız. Ancak bir çocuğun çamurlu ayakkabısı ya da bakışı sizi kalbinizden vurur (Punctum). Sistem üstünüze görüntüler ve veriler boca ederek sizi punctum’lara karşı duyarsızlaştırır. Oysa punctum o veri seli arasında sokak ortasında vurulmuş Hrant Dink’in delik ayakkabısıdır, kırbaçlanan attır ve ona sarılıp ağlayan filozoftur mesela. Punctum, anlamı, duyarlılığı kıran taşkın geri çekildiğinde, çamur, eşya, veri, anlamsızlık ve dehşet bulamacı arasında hakikat parçacıkları aramaktır. Punctum, soyut istatistikler yığını arasında gerçek insanın acısıyla yüzleştirendir: Hakikatin sırlarına erip ihya olmak için değil, biraz daha insanlaşmak için… Kendilerini her türlü kuşku dışında tutanların köktenci bir yüzleşme yaşamaları mümkün değildir ama. Bu insanlar için Barthes’in yapabilecekleri çok sınırlı. Zira köktenci bir yüzleşme için mutlak diye benimsenen doğruların ve bunları dayatan metafiziklerin de kuşkuya açık olmaları gerekir.
İki dolandırıcı terzi, krala sadece akıllı ve görevine sadık olanların görebileceği görünmez bir kumaştan elbise diktiklerini iddia ederler. Kral dahil tüm saray halkı aptal görünmemek için elbiseyi över. Ta ki küçük bir çocuk “Kral çıplak!” diye bağırana kadar. Bu alegori, ideolojik aygıtların toplumu nasıl bir kolektif yalan ve rıza sarmalına hapsettiğini gösterir. Kimse sistemin dışına itilmek istemez ya hani, sosyal hayatta ve siyasette, herkesin yanlış veya işlevsiz olduğunu bildiği halde dışlanmamak için sürdürdüğü kurumsal mitler, ekonomik politikalar, toplumsal normlar vardır. “Kral çıplak” çığlığı, bu konforlu sözde sosyal uyumu bozar. Size dayatılan toplumsal başarı öykülerinin, politik vaatlerin aslında boş olduğunu haykırır. Bu çığlıktan neşet eden öyle bir huzursuzluktur ki sistemin çizdiği kusursuz portrenin yüz kısmını tahrip eder; Gray’in kendi portresiyle yüzleşmesinde olduğu gibi, çürümeyi ve yalanı görünür kılar.
Aç ve susuz bir eşek, kendisinden eşit uzaklıkta bulunan bir kova su ile bir çuval saman arasında kalır. Hangi yöne gideceğine bir türlü karar veremediği için açlık ve susuzluktan ölür. Kapitalizm size sonsuz seçenekler sunar: Onlarca kariyer yolu, yüzlerce dizi, binlerce ürün… Modern tüketim toplumunun yarattığı tüketimci arketipin hayata karşı saf kayıtsızlığının bir “bunaltı” yaratması kaçınılmazdır ama. Homo economicus’un yanlış tanrıları, bir burjuva sakilliğiyle bu arketipi, “tüketim etiği ve estetiği”nden nasibini almamışlar kategorisine dahil edip, büyük şehir varoşlarına yığışan lümpen proleterin sonradan görme’ci bir prototipi olduğunu ve seçenek bolluğu karşısında seçim felci ve eylemsizlikle malul olduğunu ileri sürerler. Politik alanda ise birbirinin aynısı olan partiler veya vaatler arasında sıkışan seçmenin sandığa gitmemesi veya apolitikleşmesi, dev kararsızlar kümesi de bu felcin, bu ölümcül inertianın sonuçları arasında. Buridan’ın eşeği alegorisi, sunulan özgür seçim illüzyonunun nasıl da felç edici etkileri olduğunu gösterir size. Farkındalığı yüksek özne için özgürlük, seçenek bolluğu değil, radikal bir karar alma eylemi ve özerk bir istenç meselesidir. Seçenekler mezarlığının şiddetiyle yüklü bir kolektif hafızaya sahip, çoklu ve derin sosyo-ekonomik eşitsizlikleri deneyimlemiş bir kuşağın kimlik krizlerini ise, ütopya vakumuna dolan saçma sapan arzu makinelerinin arızalarıyla açıklamak mümkündür belki.
Aristoteles felsefesinde Theoria, günlük çıkarların, acil ihtiyaçların ve kaosun dışına çıkarak, dünyaya bir mesafeden ve bütünsellik içinde bakma eylemidir. Günümüzün hız, performans ve gündem bombardımanı toplumuna karşı radikal bir panzehirdir bu. Modern sistem, bireyi sürekli acil durumların, anlık krizlerin ve tüketim sarmalının içinde tutarak büyük resmi görmesini engeller. Mesafelenmek, sistemin sizi içine hapsettiği panik odasından çıkma arayışıdır bir bakıma. Mesafe, sistemin manipülasyonlarına karşı entelektüel bir koruma kalkanıdır: Kültürel kimlik, milli birlik gibi kadrajların arkasında manipülatif odalar, ana akım anlatılar ve erksel anakronik bakışların saklı olduğunu unutmadan… Bu tehlikeli müşterekleşmeye mesafe almak, mekânsal, erksel sınırları çözmenin ilk koşulu.
Mesafelenme, Deleuze’cü kaçış hatları (Lignes de fuite) örmenin başka bir şeklidir de. Gilles Deleuze ve Félix Guattari’ye göre sistemler (devlet, aile, kapitalizm) sizi sabit kimliklere ve kalıplara sokmaya çalışırlar. Kaçış hatları, bu kuşatmayı yarmak, sistemin kodlarını bozarak yeni yaşam ve düşünme alanları yaratma pratiğidir. Bu strateji, Marina Garcés’in savunduğu “gerilla felsefesi” ile örtüşür. Kaçış, dünyayı terk edip bir adaya yerleşmek olarak değil; sistemin sınırları içinde beklenmedik direniş odakları, alternatif dayanışma ağları, üretken müşterekler ve yaratıcı eylemler oluşturmaktır. Çaresizlik sarmalını yıkan, umut dolu politik bir huzursuzluğun militan formu olarak, kıyametçi söylemlere karşı, duvarın içinde her zaman bir çatlak bulunabileceğini ve o çatlaktan yeni bir ortak dünyanın sızabileceğini gösteren…
Akıllı telefonlar, sosyal medya algoritmaları ve yapay zekâ araçları, konfor, eğlence ve sözde özgürlük getiren birer Truva Atı gibi girer hayatınıza. Ama kapılar kapandığında, bu araçlar sizi gözetleyen, verilerinizi çalan, arzularınızı manipüle eden egemen güçlerin askerlerine dönüşürler. Kendi rızanızla hayatınızın başköşesine koyduğunuz teknolojilerin, sizi nasıl köleleştirdiğini fark ettiğinizde, Virginia Woolf’un, “Kendine Ait Bir Oda” ile kastettiği şeyin, telefonlarınızla bir odaya kapanmak olmadığını, özgürce düşünebilmenin, yazabilmenin ve kendini gerçekleştirmenin odasını kastettiğini anlarsınız. Telefonu her elinize aldığınızda gözetlendiğinize ve bağımlı hâle geldiğinize dair bir tekinsizlik sarar içinizi.
Truva atının içinde, benliğinize karşı düşmanca konuşlanmış gözetim Panoptikon’unun; dijital kapitalizmin yeni tahakküm biçimlerinin araçlarının, ruhunu eşyaya devretmiş bir corpus’un, bir yabancılaşma rejiminin askerlerinin gizlendiğini unutmayın. İnsanın nesnelerle kurduğu ilişkinin, onda aynı zamanda psikolojik ve sosyokültürel anlamda pek çok değişim yarattığını da… Modern kapitalizmin oyuncaklarına derin bağlarla bağlı olan en içteki halkanızın- ki bu, egonun, bilinçdışının ve narsisistik nevrozların barındığı mekândır- çoğunlukla ruhsal ve sosyal sermayenizi küçültüp big brother’ın iktidarını güçlendirdiğini de… Bütün insanların eşyanın kölesine dönüştüğünü ve kendisine yabancılaştığını söylemek yanıltıcı olur yine de, çünkü sanayi toplumunda oluşan sınıfsal ayrışma, ezen ezilen paradoksunu doğurmuş küçük bir azınlığı, hem eşyanın hem de insanın efendisi yapmıştı.
Erasmus’un “Deliliğe Övgü”sü, bir bakıma kurumsal kibre karşı ironinin zaferidir. Erasmus, kilisenin, akademinin ve devlet adamlarının sahte ciddiyetini, dogmalarını ve kibrini delilik figürünü konuşturarak hicvetmişti. Toplumu ayakta tutanın rasyonel yasalar değil, bu tatlı deliliğin maskelerini alaşağı ettiği yanılsamalar olduğunu göstermeye çalışmıştı. Modern bireyin, ancak kurumun, iktidar ilişkilerinin ve sistemin normatif kalıpları içinde ifade edilebileceğine dair hegemonik savın, bir erk patolojisi olduğunu göstermişti.
Bu alegori, ideolojik hegemonya ve normallik dayatmasını sarsan bir şeydir. Kurumlar (devlet, ordu, bürokrasi) kendi iktidarlarını mutlak bir akıl ve ciddiyet maskesiyle meşrulaştıra dursun, Erasmus bu maskeyi alaşağı etmişti. Kafka’nın Dava’sındaki gibi, statükonun aslında ne kadar absürt, gülünç, keyfi ve temelsiz olduğunu göstermişti. Size normal, makul ve yasal olarak sunulan toplumsal hiyerarşilerin varoluşsal deneyiminizde bir boş gösterene karşılık geldiklerini; kolektif bir deliliğin, nihilist keyfiyetin ve absürdün ürünü olduklarını fark ettiğinizde, otoriteye duyduğunuz o kutsal, kör saygınız da yerle bir olacaktır.
John Fante’nin Toza Sor (Ask the Dust) romanındaki Arturo Bandini karakteri, Los Angeles’ın tozlu, sıcak sokaklarında yazar olma hayalleri kurarken büyük bir yalnızlık ve açlıkla boğuşur. Çöl, sadece şehrin coğrafyası değil, modernleşmenin insanın içine açtığı devasa manevi çoraklıktır da. Amerikan rüyası anaforu içinde öznenin yönünü yitirerek, bir uçsuz bucaksızlığa savrulmasıdır. Nietzsche’nin “Çöl büyüyor; ne yazık çölü içinde barındırana” cümlesiyle de çağrışımlar kuran bu olgu, sistemin ruhunuzu kurutmasını imler. Kapitalizmin vadettiği bireysel başarı, şöhret ve zenginlik illüzyonunun (Amerikan Rüyası) toplumu nasıl köksüzleştirdiğini, dayanışmayı yok ederek insanları birer yalnızlık adasına çevirdiğini gösterir. Sistem özneyi ışıltılı plazalar ve tüketim vaatleriyle kuşatırken, içindeki anlam ve şefkat çölünü büyütür. Aydınlandığınızda doğru sözcükler ve anlam, kopan büyük kum fırtınasının enkazındaki elmas tozları gibi imdadınıza yetişir, Bu çoraklıkla yüzleşmek, “eşyaya sahipken neden bu kadar boş ve eksiğim”, sorularının neden olduğu bir huzursuzluğu yüzeye çıkarır; içsel oyuklarınıza ve sistemin fay hatlarına biriken tozu püsürü görünür kılar. Sizi, sistemin sunduğu sahte vahalar yerine, gerçek toplumsal bağlar aramaya iter. Kendinizi nesnelerle sürekli doldurma telaşının, içinizde sessizce kök salan bir tür hiçliğin ve nihilizmin belirtisi olabileceğini gösterir.
Dante, cehennemi iç içe geçmiş dokuz daire olarak kurgulamıştı. En alt dairelerde (en karanlık günahların işlendiği yerlerde) canavarlar değil, kendi vatanına, dostlarına ve ortak değerlerine ihanet eden politikacılar, din adamları ve hainler, donmuş bir buz gölünün içinde cezalandırılır. Dante’nin cehennemi, teolojik bir mekân olmanın ötesinde, kendi döneminin İtalya’sındaki siyasi yozlaşmaya, kilisenin rüşvetçiliğine ve toplumsal çürümeye verilmiş radikal politik bir yanıttır. En büyük günahın, ortak dünyaya ve güvene ihanet etmek olduğunu dillendirir. Bu alegori, toplumsal adaletsizlik karşısında tarafsız kalanların da cehennemin kapısında (Araf’ta) sonsuza dek hor görüleceğini söyleyerek sarsar insanı. İletisi, Garcés’in nötr kalmama ilkesiyle birleşir; politik ahlaksızlığa karşı kolektif bir huzursuzluk ve hesap sorma iradesi uyandırır.
Oscar Wilde’ın romanında, Dorian Gray genç ve kusursuz kalırken, işlediği tüm günahlar, ruhundaki çürüme odasındaki gizli portresine yansır. Resmin içinde resmin yer alması (mise en abyme), bir aynalama etkisi yaratır. Dorian portreye her baktığında kendi kötülüğünün sonsuz döngüsünü görür.
Günümüzün sosyal medya narsisizmini ve gösteri toplumunu kehanet gibi açıklar: Sosyal medyada, genç, mutlu, kusursuz ve steril sahte benlikler (Dorian Gray’in bedeni) sergileyenlerin içindeki oyukları görünür kılan bir ayna gibi… Bu steril dijital vitrinin arkasında, sömürülenlerin, çevre katliamları ve derin bir psikolojik çöküşün (tavan arasındaki çürüyen portre) gizlendiğini hatırlatır size. Sergilediğiniz o kusursuz toplumsal maskeler ile öz benliğiniz/gerçekliğiniz arasındaki uçurumu yüzünüze çarpar. Kendinizi aynada ne kadar sterilize ederseniz edin, kolektif suçlarınızı ve içsel çürümenizi gizleyemeyeceğinizi gösterir sarsıcı bir huzursuzlukla. Bakış, poz ve oyun, kırılma anlarını, öz kimliğin çöküşünün trajedisini ve “aynı yerdeyiz, sen bana baktığında ben kime bakıyor olacağım” sorusunu kaydeder portreye.
Truva Savaşı bittikten sonra yurduna (İthaka) dönmek için on yıl boyunca canavarlar, tanrılar ve büyücülerle savaşan Odysseus’un yolculuğu, insanın bu dünyada kendi merkezini, kimliğini ve “iç ev”ini bulma arayışıdır.
Modern insanın en büyük trajedisi olan sürgünlük, yersiz-yurtsuzluk ve yabancılaşma durumlarını imler. Küreselleşme, savaşlar, göçler ve ekonomik krizler çağında insanlığın, hem fiziksel olarak evinden edilmelere hem de ruhsal olarak dünyaya ve kendine yabancılaşmalara maruz bırakıldığını da… Modern insanın, Odysseus gibi durmaksızın bir yurt ve anlam arayışı içinde olduğunu da… Kavafis’in İthaka şiirinde olduğu şekliyle aslolanın varmak değil, yolculuğun kendisi olduğunu da… Bu alegorinin yarattığı huzursuzluk, sizi sistemin sunduğu sahte konfor alanlarından (büyücü Kirke’nin adasındaki uyuşmuşluktan mesela) çıkarır belki. Sizi, dünyayı sadece seyreden bir turist olmaktan kurtarıp, kendi hayatınızın ve ortak dünyanızın aktif birer yolcusu (eylemcisi) olmaya zorlar.
Büyük bağlam, kararmış bir dünyada ortak bir ev inşa etmeye yöneliktir. Eğer Fante’nin uyardığının aksine, içinizdeki çölün dünyayı kurutmasına izin verirseniz, Dante’nin cehennemindeki iletinin tersine, politik ihanetlere göz yumup tarafsız kalırsanız, Conrad’ın Kurtz’u gibi, gücü elinize aldığınızda vahşi birer sömürgeciye dönüşürseniz, Dorian Gray gibi, vitrindeki sahte görüntünüz uğruna ruhunuzu satarsanız, İthaka’nızı (iç evinizi, ortak dünyanızı) sonsuza dek kaybedersiniz.
Edebiyatın ve felsefenin bu sarsıcı aynaları, sizi kendinizle ve sistemle yüzleştirerek huzursuz eder. Edebiyat, Kurtz’un karanlığına ve Bandini’nin çölüne karşı “Ortak, adil ve yaşanabilir bir dünya nasıl kurulur”u estetize ederken felsefe, bu huzursuzluğu alıp politik eyleme dönüştürendir.
Kurtz’un sömürgeci deliliği ile Dorian Gray’in iç çürümesini gizleyen narsisizmi arasında bir bağ kurarsanız, günümüzün küresel elitlerinin (teknoloji devleri, zengin devletler), geri kalan dünyayı sömürürken size sundukları o steril ve çevreci vitrinin arkasına gizlendiklerini anlarsınız.
Ancak asıl önemli olan huzursuzluğun, bireysel olanı aşarak kolektif pratiğe dönüşmesidir: Marina Garcés’in Yeni Radikal Aydınlanma’da[2] işaret ettiği şey, tam olarak budur. Eğer mağaradan çıkmanın acısına katlanmaz, Sisifos gibi rutinlerinizin anlamsızlığıyla yüzleşip kendi anlamlarınızı yaratmaz, Samsa gibi böcekleşirken bile işi düşünmeye devam edecek kadar öz benliğinize yabancılaşırsanız, sistem sizi tamamen yutacak ve çaresizlik içinde eylemsiz bırakacaktır.
Kedinin kutuda ölmesini izlemek, çıplak kralı alkışlamak, iki seçenek arasında açlıktan ölmek veya Truva atını şehre buyur etmek, konforlu ama ölümcül eylemsizlik formlarının varyasyonlarıdır. Felsefe bu alegorilerle “sistem sizi hangi illüzyonlarla uyutuyor ve bu uykudan uyanmak için konforunuzu bozmaya hazır mısınız”, sorularını sordurtur.
Bu alegorilerin sırtlandığı büyük toplumsal ve politik bağlamlar, bireysel delilikten sömürgeci vahşete, algının kırılmasından sistemden kaçış yollarına kadar huzursuzluğun nasıl kitlesel, politik ve sosyal bir başkaldırıya evrilebileceğini gözler önüne serer.
Ancak bunun için alegorilerde tecessüm eden estetik, kuramsal etkinin aşılması zorunludur. Bu alegorilerin iletilerini, ideolojilerinizle çarpışmayan zımni önkabullerle aynı söylemsel küme içinde yorumlamak, onlardan dersler çıkarmanıza engel olacaktır.
Nietzsche’nin acı karşısındaki gözyaşları, Camus’nün kumsaldaki isimsiz kurbanı ve Deleuze’ün kaçış hatları, hep aynı gerçeğe işaret ederler: Düşünmenin, sorgulamanın, özneyi korunaklı limanlardan alıp, fırtınanın ortasına bıraktığı gerçeğine… Felsefe, Barthes’ın punctum’u gibi ruhunuza batmalı; sizi sömürgeci ve ideolojik kibirden, kurumsal deliliklerden ve sistemin uyuşturan esrikliğinden kurtararak ortak bir dünya için eyleme geçmeye zorlamalı.
Tanrı’nın, tarihin, toplumun, öznenin, hakikatin ve daha birçok şeyin ölümüne tanık olurken felsefe, bu kıyametçi kapsamı yorumlamak için söz ile hayat arasındaki ilişkiyi yeniden kuran bir “huzursuzluk dili” icat etmelidir, çünkü insanlığı kurtarma isteği duyan herkes, öncelikle sözü kurtarmalıdır.
[1] Butler, Judith. (1990). Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity, p.136. New York: Routledge.
[2] Marina Garcés. Yeni Radikal Aydınlanma. Ortak Bir Dünya İçin Felsefe. Çevirmen : Müge Gürsoy Sökmen. Metis Yayınları. İstanbul : 2026.


Bir Cevap Bırakın