Televizyon haberlerine yansıyan, Ankara’daki sıradan bir yön tabelasına akın akın gidip asılarak fotoğraf çektiren gençlerin –hatta kimi yaşlıların– görüntüsü, ilk bakışta hafif ve gülünç bir manzaraymış gibi durabilir. Oysa biraz daha dikkatle bakıldığında, bu davranışın toplumsal dokuda çok daha derin bir çatlağın dışavurumu olduğu görülür. Akım diye adlandırılan davranışa kapılan gence “Neden buradasın?” diye sorulduğunda verilen yanıt neredeyse hep aynı: “Sosyal medyada gördüm”, “Herkes yapıyor”, “En Ankaralı fotoğraf bu”.
Buradaki kopuş, bireyin kendi anlam alanını kendi çabasıyla inşa etme kudretini kaybetmesidir. Genç, artık dünyayla kendi deneyimi üzerinden bağ kurmuyor; başkalarının beğenileri, paylaşımları ve yönlendirmeleri üzerinden bir hayat tasarlıyor. Yönünü kaybetmiş bir toplumun fertleri, bir yön tabelasına tutunarak görünür olmaya çalışıyor. Ne kadar ironik!
Tabelaya asılmak, fotoğraf çekmek, bunu paylaşmak ve anlık beğeni dalgası toplamak… Bu döngü, gençlere bir başarı hissi veriyor ama bu hissin gerçek bir karşılığı yok. Yaşamın içinde elde edilemeyen tatmin, dijital ortamda sembolik bir eylemle telafi edilmeye çalışılıyor. Gündelik hayatta kurulamayan özneleşme, sanal bir an içinde ve başkalarının onayıyla inşa ediliyor. Fakat bu “inşa”, kalıcı değil; rüzgârın önünde savrulan bir yaprak kadar kırılgan.
Bu nedenle tabela yalnızca bir levha değildir; boşluğun maddi sembolüne dönüşmüştür. Gençlerin ona tırmanırkenki ciddiyetleri, yüzlerindeki tuhaf kararlılık, sanki olağanüstü bir başarıya şahitlik ediyorlarmış havası vermesi, aslında içsel bir eksikliği dışsal bir göstergeyle telafi etme çabasıdır. Bu çabada hazindir ki başarı değil, başarıya benzeyen görüntü esastır.
Bu görüntü çoğaldıkça, olay bireylerin kontrolünden tamamen çıkar. “Ben sadece bir fotoğraf paylaştım, akım haline gelmesine bir şey yapmadım.” diyen sosyal medya karakteri genç kadın, aslında günümüz insanının kaderini özetler: Bir eylem artık sahibine değil, onu taklit eden kitleye aittir. Bu yeni dünyada birey, kendi yarattığı şeyin sahibi değil; izleyicisidir. Tabelaya çıkanların hem “akımı başlatan kıza” öykünmesi hem de bizzat o akımı bozup tahrip etmesi de bu yüzden şaşırtıcı değildir. Tutunacak yer bulamayan insan, tutunduğu nesneyi de ayakta tutamaz.
Üstelik bu savrulma sadece gençlere özgü değildir. Kır saçlı adamın “Akşam ben sökeceğim.” diye tabelaya koşması, toplumdaki dağınıklığın yaş aralığı tanımadığını gösterir. Bu ülkede gençlik bir yaş değil, ortak bir yazgıdır: Geleceği belirsiz, tutunacak dalı az, yön duygusu zayıf bir büyük kalabalık. Buna belki “yeni kuşak” değil, “yönsüz kuşak” demek gerekir.
Tabelaya akın edenler, yalnızca gençler değildir; toplumun ta kendisidir. İnsanlar, kendi hayatlarının eksilen anlamını, bir levhanın üzerinde bulmaya çalışmaktadır. Fakat tablo daha da vahimdir: Bu sembolik arayış zamanla fiziksel tahribata, kargaşaya ve sonunda şiddete dönüşmüştür. Bir yön tabelası yüzünden kuyrukların oluşması, tartışmalar çıkması, ardından bıçaklanma olaylarının yaşanması, toplumsal boşluğun artık sembolik değil, maddi bir krize dönüştüğünü gösterir.
Bugün insanlar bir tabelaya değil, aslında kendi kaybolmuş yönlerine tırmanmaktadır. Aradıkları manzara Ankara’nın manzarası değildir; kendi hayatlarının bir manzara üretmesini istemektedirler. Bir fotoğrafla “ben de varım” demek istemektedirler. Fakat görünürlük ile varoluş birbirine karıştırıldığında, geriye yalnızca geçici bir heyecan ve daha derin bir boşluk kalır.
Sonuç olarak, Kızılay tabelası etrafında yaşanan bu hadise, toplumdaki büyük gerilimin küçük bir sahnesidir. Bu sahnede, gelecek beklentisi kırılmış bir gençlik, hayata anlam bağlama kabiliyeti zayıflamış bir toplum ve gerçekliğin yerini görüntüye bıraktığı bir çağ birlikte rol almaktadır. Belki de asıl sorulması gereken şudur: Bir yön levhasının üzerine yığılmış bunca beden, aslında bize ne anlatmak istemektedir?
Cevap açıktır:
Hiçbir yönün gösterilmediği bir ülkede, en çok yön tabelaları yıpranır.
Ve bu yıpranma, artık sadece tabelaya değil, bu toplumun ruhuna işlemiştir.


Bir Cevap Bırakın