Yolun Yükü

Yola çıkalı ne kadar olmuştu bilmiyordu. Fakat sabahın ilk ışıklarında etkisiz olan güneş şimdi tepesine dikilmiş bütün varlığıyla gücünü hissettirmeye başlamıştı. Gözlerini güneşten ayırıp önünde uzanan yola çevirdi. Bu yolun nerede başlayıp nerede bittiğini bilmiyordu. Yol bütün ağırlığıyla uçsuz bucaksız bir halde karşısında uzanıyordu. Yolda olması bir davet değildi, kendini bildi bileli bu yolun yükünü taşıyordu. Yapmakta olduğu şeyin bir zorunluluk mu, alışkanlık mı, yoksa bir istek mi olduğunu düşünmeden devam ediyordu, çünkü bunu düşünmenin geride kalmak olduğunu biliyordu. Duramazdı, yol uzundu ve varması gereken yere bir an önce varması gerekiyordu. Her günün farklı aynılığında ilerlemeye devam etti. Taşların değiştiği, yolların açılıp kapandığı, geçitlerin daraldığı yolda yalnızca ilerliyordu. Çünkü ilerlemek yaşamaktı ya da ona en çok benzeyen şeydi.

İlerledikçe bir yandan da yolun değiştiğini düşünüyordu. Değişmesini istiyordu. Sabah kolaylıkla yürüdüğü yol öğleye doğru uzuyor, ilk bakışta önemsiz görünen çukurlar giderek büyük uçurumlar gibi görünmeye başlıyordu. Aslında değişen yol değildi. Aynı yoldu, aynı çukurlar, aynı taşlar, aynı adımlar… Değişen yalnızca zamandı. Bazı anlarda yürüdüğü yolu değil, içinden geçtiği zamanı aşmaya çalıştığını fark ediyordu. Başını kaldırıp karşısında uzayan yola baktığında yolun sonunun ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın aynı uzaklıkta kaldığını görüyordu. Yolun sonunda bir bitişten ziyade, yeni bir yolun olabileceği huzursuzluğuna kapıldı. Çünkü yol elinden kaçan bir ip gibiydi, tutmaya yaklaştıkça biraz daha uzağa çekiliyordu. Buna rağmen durmak yerine adımlarını sıklaştırdı. Çünkü durmak yoldan çıkmak demekti. Aniden esen rüzgâr dengesini bozmuştu. Ayağının altındaki toprağın da sertleşmesiyle biraz yavaşladı. Yol zorlamaya başlamıştı. Fakat bir süre sonra yolun zorluğu önemini yitirdi. Çünkü engeller yol kenarındaki ağaçlar gibi geçilen değil, beraber yürüdüğün şeyler oluyordu. Yorgunluğun ve belirsizliğin sürekli tekrar eden yüzü zamanla yaşamın en tanıdık görünümüne dönüşüyordu. Belki de alışkanlık denilen şey buydu, yaşamın tekrar eden yüzüne teslim olmanın tesellisiydi.

Gittikçe sırtındaki yükün ağırlığı biraz daha artıyordu sanki. Birkaç adım daha attıktan sonra soluklanmak için yavaşladı. Yanından gelip geçenlere baktı. Kimisi bir koşuşturma içinde aceleyle yanından geçerken, kimisi bu koşuşturmada ona çarpıyor ve kendi yönünde hızla ilerlemeye devam ediyordu. Tanımıyordu hiçbirini fakat hepsinde aynı ifade vardı: teslimiyetin tesellisi. Ortak dilleri olmuştu bu yürüdükleri yol. Görünüşte hepsi nereye ve neden gittiklerini biliyor gibiydi. Kimse durup bir diğerine soru sormuyordu, hepsi sorunun cevabından emin bir şekilde vakit kaybetmeksizin ilerliyordu. Belki de emin görünmek ilerleyebilmenin bir şartıydı. Kendisinin de böyle göründüğünü düşündü. Hepsi kendinden emin fakat ne yaptıklarının bilinmezliğinde sırtlarındaki yükün ağırlığıyla yolun sonuna doğru ilerliyordu. İlk zamanlardaki yolun ve yükün merakı zamanla kaybolmuştu. Arada düşünürdü: Yol nereye gidiyordu? Sırtındaki yükün bir önemi var mıydı? Vardığında ne değişecekti? Yavaşlamış bunları düşünürken yükün ağırlığı yerini zamanın ağırlığına bırakmaya başlamıştı. Çünkü kimse kimseyi beklemeden gelip geçiyordu. Aklındaki sorularla yola devam etti. Yaptığı şey bir zorunluluk muydu bilmiyordu ama yaşamak için yürümenin zorunluluğundan emindi. Varacağı yer yolun sonu değildi belki, belki de yolun sonu yoktu ya da son hiçbir zaman varılamayacak kadar uzaktaydı. Yoldaki taşlar, çukurlar hepsi birer engeldi fakat sonra fark etti ki aslında yolun kendisi engelin kendisiydi.

Tepedeki gün yavaş yavaş eğilmeye başlamıştı. Işığın yol üzerindeki gücü azalıyor, hakimiyetini gölgelere bırakıyor, önündeki engeller belirsizleşiyordu. Varması gereken yere artık çok az kaldığını hissediyordu. Belki yorgunluğunun bir yanılsamaydı bu, belki de uzun süre yürüdükten sonra varacağı bir yer olduğuna inanmak zorundaydı. Sırtındaki yükü kavradı. Son birkaç adım daha dayanabilirse bütün yürüyüşünün bir anlam kazanabileceğini hissediyordu. Umutla ilerlemeye devam ediyordu ki bir anda etrafı bir karanlık sardı. Yanından geçip gidenler hızla kaçışmaya başladı. Kimisi sırtındaki yükü terk etmiş, kimisi ise hala ona sadık bir şekilde kaçmaya çalışıyordu. Ne olduğunu anlamak için durup başını yukarı kaldırdığı sırada hata ettiğini anladı fakat artık çok geçti. Durmak yoldan çıkmak demekti… Üzerine inen ağırlıkla yere yapıştı. Sırtındaki yük birkaç santimetre ötesine savruldu. Etrafa kaçışan kalabalık kısa bir an başına toplandı. Sonra içlerinden biri yere savrulmuş yükü sırtlandı. Yerde uzanmış son nefesini vermek üzereyken yol gözlerinden çekiliyordu artık. Başkasının sırtında uzaklaşmakta olan yüküne son kez baktı.

Yolun yükü bitmişti ama yükün yolu bitmemişti…

Küçük çocuğun ayağı yere indiğinde ezdiği karıncayı fark etmedi. Küçük adımında ne bir öfke ne de bir kasıt vardı. Aceleyle yere inen adımı elinden tutan annesinin adımlarına yetişmek amacındaydı. Annesinin kolundan çekiştirerek durup yerdeki karıncaları göstermek istedi. Fakat annesinin telaşı durmalarına izin vermedi. Elindeki simidi sallayarak kırıntılarını onlara bırakabildi sadece. Annesi ise birkaç adım önünde söylenmeye başlamıştı:

“Oyalanma. Yolumuz uzun.”

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.