Virginia Woolf’un Dalgalar adlı romanı, altı bölümlük bir koral gibi kurgulanmış bir hikâye. Hikâye, Bernard, Louis, Neville, Suzanne, Rhoda ve Jinny’nin, ergenliğin başlangıcından orta yaşlara kadar süren hayat yolculuklarını, iç monologları aracılığıyla, bir tür uçuruma yerleştirmeyle, sonsuz derinliklere yapılan piklerle (mise en abyme) aktarıyor.
Bu karakterler albümü, ergenlikteki grup bağına özgü olan ve hem arkaik kayıtlardaki narsisizmi hem de Ödipal özdeşleşmeleri açığa çıkaran bir kalabalık; bir bakıma temsili bir mikro toplum.
Woolf metinsel yapının bölümlerini, güneşin ufukta şafaktan gün batımına kadar izlediği yola, dalgaların ritmine, kıyıda bıraktıkları izlere, düşüncelerin gelgitlerine benzeyen bir momentumla birbirinden ayırıyor. Şafaktan (gençlik) alacakaranlığa (yaşlılık) kadar olan farklı dönemler arasındaki geçişler, güneş ışınlarının giderek güçlenip sonra azalma eğilimini takip ediyorlar.
Woolf’un Dalgalar romanında, duyusallık sorununun, varoluşun sürekliliğiyle, dürtüsellikle, kayıpla ve kimliksel olanın özneleştirilmesiyle rabıtalarını kuran güçlü imgeler bulunuyor.
Woolfçu yazı, duyusallık sicilinde duyusal/ duygusal parçalanma tehdidi olarak ortaya çıkan dürtü uyanışlarını yansıtıyor. Çocukluk döneminin sonunun, varlığın sürekliliği ve benliğin özdeşleştirici dokusuna dair gün yüzüne çıkardığı çöküş tehditleri ve ergenlikte duyusal parçalanma şeklinde tezahür eden narsisistik çözülme riskleri Woolfçu yazının odağında duruyor.
Bu duyusal yığınak içinde karakterlerin hayatı, küçük burjuva sosyalliklerinin her gün yeniden üretilmesi şeklinde ilerliyor. Tekrarlayan döngü, her gün, aynı ‘mutluluk’ dalgasının etrafında dönüp aynı ritme uyuyor; sahilde biraz daha ilerleyip işaretli yerde kumda ölen bir dalganın ritminde… Bu bir bakıma, asla yenilenmemenin burjuva melankolisidir.
Durgun küçük burjuva yaşantılarının özneyi kendi kaygılarından uzaklaştıran yanılsamalı ritminde, kalıcı bir şey var yine de: ruh ve beden arasında, uyuma, nefes alma ve yemek yeme kaygısı arasında paylaşılan ve karakterlerin hayatlarına tekinsizlik salan bir şey…
Mesela Jinny’nin monoloğu, yoğun çalkantılarla boğuşan bir bedenin iç sesini yüzeye çıkarıyor. Jinny, “tavanın yüzeyinde oluşan kabarcıklardan” bahsederken (Dalgalar s. 20), aynı anda hem yandığını hem üşüdüğünü hissediyor. Jinny’nin bedeninde deneyimlediği şey, ergen cinselliğinin ama aynı zamanda çöküş kaygılarının tekinsizliğe yakın etkiler ürettiği duygulanım dalgalarıdır: yeniden konuşlandırıldıklarında, duyusallık sicilinde bir parçalanmaya, kimlik algısında bir dağılmaya yol açan dalgalar…
Parçalanmanın eşiğindeki duyusallığı/ duygusallığı çağrıştıran bu “ıstırap”, ilk başta neredeyse bitkisel bir ışıkta görünen genç bir adama verilen bir öpücükle çözülürken, Jinny’nin telaşlı bedeni, hareket halindeki bir doğanın ritmine bağlanıyor. O öpücüğün ardından bir şey uyanıyor Jinny’nin içinde; sonsuz bir yenilenme gibi bir şey… Louis’yle yaşadığı ‘epifanik’ anlar, benliğini oluşturan atomları nasıl adlandıracağını, ölçüp toplayacağını bilmemeye benzer duyusal/ duygusal bir kasırgaya yol açıyorlar: Ve sadece şimdiki anın hükmünün olduğu bir dünyada ona, korkunun, kaygının gereksizliğini hatırlatıyorlar. Çiçekler, bitkiler ve onlara eşlik eden kelimeler, koyu yeşil sularda yüzen mercan balıkları gibi. Ancak anda, yanılsamanın içine gizlenen, sonra ansızın tepip çıkıveren bir habaset de var. Nitekim Jinny, o anların kaybolmasının ardından, dünyanın derinliklerine yeterince kök salmadığını kanıtlayan solmuş bir çiçek sapı demetiyle ortada kalıyor.
O sahnede baş kahraman, aslında zaman ve onun yakalanması zor hayaleti: başka bir deyişle, şimdiki an. Orada, her karakterin zamanın bir imgesini temsil ettiği geniş bir zamansal deneyim yelpazesi aracılığıyla, hafızaya/ hatırlamaya dalıyorsunuz.
“Ve seni burada, bir çalı kadar yeşil, hareketsiz bir dal gibi gördüğümde sana doğru koştum Louis. Öldün mü diye sordum kendime. Ve kalbim, hiçbir şey onları hareket ettirmese de sürekli hareket eden bu yapraklar gibi elbisemin altında zıplarken, kocaman öptüm seni…” (s. 22-23)
Bir hüznü kuşanıyor Jinny: aşkın bir peri masalı değil, kırılgan ve geçici bir duygu olduğunu; gerçekliğe kök salmadıkça mutluluğun, insanın asla tutunamayacağı bir şeyin nadir ve “kaçak” bir ânının görünümü olduğunu anlamanın hüznünü… Ve o hüzün ki, Woolf’un Jinny’e yaptığı ‘libidinal yatırımı’ adeta boşa çıkarıyor.

Suzanne ise, yoğun kıskançlık ve üzüntü duygularıyla boğuşmakta. Arzu nesnesini özleyen varlık, kirli bir camın arkasından bakmakla yetiniyor sevgiliye; keskin bir bıçağın kınında kendini kesmesine benzer bir hınçla kendini yaralayarak bakıyor kaybın (Louis) ardından. Her boşuna bekleyişin eşiğinde, her düş kırıklığının ardından içinizde “haset” eden bir gözlemci vardır ya hani; içsel bir taşkının birazdan ekinleri kıracağını kulağınıza fısıldar: Suzanne’ın içinde küçük burjuva maneviyatının tekinsizlikleri fokurdamaya başlıyor.
Suzanne’nın dokunsal duyusallığını kışkırtan yakınlaşma, aşkta, tensel olanda bir rekabete tosladığında, küçük burjuva narsisizmini arkaik parçalanma skalasında tehdit eden bir baş dönmesi yaratıyor. Suzanne’ın o anda kendi üzüntüsünü bir cep mendiline sarmak (s. 23) dışında, duygusal bir savunma aracının kalmadığı anlaşılıyor.
Woolf, bir ‘burjuva kurtarılmış bölgesine’ sıkışmış karakterlerinin ‘parçalanma’ anlarını göstermek için özel bir çaba sarf ediyor. O ‘burjuva ayinlerinde’ yalnızlık, bir ‘dokunsal zarf’ meselesidir. Orada yalnızlığın duygulanım yükünü ‘dalgalar’ üstleniyorlar ve ‘duyusal/ duygusal yük alma ve boşaltma’, dalgaların kayalara vurup onları aşındırmalarında olduğu gibi gerçekleşiyor.
Bedenin bütünlüğü ve duyuların bütünleşmesi sorgulanırken, cinsel kimlikler meselesi de duyusal bir çıkış yolu buluyor kendine. Örneğin Jinny’nin öğretmeninin elbisesini giymeyi hayal ettiği sahne, küçük burjuva dokunsallığının/ tenselliğinin mührünü taşıyor. Jinny elbiseyi, kış ateşlerinin ışığında parıldayıp kırmızı tonlara bürünen bir nesnenin, “bir deniz kabuğu parlaklığında damarlı” (s.41) olan genç bir kadının bedeni üzerinde, yeni bir deri gibi durması şeklinde tanımlıyor.
Karakterler albümüne “random” dahil olan Perceval, kaybın ve zamansallığın özneleştirilmesi sorununun irdelendiği bir figür. Altı arkadaş, Perceval’in çekim gücü etrafında dönen uydular gibiler. “Sessiz” Perceval, yine de her yerde mevcut, çünkü o, tüm fantezilerin, aşkların ve kıskançlıkların nesnesi: tüm can sıkıntısını, monotonluğu ve kırık düşleri onarmayı üstlenen mitik bir burjuva idolü gibi, hikâyenin ortasında. Hayatının baharında Hindistan’da yitip gitmesi, geride onulmaz bir boşluk bırakırken; küçük burjuva öforilerinin/ sevinçlerinin ne denli sahte, uçucu olduğunu ve temsil ettiği idealin yanıltıcı doğasını, acı bir ironiyle gözler önüne seriyor.
Onun ölümü ya da Lacancı terimlerle söylersek, arzu nesnesinin (objet petit a) kaybı, öznede duygusal kırılmalara yol açsa da, özne aslında o kişiyle birlikte zaten hep eksik olan bir şeyi deneyimliyor.
“Bütün ölümler tek bir ölümdür” şiarınca ilerleyen metin, arzu nesnesi olduğu ortaya çıkan birinin kaybını, sınıfsal bağlamından koparıp sadece uzlaşmaz “yas”a bağlayarak sorunsallaştırıyor.
Kayıp ve yanılsama, hikâyenin bu önemli anından itibaren yazıda yeni bir statü kazanıyorlar. Zira sevilmeye layık kalabilmesi için ‘güzelliğin’ de, toplumsal gerçekliğin içinde her gün doğması ve ölmesi gerekiyor.
Perceval karakterinin roman yazımındaki bu özel konumu, tıpkı sonsuz düşüşleri takip eden aralıksız yükselişler gibi, ergenlerin içine daldıkları narsistik irtifa kayıplarından kurtulmak için bir ‘ideal kimliğe’ eklemlen(eme)me sorununu ortaya koyuyor. Başka bir deyişle, idealize edilmiş kimlikle özdeşleşmelerin yanıltıcı doğasını, Kral Lear’in, “Kim, bana kim olduğumu söyleyebilir?” sorusunda olduğu şekliyle bir ‘benlik inşasına’ bağlıyor.
Özetle, farklı kahramanların Perceval karakteriyle kurduğu ilişki, Freud’un Grup Psikolojisi ve Egonun Analizi adlı eserinde tanımladığı, kalabalığın liderini anımsatan bir idealleştirmedir.
Görüldüğü gibi, haz ilkesinin egemenliği altındaki ego, kendisine sunulan nesneler haz kaynakları olduğu sürece onları kendi içine alırken, içinde hazsızlık nedeni olan her şeyi dışarı atıyor.
Dalgalar, gerçek karşısında çabucak yıkılan yanılsamaların, daha fazla düşün, daha fazla düş kırıklığı demek olduğunun, sonuna kadar açarak gecenin gıcırdayan kapılarını, içeriye daha fazla rüya girmesini sağlamak isteyenlerin hikâyesi. Dalgalar, küçük burjuva varoluşuna dair hayatlara, cinselliğe ve ilişkilere sızan ‘içe almanın’ ve ‘kusmanın’ dilini ve metaforlarını, vıcık vıcık mahremiyetleri, çekicilikleri, profesyonel ve kişisel umutları, mutluluk ve vazgeçiş arasında salınan tutumları, eylemsizliği (inertia), durağanlığı ve toplumsal ataleti deşifre eden bir hikâye.
Dalgalar, Woolf’un, feminizm, eşcinsellik, üslup yenilikleri ve intihar gibi izleklerle inşa ettiği mitin, üslup yenilikleri ayağına karşılık gelen hikâyesi.
Tikelliği içinde kendisini bulmaya çalışan, dağınık, parçalı bir küme olan egonun, nihai biçimini alıp, birliğe kavuşmasının imkansızlığını anlatan bir hikâye.
Woolf’un eserinde, bir ‘burjuva alter egonun’ üretimini gözlemlemek mümkün. Dalgalar, yazarın kendini farklı karakterler içinde kırarak çoğalttığı; serbest çağrışımların ve rüyaların plastik temsiline benzer süreçlerle oluşturulmuş bir perspektif.
Woolf, romanda en çok ‘yazar’ Bernard karakterinin söylemine bürünüyor. Ve sanki o an, çırpıntılı bir ritim atmaya başlıyor Woolf’un içinde. Hareketsizce uyuklayan kelimeler, kendi tepelerini dolanarak yükseliyorlar ansızın ve yazar-karakterin içindeki bir dalganın sırtında tekrar alçalıp metnin sessiz koyunda güçten düşüyorlar.
Dalgalar yazının, ancak toplumsalla rabıtaları kurulduğunda, yaşam yaralarını onarmak için, görünüşlerin ötesinde bir dayanak noktası oluşturduğunu kanıtlıyor.
Dalgalar’da, çıplak varoluş anlarını okurun gözüne sokan bir “gösteren”, bir dalga gibi hareket edip kendini dayatıyor; görmenin gerçekliğinde toplumsalı ve sınıfsal olanı dikkate almayan bir gösteren…
Woolf’un romanı, yoğun algısal keskinliklerle işaretlenen küçük burjuva varoluş anlarının bir bakıma yeniden yazımı gibi. Roman, gerçek, sembolik ve hayal arasında düğümler atıp onları lirizmde çözen bir üslubun yankısı.
Woolf, karakterlerinin dünyada var olma biçimlerinin ‘lümpen burjuvaziye’ özgü varyasyonlarının hakkını verirken adeta, gerçek bir “varoluş biyografileri” albümü sunuyor. Karakterlerinin inşasını, çoklu duyusal kayıtların kullanımı ve onları dolduran seslerin iç içe geçmesi üzerinden kurarak okuru, biyografi kavramını yeniden düşünmeye davet ediyor.
Woolf, zamansallığın Ben’i tahriş eden dokusuna sürtünerek kendilerini ve ötekini arayan ergenlerin kendi varoluş anlarına açılımını, daha çok melankolik bir boşluğa ama daha az, yaşamla (conatus) özdeşleşmenin zeminine yatırıyor. Duyusal dalışların, ergenlerin metinsel hayatta kalışı için ekmek ve güneş kadar gerekli olduğu görülüyor.
Dalgalar, kısa doğa tasvirleriyle iç içe geçmiş bir dizi monoloğun yankısı bir ağıt gibi. Her karakter, gelgitlerin iniş çıkışlarını çağrıştıran ritmik hareketlerle, sesini çıkarıp geri çekiliyor.
Romanın serimleniş şekli, doğrusal zaman anlayışını kırarak iç monologlar üzerinden ilerliyor. Roman, zihinlerini, demir kafeslerden çıkarıp duygulanım dalgaları üzerinde, bir sonbahar bulutu gibi sürüklenmeye bırakanların anlatısını, okurun ruhuna bir yanık izi gibi kazıyor.
Dalgalar bir bakıma, gün ışığında konuşulmayanın, sessizliğin gizlediği yaraların ifşa edilmesinin metni. Ve bu anlayışın içinden derin bir yalnızlık doğrultarak kafasını, dünyayı ve başkalarını dolaştıktan sonra, öznenin kendisiyle olan bağlarını koparıyor.
Dalgalar’da, karakterlerin iletişimsizliği, tekinsiz bir sessizlik şeklini alıp, bir fincan kahvede, sigara dumanında, bir masada, kapalı bir pencerede, çalkantılı bir denizde ‘nesneleşerek’ gündelik yaşamlarının içine sızıyor.
Kısacası Dalgalar, küçük burjuva öznesinin sisle çevrili olduğunu; öz benliği, yanılsama ve yanılgıların buzlu camının arkasına zorlanmışken, içinden tözü, özü tahliye edilmiş bir nesneler dünyasıyla çevrili olduğunu hatırlatıyor.
Woolf, kendi sesinin yanı sıra etrafında uçuşan diğer seslerin peşinden koşmayı hiç bırakmayan bir yazar. Varoluşun pamukla sarılıp duyarsızlaştırıldığı ara bölgede, gündelik hayatın bilinci saran, yumuşatıp uyuşturan o sis tabakası altında olmayı sevmiyor. Bu nedenledir ki “Pamuk” (the cotton wool of daily life), eserinde, burjuva yaşantılarının pamuksu hissizliğini, o tarifsiz yokluk halini, mekanik hareketlerin gerçekleştirildiği o arada kalmışlığı tanımlamak için sıkça kullandığı bir kelimedir.
Woolf, Dalgalar’ın yayımlanmasından intiharına kadar geçen sürede, balta girmemiş ormanların yasasınca ilerleyen tarihin karanlık ve sinüzoidal sancılarını, psikolojik olarak yaşamak zorunda kalmıştı. Lacan bu deneyimleri “bilgenin öznel draması” olarak adlandırmıştı. Çünkü Woolf, çok fazla şey bilmenin; dünyayı olduğu gibi görmenin yol açtığı kırılganlıkların yazarıydı.
Woolf yapıtında hep, bedenini, bir meyvenin kabuğu gibi yere serip egonun yerini alan, hayali olanın çözülmesini gerçeğe ve sembolik olana dönüştüren estetik araçlarla yol aldı. Ancak yükselip alçalan dalgalar gibi nükseden bir hastalık ki, hep “yasa dışı” bir şeydi, Woolf’un peşini hiç bırakmadı. Woolf, hastalıktan bahsedebilmek ve acıyı tarif edebilmek için adeta yeni bir dil icat etti; daha ilkel, daha ham daha çiğ daha münzevi bir dil…
Virginia, bir daha asla yüzeye çıkmayacağından emin olmak için ceplerini ağır taşlarla doldurup kendini evinin altındaki nehrin sularına bırakmıştı. Başka bir deyişle o, kesin bir ölümü garantiye almıştı. Bu ‘anahtar teslimi ölüm’, şüphesiz varoluşsal kırılmaların dışavurumuydu; bilincin ve zamanın dalgalarının biteviye içe ve dışa akışının mührünü vurduğu, kimliğin çözülerek delilikle us arasındaki sınırı geri dönüşsüz biçimde yıktığı ontolojik kırılmaların dışavurmuydu.
Taşlarla dolu cepler, yalnızca ölümün değil, muhtemelen ‘ağırlığın’ da sembolüydü; Woolf’un atlanılmaz bir dünyanın yükü altında ezilmesinin; varlığın dayanılmaz ağırlığının sembolü…
Onun kalemi altında hayat, felsefi gerçekçilik ile duyumların izlenimciliği arasında sürekli bir gerilim içinde olageldi. Woolf’u okurken, karakterlerine atfedilen kapalılığı, onların kışkırttığı büyüleri ve tılsımları, tekrarlayan melankoli nöbetlerinin ardından gelen gönüllü ölümü, evrenini lekeleyen soyutluğu ve yaydığı varsayılan hüznü, kayıtsız koşulsuz dikkate almanız gerekiyor.
Dalgalı bir denizde yüzen tahta parçaları gibi, sadece imgelerin sözcüklere bağlandığı aralıkta iletişimli, yüzleri asık, ‘dilleri yalancı’ Woolf’un karakterlerinin. Bu yüzdendir ki, Dalgalar’da Ben ile Öteki parantezine alınan hayatlara açılan kapıdan esen rüzgarlar, karakterlerini bir deniz yosunu gibi uzaklara savurdular:
“Ben, kayaların oyuklarını ağzına kadar dolduran beyaz köpüğüm. Ben de bu odada duran genç bir kızım.” (s.110)
Woolf sadece ‘duyarlılık olmak’ isteyen bir yazardı. Onu zamanının edebi manzarasında ayrı kılan tüm zengin sözcüksel ve duygusal palet içinde, duyusalı, duygusalı, yaz mevsimini ve gecenin gerçek doğasını haber veren sesleri, bir şalın kıvrımlarının ipeksiliğini, gece sona erdiğinde şafağın titrediği yerdeki tereddüdü, bir böceğin çıtırtısını, biçilmiş çimenlerin kokusunu, bilincin içinde kırılan dalgaların uçsuz bucaksız iç çekişini, bir kül tablasının bakırını, yaz akşamlarında çardağın altındaki sessizliği, küçük ve kaybolmuş bir dünyayı, bir İngiliz bahçesi ölçeğindeki bir Atlantis’i (ütopyayı) yeniden canlandırmak için ustalıkla düzenlenmiş ayrıntılar cümbüşünü, nostaljiyi, melankoliyi, bir ülkeye değil de, bir zamana ait olan acının ve ölümün izlenimlerini barındırdı. Ama acı çeken insanlığın büyük çoğunluğu, bu paletten ne yazık ki habersizdi.
K.aynakça
Woolf Virginia. (1931). Les vagues. Paris : Stock, 1974.
Woolf V. (1931). Dalgalar, Çev. Tomris Uyar, Cam yayınları, 1984.
Freud Sigmund. (1921). Grup Psikolojisi ve Egonun Analizi. Çev. Kamuran Şipal. İstanbul: Say Yayınları, 1994. s. 129-241.
Freud Sigmund. (1915). İçgüdüler ve Yazgıları. çev. Ali Babaoğlu. Cem Yayınevi, 1985.
Resim: Gürbüz Doğan Ekşioğlu


Bir Cevap Bırakın