Juan Carlos Onetti: Kasabanın Bağışıklığı

“Önemli olan hiçbir şey düşünülemez, önemli olan her şey bir gölge gibi bilinçsizce insanın peşinden sürüklenmeli.”

– Juan Carlos Onetti, Ceset Toplayıcı

Juan Carlos Onetti’nin Ceset Toplayıcı’sı üzerine bilişsel bir okuma

Amerika’nın İsviçresi…

Haritada küçük bir ülke. Arjantin ile Brezilya’nın arasına sıkışmış, Rio de la Plata’nın geniş, çamur renkli ağzına yaslanmış; karşı kıyıda Buenos Aires’in ışıkları, arkasında bitmeyen otlaklar, otlaklarda inekler ve koyunlar. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Uruguay kendine bir ad buldu ve o ada uzun süre inandı: Amerika’nın İsviçresi.

Adın arkasında bir adam vardı. José Batlle y Ordóñez iki kez devlet başkanı oldu, 1903-1907 ve 1911-1915 arasında; onun ve izinden gidenlerin kurduğu devlet, kıtanın geri kalanının hayalini bile kuramadığı bir şeydi. Sekiz saatlik işgünü, boşanma hakkı, kiliseden ayrılmış bir devlet, devletleştirilmiş hizmetler. Bu refahın parasını yün ve et ödüyordu. Londra’nın, Avrupa’nın sofraları Uruguay’ın otlaklarından besleniyordu. Ülke kendine “Como el Uruguay no hay” (Uruguay gibisi yok) diyordu ve bunu söylerken pek de abartmıyordu.

İlk çatlak erken geldi. 1933’te Devlet Başkanı Gabriel Terra kendi anayasal düzenine karşı darbe yaptı; İsviçre kısa bir süre için bir taşra diktatörlüğüne benzedi, sonra yine toparlandı. Asıl çöküş daha sinsi geldi. Kore Savaşı’nın yün fiyatlarını uçurduğu birkaç parlak yılın ardından, 1950’lerin ortasında fiyatlar düştü, düşüş o düşüş bir daha da kalkamadı. Durgunluk, enflasyon, ardından yorgunluk. 1958’de ülke neredeyse bir asırdır iktidarda olan Colorado Partisi’ni ilk kez devirdi; değişen bir şey olmadı. Altmışlarda Tupamaro gerillaları ortaya çıktı, 1968’de olağanüstü güvenlik tedbirleri gündelik hayatın parçası oldu ve 27 Haziran 1973’te Devlet Başkanı Juan María Bordaberry parlamentoyu orduyla birlikte kapattı.

Burada, “Rüya bitti” demek mümkün; ama bu tür rüyalar kendi kendine bitmez. Peki kim bitirdi? Fiyatları Montevideo’da değil Londra’da ve Şikago’da belirlenen bir ihraç ekonomisi, o ekonomiden payını alıp yatırımı unutan toprak sahipleri, krizi yönetemeyen siyasetçiler, en sonunda da parlamentoyu kapatıp yerine kışlayı koyan belirli adlar… İsviçre benzetmesi bir yanılsamaydı, ama bu yanılsamanın bedelini onu yaratanlar ödemedi tabii.

Onetti’nin romanlarını bu tarihin bir alegorisi olarak okumak çekici geliyor; eleştirmenlerin bir kısmı, özellikle Tersane için, bunu yaptı da… Onetti’yse alegori kurmadığını söyledi. Buna inanmak zorunda değiliz, ama inanmamak da bir şey kanıtlamaz. Kısa Hayat’ta Santa María’yı icat eden adam, kentini “İsviçreli çiftçi kolonisiyle nehir arasında” bir yere koyar. Uruguay’ın kendini benzettiği ülkenin göçmenleri kasabanın hemen yanı başında oturur; kasabaysa onlara hiç benzemez. Bunun bilinçli bir ironi olduğunu kanıtlayamam elbette. Yine de bir haritanın kenarına düşmüş bu koloni, bütün o “Uruguay gibisi yok” cümlesinin bir dipnotu gibi görünüyor bana.

Yatakta yazılan dünya…

Juan Carlos Onetti, 1 Temmuz 1909’da Montevideo’da doğdu, babası gümrük memuruydu. Okulu ortaokulda bıraktı. Nedenini soranlara resim dersinden çaktığını söylerdi. Sonra sayısız iş: dişçi asistanlığı, tekerlek satan bir dükkânda çıraklık, duvarcılık, futbol maçlarında biletçilik, buğday ambarlarında müfettişlik. 1930’da Buenos Aires’e geçti. Ömrünün büyük kısmını iki kıyı arasında, nehrin bir yakasıyla öbür yakası arasında geçirecekti.

1934’te ilk romanının müsveddesini bir adama gösterdi: Roberto Arlt’a. Bunu otuz yedi yıl sonra, Arlt’ın Yedi Deliler’inin İtalyanca baskısına yazdığı 1971 tarihli önsözde anlattı. O roman, Tiempo de abrazar (Kucaklaşma Zamanı), kayboldu ve ancak 1974’te basılabildi. Anlatıya göre Onetti, sigara satışının hafta sonları yasak olduğu bir dönemde, sigarasız kaldığı bir hafta sonunda ilk kısa romanı Kuyu’yu yazmaya başladı; kitap 1939’da beş yüz adet basıldı ve neredeyse kimse fark etmedi. Aynı yıl Carlos Quijano’nun haftalık Marcha dergisinde yazıişleri sekreteri oldu. 1941’de Reuters ajansına geçti ve 1955’e kadar Buenos Aires’te kaldı.

Santa María orada, Buenos Aires’te, 1950’de yayımlanan Kısa Hayat’ta doğdu. Doğduğu oda önemli. Juan María Brausen, bir reklam ajansında çalışan silik bir adam, ameliyattan yeni çıkmış karısı Gertrudis’in başucunda oturuyor; komodinin üzerinde bir morfin ampulü var. Karısı ağlıyor, kusuyor; Brausen omzunu okşayıp “Ağlama, kederlenme” diye tekrar ediyor. Aynı anda zihninde bir film senaryosu dönüyor: morfin satan bir doktor, muayenehanesine birden giren bir kadın, nehrin kıyısında küçük bir kent. Teselli cümlesi dudaklarında, kent kafasında. Yan yana iki ayrı işlev üstleniyor; bunu kendisi de fark ediyor: “Aptallığımın, güçsüzlüğümün, yalanımın vücudumda yer kapladığını, şekil aldığını gördüm.”

Bütün bir edebi coğrafya bir hastalık odasında, bir kaçış anında doğuyor. Bu sahneye romanın çözümlemesinde döneceğim; çünkü kasabanın kökeni, kasabanın ne olduğunu da söylüyor.

1955’in sonunda Montevideo’ya döndü, gazetecilik yaptı, ardından belediye kütüphanelerinin müdürlüğünü üstlendi. Tersane 1961’de, Ceset Toplayıcı 1964’te çıktı. Üç yıl sonra Ceset Toplayıcı, ilk kez verilen Rómulo Gallegos Ödülü’nde finale kaldı; ödülü Vargas Llosa’nın Yeşil Ev2i aldı. İki roman da bir genelevin etrafında döner. Onetti’nin, ödülün kendisine değil Llosa’ya verilmesine dair bir cümlesi anlatılır: “Onun kerhanesinde orkestra vardı, benimkinde yoktu.” Doğru söylemiş olsun ya da olmasın, cümle Onetti’nin bütün yapıtını özetliyor. Larsen’in genelevine kimse müzik çalmaz.

Şubat 1974’te, artık askerlerin yönettiği ülkede, Marcha’nın öykü yarışmasında jüri üyesiydi. Birincilik ödülünü Nelson Marra’nın “El guardaespaldas” (Koruma) adlı öyküsü aldı; öykü bir işkencecinin zihninden anlatılıyordu. Rejim öyküyü “yıkıcı faaliyetlere yardım” saydı; yazarını, derginin yöneticilerini ve jüri üyelerinden ikisini, Onetti’yi ve Mercedes Rein’i tutukladı. Altmış dört yaşındaki Onetti birkaç ay, kaynaklara göre üç ile altı ay arası, bir psikiyatri hastanesinde tutuldu. Uluslararası baskıyla serbest bırakıldı, eşi kemancı Dorothea Muhr’la birlikte ülkeyi terk etti ve Madrid’e yerleşti.

Bir kez daha soralım: kim? Bir öyküyü ödüllendiren bir jüriyi tımarhaneye kapatan bir yönetim. Burada tarihin sisli öznelerine sığınamayız; fail bellidir ve adı da bellidir.

Madrid yıllarında efsane büyüdü: yataktan çıkmayan adam. Viski, sigara, polisiye romanlar, darmadağınık saçlar; yatak hem çalışma masası hem kabul salonu. 1980 Cervantes Ödülü ona verildi; Uruguay’da demokrasi geri geldiğinde dönmesi için çağrılar yapıldı, dönmedi. 30 Mayıs 19942te Madrid’de öldü.

Onetti’nin hayatına dair anlatılanların çoğu, Onetti’nin kendi anlattıklarıdır; Onetti de yalancı olduğunu söylemekten çekinmeyen bir adamdı. Türkçeye öykülerini çeviren Münir H. Göle bunu açıkça yazar: Onetti’nin dediklerine inanamayız, kafasına göre bir şeyler atıp tutar. Yani elimizdeki portre bile güvenilmez bir anlatıcının elinden çıkma. Bilişsel bir eleştiri için bundan daha kışkırtıcı bir başlangıç düşünemiyorum: yazarın biyografisi bile okurdan, boşlukları doldurmasını ve doldurduğu şeye fazla güvenmemesini istiyor.

Trende üç kadın…

Ceset Toplayıcı bir trende açılır. Santa María’ya birkaç kilometre kala, terli, nefes nefese bir adam, vagonun koridorunda yürüyüp üç kadının yanına oturur. Adam Larsen’dir, kasabanın ona takacağı adla Toplayıcı; kadınlar Güzel María, Irene ve Nelly. Larsen kendi kendine konuşur: kadınlar artık on beşlerinde değil, giyinişleri bir tekeyi bile soğutur; ama dürüstler, iyi insanlar, neşeliler ve çalışmayı biliyorlar. Kasabaya ilk ve tek yasal geneleviyle geliyor.

Romanı Larsen’in hikâyesi olarak okumak mümkün; çoğu okuma da bunu yapar; ama bu trenin gittiği yerde başka bir karakter bekliyor, o karakterin tek bir yüzü yok. Kürsüsünden vaaz veren bir rahip, gece yarısı yazılan imzasız mektuplar, hırdavatçının kurduğu bir İffet Birliği, gazetenin sütunları, kafelerin masaları, pencere perdelerinin arkası. Kasaba.

Onetti romanı Susana Soca’ya ithaf eder: “Merhametin bildiğim en çıplak biçimine.” Merhametin en çıplak biçimi bu kasabada bulunmaz. Peki kasaba ne yapar? Yabancı bir şey içeri girdiğinde, bir beden ne yaparsa onu.

“Biz” diyen kasaba…

Ceset Toplayıcı’daki en garip ses hiçbir karaktere ait değildir. Roman ara ara bir bölüme “biz” diye girer: “Hepimiz, yokuş aşağı eve doğru gidenler ya da gitmeyenler, kayıtsız ya da değil, omuz silkip onların sonsuza dek kalacaklarını kabul ettik.” Konuşan kim? Ne Larsen’dir ne doktor Díaz Grey ne de genç Jorge Malabia. Kasabanın kendisidir; çoğul birinci kişiyle, kahvedeki masalardan, pazar ayininden, eczanenin tezgâhından aynı anda konuşan bir ses.

Bu ses önce kabulü anlatır. Genelev açılmış, ilk skandal geçmiş, dedikodular solmuş; kasaba “genelevin bize ve geçmişimize ait olduğuna ikna” olmuş, adını gülümsemeden anmayı öğrenmiş, buğday ve mısır sübvansiyonlarını tartışmaya dönmüştür. Rahip Bergner her vaazında ateş yağmurlarından, tuz heykellerden söz eder; ama kasaba onun “mecburi vazifesini yerine getirdiğini” düşünür. Sonra imzasız mektuplar gelir ve aynı ses, bu kez hiç kabullenmemiş gibi, kendi nefretini anlatmaya başlar.

İlk sorumuzu buradan kuralım: bir kasaba nasıl “biz” der? Dediğinde de, kim konuşuyordur?

David Sloan Wilson Darwin’in Katedrali’nde bu soruya biyolojiden cevap verir: belirli koşullarda insan grupları, özellikle dini cemaatler, tek bir organizma gibi davranır. Üyeleri arasındaki çıkar çatışmasını bastıran, işbirliğini ödüllendiren, kuralı çiğneyeni cezalandıran düzenekler geliştirir; grup, hücreleri birbirine bağlı bir beden gibi tepki verir. Wilson’ın bunu açıklamak için dayandığı çok düzeyli seçilim evrimsel biyolojide tartışmalı bir görüştür ve öyle anılmalı; ama Onetti’nin kasabası, bu tartışmalı kuramın neredeyse ders kitabı örneği gibi davranıyor. Bir yabancı geliyor; beden önce tolerans gösteriyor; sonra, belli bir eşik aşıldığında, bütün dokular birlikte ateşleniyor.

Bir beden yabancı bir şeye nasıl tepki verir? Bağışıklık sistemiyle.

Duman dedektörü…

Psikolog Mark Schaller’ın yirmi yıldır üzerinde çalıştığı bir kavram var: davranışsal bağışıklık sistemi (behavioral immune system). Vücudumuzun hastalıkla savaşan bağışıklık sistemi pahalı ve geç çalışır; mikrop içeri girdikten sonra devreye girer. Evrim buna bir ön cephe eklemiştir: hastalık taşıyabilecek şeyleri daha temas etmeden sezen, tiksinti duygusuyla bizi geri çeken psikolojik bir düzenek. Bozulmuş et, yara, salgı, yabancı beden. Schaller ve Park’ın 2011 tarihli özetinde altını çizdiği, bu sistemin yalnızca gerçek tehlikeye tepki vermemesi. Yabancılardan, tanıdık olmayan yüzlerden, geleneklere uymayan davranışlardan da tiksinir. Bulaşma korkusu kolayca ahlaka, ahlak da kolayca yabancı düşmanlığına kayar.

Neden bu kadar kolay kayar? Hekim ve evrimci psikiyatr Randolph Nesse’nin “duman dedektörü ilkesi” (smoke detector principle) burada yardıma koşuyor. Bir duman dedektörü tost yandığında da öter; çünkü bir kez gerçek yangını kaçırmanın bedeli, yüz kez boşuna ötmenin bedelinden çok daha büyüktür. Savunma sistemleri bu yüzden yanlış alarma eğilimli kurulur. Schaller ve Park da davranışsal bağışıklık sisteminin, ölümcül olabilecek yanlış negatifleri en aza indirecek biçimde ayarlandığını yazar. Bedeliyse sayısız yanlış pozitif: hasta olmayana hasta, kirli olmayana kirli demek.

Şimdi Santa María’ya dönelim ve kasabanın kullandığı sözcükleri dinleyelim. Romanın sonunda tren, polis amirinin ve kasabanın gözünde “Santa Maria’yı kirleten illeti başkente iade etmek üzere” gelmektedir. Emniyet Amiri Medina, “illetten kalan lekenin” silinmesinden sorumludur. İlk imzasız mektuplar her talihsizliği, her ölümü, her kaybı genelevin varlığına bağlar; Rinconada’da bir kayık alabora olup insanlar boğulduğunda mektup bunu Tanrı’nın himayesinin çekilmesine yorar. Hastalık, leke, bulaşma. Frazer’ın Altın Dal’da “temas yasası” adını verdiği büyüsel düşünce, bir kez temas etmiş şeylerin arasında görünmez bir bağın sürdüğü inancı, Paul Rozin ve arkadaşlarının 1986’dan beri deneylerle gösterdiği gibi bugün de içimizde işliyor; insanlar yıkanmış da olsa bir katilin giydiği kazağı giymek istemiyor. Santa María da Larsen’in evini yıkanamaz bir kazak gibi görüyor.

Sonra Marcos Bergner, rahibin yeğeni, gecenin bir saatinde bir kadının yatağında, bütün bu sistemi tek bir nefeste dile getiriyor: “Hepimiz iğrenciz, üstelik kadın ve erkek, doğarken getirdiğimiz bu iğrençlik diğerinin iğrençliğiyle katlanıyor, tiksinti dayanılmaz oluyor.” Birkaç satır sonra: “Her şey saflıkla yapılabilir.” Biraz daha sonra: “Irkımız vatanımızdır. Üstelik ben gringo değilim, Alman değilim, İsviçreli değilim.” Tiksinti, saflık, yabancı. Schaller’ın laboratuvarda ayrı ayrı ölçtüğü üç değişkeni Onetti bir sarhoşun ağzına arka arkaya dizmiş (Onetti’nin bu kavramları bilmesi mümkün değildi; 1964’te henüz kimse bu adı koymamıştı. Romancı, bilimin sonradan ölçeceği şeyi önceden görmüş, saptamış).

Burada “Domuzcuk”u aynanın karşısına koymanın zamanı geldi. Onetti’nin en kısa, en acımasız öykülerinden biri. Yaşlı bir kadın, öğleden sonraları meydanın öte yanındaki yoksul evlerden gelen iki, bazen üç çocuğu evine alır. Onlara sütlü kahve ve ayva reçelli krep hazırlar. Çocuklar her seferinde farklı görünür; ama kadın her seferinde onlarda yitirdiği torununun hatlarını görür: bir gün Juan’ın gözlerinde, bir gün Emilio’nun el hareketlerinde. O öğleden sonra Emilio’nun torununa daha çok benzediğine karar verir. Mutfakta bulaşık yıkarken kafasına inen demirin sesini duymaz. Çocuklar yatak odasını didik didik eder; Juan, Emilio’ya “Bir kere daha vur, ne olur ne olmaz” der. Torununa en çok benzettiği el, demiri tutan eldir. Çocuklar bulduklarını paylaşır; biri, Guido, payını domuzcuk biçimindeki alçı bir kumbaraya atar.

Lisa Feldman Barrett’ın “önce kategori, sonra algı” tezini bu öyküden daha çıplak anlatan bir metin bilmiyorum. Kadın çocukları görmez; torununu görür. Kategori algıyı yutmuştur ve kategori sevgiyle örülmüştür. Duman dedektörünün tam tersi: ev yanarken alarm ötmez. Yanlış negatifin bedeli budur ve öykü, o bedeli bir kumbaranın yarığından düşen bozuk paralarla öder.

Santa María ile yaşlı kadın aynı işlevin iki farklı bozulması. Biri her yabancıda illet görür, öbürü bir katilde torun. Onetti’nin dünya görüşü belki de tam bu iki bozulmanın arasında, insanın doğru ayarı hiç tutturamayan bir dedektör olduğu yerde duruyor. Domuzcuk öyküsünü kendi okumamda bu yüzden önemsiyorum: kasabayı yalnızca kınamamıza izin vermiyor. Tiksinmeyen kalbin de bir bedeli var.

Herkesin bildiğini herkes bilsin…

İmzasız mektuplar romanın en ‘Onetti’yen buluşu; Díaz Grey’in onları sınıflandırışı da neredeyse bir doğa bilimcinin titizliğinde. Önce teksir makinesinde çoğaltılmış, siyasi bildirilere benzeyen “matbu imzasızlar”. Sonra Katolik Koleji’nde öğretilen köşeli Sacré-Cœur yazısıyla, mavi mürekkeple, farklı ellerden çıkmış olanlar. Doktor bunlara “meşru imzasızlar” der: amaçları genelevden başka bir şey değildir. Bir de onların arkasından gelen “taklit imzasızlar” vardır; nefret dalgası kasabayı kapladığında, genelevle ilgisi olmayan eski hınçlar da bu kılığa bürünüp vasiyetname sahteciliklerini, zinaları, kırk yıllık düşmanlıkları ortaya döker.

Bir bağışıklık sisteminden söz ediyorsak bu ikinci dalganın da bir adı var: iltihap. Savunma, hedefini aşar ve kendi dokusunu yakmaya başlar.

Mektuplar kimseye yeni bir şey söylemez. Santa María’da genelevin varlığını, oraya kimin gittiğini zaten herkes bilir; kasaba küçüktür, kapılar bellidir. Mektupların yaptığı şey başkadır. Michael Suk-Young Chwe 2001 tarihli Rational Ritual (Rasyonel Ritüel) kitabında ritüelleri, törenleri, kamusal gösterileri “ortak bilgi” (common knowledge) üreten makineler olarak okur: herkesin bildiğini, herkesin bildiğini bilmesini sağlayan düzenekler. Steven Pinker da aynı kavramı bir söyleşisinde açar; onun örneğiyle Çıplak Kral’da herkes kralın çıplak olduğunu görür, ama bir çocuk bağırana dek kimse herkesin gördüğünü bilmez.

Santa María’nın kabul dönemi tam olarak bu sessiz dengedir: herkes bilir, kimse herkesin bildiğini söylemez, bu yüzden kimse harekete geçmek zorunda kalmaz. Mektuplar o dengeyi bozar. Bergner’in Azize Eulalia bayramındaki vaazı, kürsüde uzun bir sessizlikle başlayıp “şeytan bize geldi ve misafir edildi, sizler onu misafir ettiniz” cümlesiyle biten vaaz, Chwe’nin ritüelinin ta kendisidir: bütün kasabanın aynı anda, aynı yerde, birbirini görerek duyduğu bir cümle. Ardından Centilmenler Birliği’nin oğulları ve yeğenleri, koltuk altlarında koca tabancalarla, genelevin karşısına park ettikleri arabalarda nöbete başlar ve sabaha kadar kapıyı çalan erkekleri listeye yazar. Liste, gizli bilgiyi kamusal bilgiye çeviren son aygıttır. Artık herkes, herkesin bildiğini bilir; bilen herkes de taraf tutmak zorundadır.

Peki kim?..

Romanın sonunda, istasyona gidilmeden önce, Berna kafesinin ayrılmış bölmesinde bir veda sofrası kurulur. Gazetenin yaşlı, topal düzeltmeni, Larsen’in “İspanyalı” diye seslendiği Lanza, kadehini kaldırıp şöyle der: “Bütün bunlardan sonra bütün suçu Peder Bergner’in üzerine atmamalıyız. Gerçekte bu unutulmaz girişime son noktayı koyan Santa Maria’dır.”

Bu cümle, denemenin buraya kadar kurduğu her şeyi doğruluyor gibi görünüyor: kasaba bir organizmadır, organizma yabancıyı atmıştır, suç tek tek kimseye ait değildir. Wilson’ın organizma metaforu da, Schaller’ın bağışıklık düzeneği de bu okumaya kolayca yaslanabilir. İşte burada durmak da gerekiyor.

Çünkü Lanza’nın cümlesi bir teşhis değil, bir aklama. “Santa María yaptı” demek, sorumluluğu bütün kasabaya yayıp buharlaştırmaktır. Öyle ya erkesin suçlu olduğu yerde kimse suçlu değildir. Onetti bunu bilerek, alaycı bir ihtiyarın ağzına, bir kadeh şarapla ve bir Ave Maria’yla koymuştur. Biz de soralım: kim? Romanın kendisi adları veriyor. Kürsüden savaşı ilan eden ve anlatıcının deyişiyle “neredeyse kesin gözüyle”, mektupların kaynağını Centilmenler Birliği’yle paylaşan Peder Bergner. Yıllar önce bir doğum filmini yasaklatmak için kurulmuş İffet Birliği’nin, Bergner’in elinde Centilmenler Birliği’ne dönüşen yapının beş üyesi. Tabancalarla nöbet tutan oğullar ve yeğenler. Mektupları dul Julita’nın evinin merdivenlerini çıkıp yazan Kolektif Eylem kızları. Sınır dışı emrini veren vali. Emri uygulayan, “benim için hikâye bitmiştir” diyen Emniyet Amiri Medina.

Davranışsal bağışıklık sistemi, tiksintinin neden bu kadar kolay ateşlendiğini açıklar da kimin kibriti çaktığını açıklamaz. Bu dizinin yöntem yazısında söylediğim şeyi burada bir kez daha söylemem gerek: açıklamak meşrulaştırmak değildir. Bir eğilimin kaynağını bilmek, ona direnmenin önkoşuludur. Tiksinti duygusunun evrimsel kökleri vardır; ama tiksintiyi bir vaaz takvimine, bir mektup listesine, bir nöbet çizelgesine çeviren eller bellidir.

Aynı sofrada, birkaç dakika önce, bir ses daha konuşmuştu. Metin konuşanın adını vermiyor; ama “dostumuz” diye başlayan o alaycı söyleyiş Lanza’nın. Olanlar, der bu ses, “gericilikle akılcılık arasındaki ezeli mücadelenin bir başka aşaması”dır; akılcılığı da elbette dostumuz Larsen temsil eder. Bu, bizim okumamızın tam karşısında duran bir okuma. Biz tiksintiye evrilmiş bir duygu, bir bağışıklık refleksi olarak baktık; Lanza’ysa ona tarihsel bir çatışmanın, kürsü ile laik aklın, gericilik ile ilerlemenin kavgasının bir cephesi olarak bakıyor. Batlle’nin kiliseyi devletten ayırdığı bir ülkede yazılmış bir romanda bu okuma hiç de yersiz değil.

Hangisi doğru? Soruyu böyle sormak bizi yanlış bir ikiliğe hapseder. Sean Sayers Marksizm ve İnsan Doğası’nda, Marksizmin insan doğası kavramını reddettiği yolundaki yaygın kanıyı “en hafif deyimle yanıltıcı” bulur. Sayers’a göre iki uç vardır: Aydınlanma’nın evrensel, zamansız bir insan doğası arayan özcülüğü ile Rorty gibi insanın baştan sona toplumsal olduğunu söyleyen tarihselcilik. Kendini üçüncü bir yere koyar: tarihsel hümanizm. İnsan doğası vardır, ama donmuş değildir. Gereksinimler, yetenekler, güçler tarih içinde gelişir. Üstelik Sayers bunu söylerken biyolojik bir alt sınırı da açıkça kabul eder: temel gıda gereksinimi tarihsel bir olgu değildir, biyolojik yapımızdan gelip insan doğasının yoğrulabilirliğine doğal bir sınır koyar.

Tiksintiyi bu çerçevenin içine koyalım. Bulaşma korkusu bir alt sınırdır; Schaller’ın tarif ettiği düzenek, milyonlarca yıllık hastalık tarihinin içimizde bıraktığı bir tortu. Tiksintinin neye yöneleceğiyse, hangi kapının “illet”, hangi kürsünün “arınma” sayılacağı tarihseldir; vaazlarla, birliklerle, gazete sütunlarıyla, bir doğum filmini yasaklatan ilk kararla kurulur. Lanza’nın “ezeli mücadelesi” ile bizim bağışıklık sistemimiz birbirinin rakibi değil; biri tetiği anlatıyor, öteki parmağı. Biyoloji bize tetiğin ne kadar hafif olduğunu söyler, tarih parmağın kime ait olduğunu. Yalnızca “ezeli” sözcüğüne takılmak gerekiyor. Sayers’ın gözünde hiçbir mücadele ezeli değildir. Schaller’ın gözündeyse tiksinti neredeyse öyledir. Doğru yer, ikisinin arasında bir yerde duruyor (Evrimsel psikolojiyi “insan doğası diye bir şey var mı, emin değilim” cümlesiyle karşılayan eleştiriye, kendi geleneğinin içinden en iyi cevabı bence Sayers verir).

Larsen’in kendisi bu ayırımı garip bir biçimde savunur. Son gece ısrarla tek bir şeyi sorar: “Mesele yasal mıydı, değil miydi? Elimizde meclisin izni var mıydı, yok muydu? Size kararnamenin numarasını verebilirim.” Wilson Darwin’in Katedrali’nin son bölümünde olgusal gerçekçilik ile kılgısal gerçekçilik arasında bir ayırım yapar: bir inanç olgusal olarak yanlış olup davranışı iyi yönettiği için yaşayabilir; insan zihni olgusal olanı kılgısal olana tabi kılmaya, tersini yapmaktan çok daha yatkındır. Larsen’in elinde olgu vardır: meclis kararı, numarasıyla. Kasabanın elinde kılgı vardır: saflık, leke, illet. Kazanan bellidir. Larsen’in olguya bu sadakati onu bir kahraman yapmaz, bir pezevenktir, öyle de kalır, ama romanın bütün yalanlarının ortasında kararname numarasını hatırlayan tek kişi odur.

Kirişteki kız…

Romanın son sahnesi geneleve değil, bir yatak odasına aittir. Larsen ile kadınları trene bindirilirken on altı, on yedi yaşlarındaki Jorge Malabia da onlarla gitmeye kalkar; önüne dikilen iki polise tabanca çeker. Omzuna bir el dokunur, Peder Bergner’in sesi: “Julita bu gece öldü.” Julita, Jorge’nin ölen ağabeyinin dul karısı, rahibin yeğenidir. Jorge eve gittiğinde Julita’yı tavandaki kirişlerden birine asılı bulur. Kendini kolalı, beyaz bir okul tuniğiyle kefenlemiş, büyük mavi bir papyonla süslemiştir. Jorge’nin ağzından: “Bu haliyle hiçbir öğretmen, cennette ya da yeryüzünde onu kınayamazdı.”

Julita, kasabanın mektuplarının yazıldığı evin sahibidir. Kolektif Eylem kızları bisikletlerini onun bahçesine bırakır, onun merdivenlerinden çıkar. Kocası Federico’nun ölümünden beri yarı deli, yarı oyun içinde, ölüyü hâlâ yaşıyormuş gibi anar; geceleri kocasının küçük kardeşini, Jorge’yi, kapıdan alır. Bütün kasaba saflık için seferber olduğu gece, saflığın en kusursuz kostümünü, bir okul kızının tuniğini giyip kendini asar.

Bunu nasıl okumalı? Burada okurun boşluğu nasıl doldurduğuna dair kendi uyarımı hatırlamam gerek; çünkü bu romanda boşluğu doldurmak için yeterince yer var. Yine de bir okuma önerip sınırını baştan çizeyim: bu bir kanıt değil, bir mercek. Bağışıklık sisteminin en tehlikeli hali kendi dokusunu yabancı sanmasıdır. Tıp buna otoimmünite der. Santa María yabancıyı trene bindirip gönderdiği gece, saflık yasasının en içerdeki taşıyıcısını, kendi rahibinin yeğenini kaybeder. Kasabanın tiksintisi bir kapıyı kapatırken, başka bir kapının ardında, kendi içine dönmüştür. Jorge bunu bir cümleyle söyler: “Sahte olsun olmasın, hayattakilerin miras edindiği nice Santa Maria geleneğinden biri gibiydi.”

Jorge’nin istasyona giderken arabada doktor Díaz Grey’e söylediği bir cümle var; bence romanın anahtarı orada: “Bütün bunları sizin uydurduğunuzdan eminim.” Doktor ifadesini değiştirmez. Kısa Hayat’ı okuyan bilir: Díaz Grey, Brausen’in karısının başucunda, morfin ampulünü parmaklarının arasında çevirirken uydurduğu adamdır. Jorge, uydurulmuş bir adama “bunları siz uydurdunuz” der. Onetti, kendi kentinin içinden, kentin bir kurmaca olduğunu söyletir.

Şimdi o kentin nerede doğduğunu hatırlayalım. Bir hastalık odasında. Ameliyat olmuş bir kadının yatağının yanında, “ağlama, kederlenme” deyip de aynı anda başka bir yere kaçan bir adamın kafasında. Santa María, hastalıktan kaçmak için kurulmuş bir kentti. Ceset Toplayıcı’da o kent, hastalık sandığı her şeyi dışarı atmaya çalışırken kendini tüketiyor. Bir zihin, kaçmak için icat ettiği şeyin içinde, kaçtığı şeyin mantığını yeniden kuruyor.

Şimdi başa, Kısa Hayat’a dönelim. Brausen kentine Santa María adını verir, çünkü orada yıllar önce “sebepsiz, yirmi dört saatliğine” mutlu olmuştur. Lanza veda gecesinde Larsen’in serüvenini “dünyayı sarsan bu yüz gün” diye anar, Napolyon’u hatırlatır: biri Elba’dan döndüyse, öbürü Saint Helena’dan kaçabilir. Yirmi dört saatlik sebepsiz bir mutluluk ile yüz günlük, numaralı bir kararnameye dayanan, orkestrasız bir genelev arasında bir kentin bütün tarihi sığıyor.

Romanı kapattığımızda elimizde kalan soru, Onetti’nin kasabası kadar bizim kasabalarımız için de geçerli. Bir duman dedektörü öttüğünde, dumanı kimin çıkardığını sormadan önce, alarmı kimin çaldırdığını, listeyi kimin tuttuğunu, mektubu kimin yazdığını soralım. Jorge Malabia’nın dediği gibi, önemli olan hiçbir şey düşünülemez; tiksinti de düşünülmez, bir gölge gibi bilinçsizce peşimizden sürüklenir; ancak gölgeyi hangi ışığın düşürdüğünü sorabiliriz.

_________________________________________________

Notlar

Ceset Toplayıcı alıntıları: Juan Carlos Onetti, Ceset Toplayıcı, İspanyolca aslından çeviren Soykan Özyurt, Alef Yayınevi, 1. basım Eylül 2021 (özgün adı Juntacadáveres, 1964). Türkçe baskının künye sayfasında telif yılı “1950” görünüyor; romanın özgün yayın yılı 1964’tür.

Kısa Hayat alıntıları: Juan Carlos Onetti, Kısa Hayat, İspanyolcadan çeviren Soykan Özyurt, Alef Yayınevi, Mayıs 2019, s. 20-21 (özgün adı La vida breve, 1950).

Epigraf: Ceset Toplayıcı, s. 60; Jorge Malabia’nın iç sesinden, gece meydana yürürken.

Göle’nin yazısı: Münir H. Göle, “Son Söz: Sınırlar Ötesi Bir Pezevenk”, Juan Carlos Onetti, Yarın Başka Bir Gün Olacak, çev. Münir H. Göle, Alakarga, Mart 2018, s. 91-101. Onetti’nin gençlik işleri, okulu bırakışı ile Rómulo Gallegos fıkrası bu yazıdan.

Onetti’nin Arlt’a romanının müsveddesini göstermesi: Onetti bunu Arlt’ın Los siete locos’unun (Yedi Deliler) 1971 tarihli İtalyanca baskısına yazdığı önsözde anlatır. Bkz. Paul R. Jordan, “‘But what I write has nothing to do with what Arlt does’: Onetti’s fiction” (Revistas Chilenas, Universidad de Chile).

Tutukluluk süresi: Kaynaklar üç ile altı ay arasında farklı süreler verir; tutulduğu yer olarak Colonia Etchepare psikiyatri hastanesi anılır. Metinde bu yüzden aralık verildi.

Ceset Toplayıcı sayfa atıfları Alef 2021 baskısına göredir: kasabanın “biz” sesi ile kabul dönemi s. 123-124; imzasız mektupların sınıflandırılması s. 124-125; Rinconada mektubu s. 125; Bergner’in vaazı s. 126-128; İffet Birliği, nöbet arabaları s. 183-185; Marcos Bergner’in sözleri s. 225; veda gecesi, Larsen’in kararnamesi, Lanza’nın kadehi s. 276-279; Jorge’nin Díaz Grey’e sözü s.280; Julita’nın ölümü s. 282-285.

“Domuzcuk”: Juan Carlos Onetti, Yarın Başka Bir Gün Olacak, çev. Münir H. Göle, Alakarga, Mart 2018, s. 9-11.

Davranışsal bağışıklık sistemi: Mark Schaller ve Justin H. Park, “The Behavioral Immune System (and Why It Matters)”, Current Directions in Psychological Science, 20/2 (2011), 99–103. Makale; sistemin yanlış negatifleri en aza indirecek biçimde ayarlandığını, etnosentrizm ve yabancı düşmanlığına katkıda bulunarak geleneklere uyumla ilişkili olduğunu açıkça tartışır.

Duman dedektörü ilkesi: Randolph M. Nesse, “Natural Selection and the Regulation of Defenses: A Signal Detection Analysis of the Smoke Detector Principle”, Evolution and Human Behavior, 26/1 (2005), 88-105.

Temas yasası: James George Frazer, Altın Dal; deneysel çalışma için Paul Rozin, Linda Millman ve Carol Nemeroff, “Operation of the Laws of Sympathetic Magic in Disgust and Other Domains”, Journal of Personality and Social Psychology, 50 (1986).

Ortak bilgi ve ritüel: Michael Suk-Young Chwe, Rational Ritual: Culture, Coordination, and Common Knowledge, Princeton University Press, 2001.

Organizma olarak cemaat ile olgusal/kılgısal gerçekçilik: David Sloan Wilson, Darwin’in Katedrali: Evrim, Din ve Toplumun Doğası, Türkçe söyleyen Leyla Edri, Heretik, 2020 (özgün: University of Chicago Press, 2002), özellikle 7. bölüm, s. 354-358. Wilson’ın dayandığı çok düzeyli (grup) seçilimi kuramı evrimsel biyolojide tartışmalıdır. Bu denemede bir mekanizma iddiası olarak değil, kasabanın kendini nasıl yaşadığını görmek için bir mercek olarak kullanıldı.

“Önce kategori, sonra algı”: Lisa Feldman Barrett ve Earl Miller ile Kristen French’in söyleşisi, Nautilus, 1 Mayıs 2026.

Tarihsel hümanizm: Sean Sayers, Marksizm ve İnsan Doğası, çev. Şükrü Alpagut, Yordam Kitap, 2009 (özgün: Marxism and Human Nature, Routledge, 1998), 9. bölüm, özellikle s. 211-213 (Marksizmin insan doğasını reddettiği kanısı, Rorty eleştirisi, gıda gereksinimi örneği) ve s. 231-232 (“Tarihsel hümanizm”). Lanza’ya atfedilen “gericilikle akılcılık” cümlesinde konuşanın adı metinde geçmez; atıf, sahnenin akışına ve söyleyişe dayanan bir çıkarımdır (Ceset Toplayıcı, s. 277-278).

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.