bugün
içim bana
bir dağdan geldi
ağaçlarını çizdi
akan yağmuru
eşiğinde durduğum
avuntuyu
dışımdaki zorluğun
geçmesini bekledim
zamanı sordum Tanrı’ya
yerin göğsünde büyüyen ağrıyı
ağacın ölümü giyinen
çıplaklığını
yaşamın kaçınılmaz
yalnızlığını
güller ülkesinde
bir gül
peçesini açtı
at kervanlarının taşıdığı
müjdeli haber oldun
meleğin
yeryüzünde belirdiği işaret
sessizliğin mavi taşlardan yapıldı
geçtiğin yollar boyunca
ardından
su döktü gök
dün gece rüyamdaydın
yıldızdan sır almıştı sesin
ölümün
varılan son kapı
olmadığını anlatıyordun
huzuru sonsuzlukla yan yana
inciri ve zeytini
aynı masala
iliştirir gibi kolaylıkla
dedem giderken
ayakkabılarını bırakmıştı bana
ayaklarıma bakıp
yollarımızın bir olduğunu
düşünerek uyuyordum
rüyası bitmeyen
bir gece kaldı
senden bana
içimde
sarsıldıkça kendine batan
gül taşıyorum
yağmaları için
bulutlarla konuşuyorum
duvarlarla
kağıtlarla
sessizliği öğreten kayıplarla
kendi odalarına çarpıp
yine kendi kalıyor insan
çocukken
Ay’a çok bakma
tutulursun demişti dedem
bir şeye çok bakmayı da
unutmam gerekiyor
unutmanın bir kapısı olsa da
geçip gitsem
içim sussaydı içime değenleri
unuturdum
hem direnmek
hem vazgeçmek için
tüm şartları hazırlıyorken yaşam
meçhul bir diyarın
yabancısı gibi hissettim
unutmaya çalışırken
hafızamın yanlış
yerlerini sildim
dünyaya misafir diye
koyulduğum yeri bulamadım
geceleri ruhunla konuştuğumdan
kardığın çöllerin rüzgarından
diktiğim kuyuların ağzından
haberin yok
uyandıktan sonra
neden o kadar
hızlı geçtiğini düşündüm
bir tuşu olsa da
yavaşlatsam yüzünü
bir tuşu olsa da
unutsam


Bir Cevap Bırakın