Franco, otuz yılı aşkın bir süre İspanya’yı demir yumrukla yönetti. Başlangıçta, Atlantik kıyısındaki bu çelimsiz, ufak tefek çocuğun bir gün 20. Yüzyılın en uzun süre görev yapan faşist diktatörü olacağına dair hiçbir işaret bulunmuyordu.
Francisco Franco, 4 Aralık 1892’de El Ferrol’da doğdu. Galiçya kıyı kasabasındaki hayat, Franco ailesinin hayatı gibi, donanmanın hakimiyeti altındaydı. Babası orada subay olarak görev yapıyordu. Francisco da donanmaya katılmak istedi, ancak İspanyol deniz kuvvetleri tarafından reddedildi.
Ordu, özellikle 20. yüzyıl başı Avrupası’nda, genç erkekler için erkeklik, disiplin, ulusal aidiyet ve kahramanlıkla özdeş bir kurumdu.
Franco ve Hitler gibi faşist liderlerin gençliklerinde orduya kabul edilmemeleri, faşist ideolojik yapılanmanın çekirdeğini oluşturan militarizme eklemlenememe uğrağında, bir narsisistik yaraya, kendilik tasarımında ağır bir lekeye neden oldu.
Bu yara, egonun kendini telafi etmek için büyüklük fantezileri üretmesini kışkırttı.
Hitler ve Franco bu kişisel yarayı kitle aracılığıyla tersine çevirdiler. Kalabalıklar, onların “yaralı benliğini” iyileştiren bir “beden” (Gestalt) görevi üstlendiler.
Başka bir deyişle kitle, liderin yaralı narsisizmini “parlatan bir ayna” işlevi gördü.
Hatırlayınız, Hitler’in de Avusturya ordusuna kabul edilmemesi, “kökensel” bir aşağılanma hissi yaratmıştı.
Bu ret onun hayatında derin bir kırılmaya neden olmuş ve onun sonraki yıllarda geliştirdiği ırksal arınma, “ulusun bedenini yeniden şekillendirme”, “zayıfların temizlenmesi” gibi takıntılarının psikolojik temelini oluşturmuştu.
Kendisi dışarı atılmış biri olarak Hitler’in, daha sonra bütün ulusu dışarı atma, ayrıştırma ve tahakküm altına alma isteği, tam da bu ‘yaralı merkezden’ doğdu.
Aynı ret, Franco’nun iç dünyasında da kalıcı bir hınç oluşturdu. Franco’nun sonraki yıllarda kurduğu sert, katı, kontrol takıntılı rejimin psikolojik zemini, büyük ölçüde bu erken dönemdeki küçümsenme ve aşağılanma deneyimlerine dayanıyor.
Kısacası reddedilme, onların benliklerinde aşağılanmışlık ve dışlanmışlık duygusunu keskinleştirdi.
Bu “ret”, faşist diktatörlerin sonraki siyasal yönelimlerini besleyen derin bir ‘hınç ekonomisine’ dönüştü.
Başka bir deyişle ret ve aşağılanma, liderin içinde bir “habis sermaye” üretiyor; bu sermaye daha sonra tarihsel ve ideolojik bir yatırıma, politik projeye dönüştürülüyordu.
Faşizm sınıfsal bir olgu olmakla birlikte çoğu zaman, kişisel kırgınlıkların, totaliter ideolojiye dönüşmesi gibi, Ödipal-Freudyen bağlamlardan da hız alıyor.
Ret, lideri “her şeyi telafi eden baba-figürü”ne dönüşmeye zorlayan bir narsisistik intikam sürecinin tetikleyicisi haline geliyor.
Reddedilme travmasının tetiklediği kişisel hınç, tarihsel bir yıkımın ideolojik motoruna, faşist rejimlerin otoriter, intikamcı ve militarist karakterini belirleyen bir muharrike dönüşüyor.
Kısacası faşizm, yaralı öznenin öfkesini dünyaya fırlatabilmesi için oluşturduğu büyük bir “depo” işlevi görüyor.
Franco, daha 14 yaşındayken Fas’taki muharebe görevlerine gönüllü olarak katıldı. Binlerce kişinin hayatını kaybettiği Kuzey Afrika, genç Franco’nun ilerdeki barbarlıkları için bir laboratuvar işlevi gördü. Onun katıldığı askeri birlik olan İspanyol Lejyonu, Franco’nun “Yaşasın ölüm!” sloganının yaratıcısıydı.
Franco disiplinli, katı ama karizmadan yoksun bir adam olarak görülüyordu. Ancak İkinci Cumhuriyet’in siyasi çalkantıları onun lehine işledi.
16 Şubat 1936’da Sol koalisyon Halk Cephesi’nin parlamento seçimlerini kazanmasının ardından. 17-18 Temmuz’da askeri bir darbe başlattı. Birliklerini Fas’ta topladı ve başkente doğru yürüdü. Böylece iç savaş ve kırk yıllık bölünme/ parçalanma başlamış oluyordu.
Cumhuriyet’i devirmeyi amaçlayan Temmuz 1936 darbesi, sol içinde ılımlılar ve devrimciler arasında daha yakın bağlar kurulmasını sağlarken, aynı zamanda cumhuriyet topraklarının büyük bölümünde toplumsal bir devrimi de tetikledi. Dolayısıyla, merkezi hükümet için riskler iki yönlüydü.
Daha sonra hızla, Caudillo (“Otoriter Lider”) ve Generalísimo makamlarına yükseldi. Bu hızlı yükselişinde Katolik Kilisesiyle kurduğu ideolojik ittifakın etkisi büyüktür. “Tanrı’nın Lütfuyla Generalísimo” unvanında olduğu gibi, bazen, katı Katolik ve otoriter yönetimine dini göndermeler de yaptı. (bkz. fotoğraf)
Katolik Kilisesi, sıklıkla düzeni ve otoriteyi koruma ihtiyacıyla iktidara yaslana geldi. Kilise bunu, İncil’deki “otoriteye itaat” ve “düzeni koruma” öğretileriyle meşrulaştırdı. Roma’da Tanrı düzeninin bir parçası olarak görülüyordu. Bu da tarih boyunca kilisenin güçlü liderlerle yakınlaşmasını kolaylaştırdı.

İç Savaş sırasında Franco, tüm Milliyetçi birliklerin en üst komutasını elinde tutuyordu. Bu birlikler, ekipman ve muharebe deneyimi açısından sol kanat direnişinden önemli ölçüde üstün olsalar da, tüm İspanya’yı kontrolleri altına almaları üç yıl sürdü.
İspanya İç Savaşı, 1936-1939 yılları arasında yaklaşık 3 milyon savaşçıyı seferber etti. Cumhuriyetçiler sayıca daha fazla olsa da güçleri dağınıktı. Francocular ise, büyük ölçüde ‘davaya destek’ veren profesyonel orduya yaslandılar.
Profesyonel ordunun büyük bir kısmı Francoculara katılırken, askeri teçhizat Cumhuriyet’in elinden kayıp gidiyordu.
Hiyerarşi, mülkiyet ve ulusal gelenekleri savunma refleksi, askerleri radikal sol hareketlere karşı hep tetikte tuta geldi. Belki de bu nedenle, darbelerin çoğu sağ tandanslıdır.
Dağınıklık, ideolojik bölünmeler ve uluslararası devletlerin pasifliği, sol enternasyonalist güçlerin başarısızlığında rol oynadı.
Enternasyonalistler organize ama parçalıydılar. Sovyetler sınırlı destek verirken Batılı güçler Franco’yu dolaylı olarak desteklediler. Bu da dayanışmayı etkisiz kıldı.
Sovyetler, İspanya’da tam ölçekli bir müdahalenin Avrupa’da geniş bir savaş riskini artıracağını düşündü.
Bence, hem Sovyetler hem de Post-Sovyet Rusya, çoğu zaman ideoloji yerine jeopolitik çıkarları önceliyor. Suriye ve Afganistan örneklerinde olduğu gibi, ideolojik söylemler genellikle stratejik hedefleri, (askeri üsler, enerji, bölgesel nüfuz) meşrulaştırmak için kullanılıyor.
Bana kalırsa Rus devlet aklı, ideolojiler-üstü ve çıkar odaklı pragmatizm üzerine kuruludur: İdeoloji çoğu zaman araç, hedef değil. 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle Franco, Hitler ve Mussolini arasındaki faşist ittifak yoğunlaştı. Diktatör başlangıçta ülkesini tarafsız ilan etmişti. Ancak bu durum, 1940’ta Fransa’nın düşmesiyle değişti.
Nazi Almanyası için İspanya, askeri deney ve ideolojik yayılma alanıydı.
Franco’ya silah ve hava desteği sağlamak, Almanya’nın faşist etki alanını genişletme ve İspanya’yı potansiyel bir müttefik olarak güvence altına alma stratejisiyle örtüşüyordu.
Franco milliyetçilerinin fethettikleri topraklarda idam mangaları her gün aralıksız çalıştılar. Bugün bile İspanya’da direniş savaşçılarının ve siyasi muhaliflerin gizlice gömüldüğü toplu mezarlar keşfediliyor.
Bu şiddetin doruk noktası, küçük bir Bask kasabası olan Guernica’nın bombalanmasıydı. 28 Nisan 1937’de Alman ve İtalyan uçakları kasabaya binlerce bomba atarak şehri neredeyse tamamen yok ettiler. Yaklaşık 3.000 kişi öldü. Bombalama, Nazilerin II. Dünya Savaşı’nda uygulayacağı bölgesel bombalama taktikleri için bir test niteliğindeydi. Pablo Picasso daha sonra bu vahşeti dünyaca ünlü tablosunda ele aldı.
1936’dan beri defalarca kuşatma altına alınan Madrid’de halk açlıkla boğuşurken, Francocular teslim çağrısı yapan propaganda broşürlerine sarılı küçük ekmek somunları dağıtmakla meşguldüler. Şehir düşer düşmez, faşist devletin yetkilileri meydanda büyük aşevleri kurdular.
Sivil halkı aç bırakmaya yönelik bu uygulamaların postmodern örneklerine Gazze’de rastlanıyor.
Özetle “Frankoculuk”, uzun yıllar ulusal uzlaşı ruhunu kötürüm eden, yok etme pahasına bir diktatörlüktü.
1 Nisan 1939’da İspanyol radyosu, General Franco’nun Madrid’in düşüşünü ve “Kızıl Ordu”nun teslim olduğunu duyuran son savaş bildirisini yayınladı. Ancak yeraltı, kırsal ve halk savaşı, silahlı direnişi 1950’lerin başına kadar uzattı.
İspanya, Franco döneminde ekonomik ve dış politika açısından büyük ölçüde tecrit edilmişti. Ancak Soğuk Savaş sırasında ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki jeopolitik mücadelede bu tecrit yavaş yavaş azalmaya başladı.
İspanya, ülkemizi ilgilendiren “Yeşil Kuşak” örneğinde olduğu gibi, Avrupa’daki Sovyet etkisine karşı bir siper bir tampon olarak görülüyordu. Hatta 1970’te ABD Başkanı Richard Nixon, Franco’ya resmi bir ziyarette bulundu.
Dehşet dengesinin o kasvetli koşulları, kimi diktatörlere beklenmedik bir meşruiyet bahşetti.
Konjonktürel meşruiyet, değer değil çıkar temellidir; oysa Batılı demokrasiler ilkesel meşruiyet iddiasına dayanıyor. Kısa vadeli jeopolitik kaygılar adına otoriter rejimleri meşrulaştırmak, bu demokratik özün tutarlılığını fena halde aşındırıyor.
Altyapı ve kamu projeleri, Franco’nun kitleler nezdindeki meşruiyetini arttıran yatırımlardı. Örneğin “Ruta de la Plata” gibi demir yolu ve otoyol projeleri, tarım reformları ve sulama sistemleri, hem ekonomik kalkınma hem de rejim meşruiyeti amaçlı yatırımlardı. Diktatörler hem ahlaki olarak hem toplumsal vicdanda eksik olan meşruiyetini ekonomik düzlemdeki devasa projelerle telafi etmek eğilimindedirler.
Francisco Franco, 20 Kasım 1975’te 82 yaşında öldü. Devlet töreniyle büyük bir törenle toprağa verildi.
Hitler Berlin’deki sığınağında intihar etti; Mussolini ise Como Gölü kıyısında kurşuna dizilerek idam edildi. Ancak Franco, 1975’te yatağında öldü. Seçtiği genç kralın da katılımıyla Madrid’de düzenlenen cenaze törenine binlerce İspanyol katıldı. O zamandan beri, El Escorial yakınlarındaki dağ yamacına oyduğu devasa “Düşmüşler/ Şehitler Vadisi” bazilikasında dinleniyor. Bu, İspanya’nın Caudillo’su Franco Bahamonde’nin kaderinin, diğer iki diktatörün kaderinden ne kadar farklı olduğunu gösteriyor.
Bazilika, bazıları ölümüne kadar çalıştırılan zorunlu angarya işçiler tarafından inşa edilmişti. Ve onlarca yıl boyunca neo-faşistler için bir hac yeriydi. Sosyalist hükümet, diktatörü başka bir yere yeniden gömmeyi ancak Ekim 2019’da başardı. Anıt, bugün bile siyasi bir tartışma konusu olmaya devam ediyor.
Führer’den günümüze hiçbir şey kalmadı. Duce, eğer sadece bir “Karnaval Sezarı” değilse geriye, ırkçılığı kucaklayacak kadar ulus olma fikrini çarpıtan bir adamın en iyi örneğini bıraktı. Ancak Franco’nun mirası oldukça gerçek. Otuz beş yıllık mutlak iktidarı boyunca İspanya derin bir dönüşüm geçirdi. Ülkenin ekonomisinde geri dönüşü olmayan toplumsal sonuçları olan eşi benzeri görülmemiş bir modernleşme yaşandı. Ve bir bakıma, kırk yılı aşkın süredir işleyen İspanyol demokrasisi, kendisini susturmak için sonuna kadar çalışan adama bir şeyler borçludur.
Franco, Juan Carlos’u seçerken otoriter bir rejimin ölüm çanlarını çaldığının farkında değildi. 1976’dan 1981’e geçişin kilit başbakanı olmadan önce Francoizm’in önde gelen isimlerinden biri olan Adolfo Suarez, Caudillo’nun (Franco), yükselen demokratik momentum karşısında sonunda bu ihtimali kabullendiğini ifade ediyor. Bu da demokratik İspanya’nın inşasında devlet aklının işleyiş mekanizmalarına ışık tutuyor.
Soğuk Savaş bağlamı, devlet propagandası ve yıllarca süren baskının ürettiği kolektif uyum refleksi kitlelerin Franco’ya “temiz bir biyografi” sunmasına neden oldu.
Rejim, medyayı ve hafızayı sıkı kontrol ettiği için toplumda suçların bastırılması, “istikrar” anlatısının öne çıkarılması ve dış dünyada Sovyet karşıtı bir “set” olarak görülmesi, kitlelerin öğretilmiş bir sadakatle hareket etmesine yol açtı.
Franco’nun diktatörlüğü altında özgürlük yoktu, ama en azından istikrar ve göreceli bir iç barış vardı.
İç savaşın yarattığı kolektif travma, kitleleri “kaos geri dönmesin” diye özgürlüğü ikinci plana itmeye yöneltti. Böylece hafızaya kazınmış şiddet korkusu, güçlü lidere rızayı ve “istikrar karşılığında özgürlükten vazgeçme” eğilimini besledi.
Ölümünden elli yıl sonra, Franco’nun mirası yaşamaya devam ediyor. Diktatörün destekçileri parlamento önünde yürüyor. Franco’ya ait hatıra eşyalarıyla dolu barlarda, Franco bir idol olarak anılıyor. İspanya’nın bastırılmış geçmişi, toplumsal uyumu zorlamaya devam ediyor.
Ekonomik kaygılar, kimlik krizleri ve geçmişin hesaplaşmamış travmaları faşist mirası besliyor.
Birçok Avrupa ülkesinde hızlı değişim (göç, eşitsizlik, güvensizlik) bazı kesimlerde “güçlü lider”, “ulusal saflık” ve “düzen” nostaljisini tetikliyor. Adam akıllı hesaplaşılmamış tarih de, bu nostaljiyi kolayca meşrulaştırıyor.
Madrid’in işçi sınıfının yaşadığı Usera semtindeyim. Semtin kalbinde, Franco’nun takipçilerinin kendilerine özgü bir hac yeri var: müze gibi düzenlenmiş bir bar. Girişte Franco’nun bir büstü bulunuyor, masalar onun tasvirleriyle süslenmiş ve her yerde sayısız “ibadet” eşyası var. Tespihlerde bile Meryem Ana yerine Franco’nun yüzü yer alıyor ve arka planda ‘rejiminin ilahileri’ çalıyor: İspanya’nın Francocu sloganı olan “Una, Grande y Libre” (Bir, Büyük ve Özgür İspanya) şarkısı.
Barın adı aynı slogandan esinlenerek verilmiş. Bar on beş yıl önce Madrid’e gelen ve üç çocuğundan en küçüğüne Franco adını veren Çinli göçmen Chen Xiangwei tarafından işletiliyor.
Çinli bir göçmenin Francocu mirasa sahip çıkması, yabancılaşmanın daniskası resmen: Kültürel ve aidiyet boşluğunun, kendi kimliğini güç ve düzenle tanımlama çabasının işareti…
Anlaşılan bazı göçmenler, yabancılaştıkları toplumsal bağları telafi etmek için güçlü bir lider figürüne ve geçmişe ait “istikrar” mitine yöneliyorlar
Ailesi, diktatörün ölümünden önce hatırı sayılır bir servet biriktirmişti ve bu servetin bir kısmıyla bugün hâlâ geçiniyor.
Franco için tarih bir savaş alanıydı. Ve o, savaş meydanlarında başlayıp daha sonra toplumsal katmanlara yayılan boğuşmanın mitlerini faşist arketiplerle inşa etti.


Bir Cevap Bırakın