Türkiye’de siyaset, kendi kendini yeniden üreten kapalı bir anlam rejimi yarattı. Siyasetin ekosisteminde, sürekli olağanüstülük hâli üreten; beka, milli irade, dış güçler, terör, vesayet gibi kelimelerden bir dil, anlamı tekelinde tutuyor. Bu, daha baştan “kavgacı” bir dil. Bu dilin kimyasında hatırı sayılır derecede bir intikam ruhu var.
“Beka”, “milli irade”, “olağanüstü tehdit” gibi kavramlar, itirazı baştan gayrimeşru kılıyorlar. Bu dil, siyasal duygulanımı örgütleyen bir seferberlik söylemine dönüşüyor.
Siyasetin ekosisteminde hukuk, norm ve kuralla değil, duruma ve istisnaya göre işleyen bir araç haline geldi. Medyanın ekseriyeti enformasyon değil, duygulanım üretiyor. Bu bağlamda iktidarın, medya imkanlarının orantısız üstünlüğü ile yürüttüğü, bir gündem kontrolü dikkat çekiyor.
Ülkemizde “köktenci muhafazakârlık”, düşünce sahasında hasımlar edinmekten haz eden polemikçi bir söylem üzerinden, kültürel hegemonya kurma peşinde koşuyor.
Kültürel iktidarla amaçlanan, modernleşme tecrübesinin bütün kurumsal, normatif, toplumsal ve kimliksel sonuçlarıyla beraber reddedilip yerine, aydınlanmacı laik doktrine karşı konuşlanmış, ‘İslami kimliği baskın muhafazakâr bir demokrasinin’ tesis edilmesidir.
Bu muhafazakâr restorasyon, kendisini kaçınılmaz olarak anti-entelektüalizme demirledi.
Artık bıkkınlık veren “yerli-milli” söyleminin, siyasal İslamcı muhafazakârlığın parantezini, kendisi içinde kalacak şekilde kapatıp, onun sığ bağnazlıklar arasına sıkışmasına yol açması muhtemeldir.
Siyasal aidiyet, varoluşsal aidiyetin yerine geçerken, yurttaşlık bilinci değil tarafgirlik üreten “ölümcül kimlikler” (Bkz. Amin Maalouf, “Les Identités meurtrières”), siyasal atmosferi zehirliyorlar.
Ekonomi kendi yasalarıyla işleyen özerk bir alan olmaktan çok, iktidara ahlâkî sadakatin test edildiği bir alan hâline geldi.
Seçici unutmalardan bir siyasi bellek, geçmişi siyasi bir cephanelik olarak kullanıyor.
Tarih, vatanın dış ve iç düşman tarafından bölünmesi ihtimalinin teyakkuz alanı ve kuşatma anlatısının mitolojik repertuarı olarak kullanılıyor.
Aydınlanmacı ilerleme yerine trajik tarih bilinci, mit ve kolektif kader üzerinden, muhafazakâr sağın davasına bağlanıyor.

Kısaca Türkiye’de siyaset, Furet’nin tarif ettiği anlamda, kendi dilini mutlaklaştıran bir evren kurdu. (Bkz. François Furet, “Penser la Révolution française”, “Fransız Devrimi’ni Yorumlamak”)
Siyaset bu bağlamda, hakikati üreten ve sınırlarını çizen bir söylem rejimine dönüştü.
Bu sözde hakikatlerin parazitleri olan, yalan, kanı ve inanışlarla sağlanan algı yönetimi, ülkemizde epey yol almış görünüyor.
Diliyle, hukukuyla, söylemi ve davranış kodeksiyle siyasi ekosistemin, Agambenci anlamda kalıcı bir olağanüstü hâl” (permanent state of exception) yarattığı görülüyor.
Walter Benjamin’in, “Tarih Kavramı Üzerine”de söylediği, “ezilenlerin yaşadığı olağanüstü hâl, kuraldır” savı, ülkemiz özelinde neredeyse her gün doğrulanıyor.
Bu ekosistemin bir başka asli bileşeni, iktidar matematiğinin dayattığı, her türlü muhafazakârlığa sevimli görünme zorunluluğudur.
Muhalefet, bu aritmetiğin dayattığı siyasal dili benimseyip kendi dilini yumuşatıyor ve “muhafazakâr devrim”in bazı sembollerini ödünç alıyor.
“Muhafazakâr Devrim” (Konservative Revolution, 1918-1933), semboller ve imgeler repertuarı üzerinden kendini kuran düşünsel bir iklimdi.
Ernst Jünger’in, “Çelik Fırtınaları Altında” adlı eserinde vurguladığı “Cephe” (Frontgemeinschaft) kavramı, liberal bireyin yerine, savaşta yoğrulmuş kolektif kaderi önceliyordu. Cephe kavramı, kolektif kader üzerinden bizdeki muhafazakâr “dava” semboliğine bağlanıyor.
Jünger’in kitabında soğuk gücün ve sertlik estetiğinin kavramları olan Çelik, Makine, Disiplin, ülkemizdeki aşırı sağ milliyetçiliğinin siyasi dağarcığına militarizm üzerinden bağlanırken, devletin çelikten gücü, ahlâkî ve tarihsel bir anlatı olarak içselleştiriliyor. Bu fasılda, savaşçılık hasletinin, soyumuzun yaradılışından geldiğinin altı çiziliyor.
Çelik ve Makine, Jünger’deki gibi modernliğin soğuk yüceltisi değil; ordunun kudreti, silahın kutsallığı ve devletin bekası ile simgeselleştiriliyor. Disiplin ise, itaat, hiyerarşi ve fedakârlık erdemleriyle harmanlanıyor.
Soyut yurttaşlık yerine organik aidiyeti ikame eden Kan–Toprak imgesi (Blut und Boden), muhafazakâr devrimin kavramsal arsenalinde hep vardı. Kan-Toprak, ülkemizdeki faşizan-popülist bir rejim mefhumunun parıltılı mitlerinden birini oluştura geldi.
Muhafazakâr devrimin hedef kitlesi gençliği, iktidarın yörüngesine çeken kuvvet, yeniden doğuş anlatısıydı. Gençlik, zaten en kolay tetiklenen bir kategoridir.
Gençlik, yaşlı liberal düzenin çöküşünün ardından ruhsal bir dirilişin motor gücü olarak görüldü. Liberal düzenin yol açtığı toplumsal yıkım, muhafazakâr devrimin pratiklerinin, 1930’lar Almanya’sında neredeyse pornografik bir çehre edinene dek uygulanmasını gündeme getirdi.
Muhafazakâr toplum anlatısı, aslında liberal söyleme bir alternatif olarak değil, onun krizlerinin muhafazakâr restorasyonu olarak, onun o dar aralığına yerleşti.
Ülkemizdeki ruhsal diriliş, daha çok bir iman anlatısıdır. Türkiye’deki muhafazakârlık, geçmişi kutsallaştırarak bir iman Rönesans’ı amaçlıyor. Bu diriliş söylemi, iktidar kanadında geçici bir konsolidasyon yarattı. Muhafazakar kalabalıkları liberal beklentilerin arkasına takabilme becerisi, Türkiye’deki iktidarın konsolidasyonunu mümkün kılan diğer bir etkendir.
“İman Rönesans’ı”, sözde ahlâkî bir seferberlik başlatarak, uygarlık ve aydınlanma arasındaki kanıksanmış sınırları estetik-politik açılardan krize sürüklüyor. Bu sınır kaymaları, yine de sekülerlik–ahiret ayrımında, sert bir kopuş üretmiyorlar. Tam tersine, bu ikiliği aynı siyasal anlatı içinde düğümlüyorlar. Bu eklemlenme sayesinde siyaset gri bir alana konumlanırken, ne tam anlamıyla seküler ne de teolojik bir zeminde yürüyor.
Muhafazakâr söylemin ‘medeniyet anlatısı’, bir kahramanlık tarihini üstlenip, Batı uygarlığı addedilen yapılanmanın yalnızca kodlarındaki vahşeti ifşa etmekle ilgileniyor.
Gerçi ırkçı-seküler bir lûgatın muhalif kanadın bir kesimine hâkim olması, muhafazakârların Batı uygarlığının kodlarındaki vahşeti ifşa etmelerini kolaylaştırıyor. Burada ilginç olan, Batı uygarlığının dekadan nüvelerinin ülkemizdeki seküler yaşam tarzıyla ilişkilendirilmesi ve laikliğin, toplumsal fesadı çabuklaştıran bir etken olarak görülmesi eğilimidir.
Sözde fuhuşun ve sapkınlığın coğrafyası olan Batı’ya saldıran dil ile ülkedeki laikliğe saldıran dil, aynı dilsel envanterden çıkıyor. Ve bu saldırılarla, muhafazakâr küçük burjuva cemaati, kendi günahlarından temizlenmiş oluyor.
Tocquevilleci izleklerin Türkiye siyasetine yansıdığı uğraklarda, sözde toplumsal eşitsizliklerin düzeltilmesi için meşrulaştırılılan devletin güçlü ve merkezî rolü, önem kazanıyor. Bu devletçi eğilim, Sol dahil tüm muhalif söylemin bir handikabına dönüşüyor. (Bkz. Alexis de Tocqueville, “De la démocratie en Amérique”, “Amerika’da Demokrasi”)
Türkiye’deki ekonomi-politik, birçok insanı ya depresyona soktu ya da tekinsiz bir iktidar istencine yönlendirdi.
Ülkemizde şimdiye kadar her siyasî parti kendi burjuvazisini yarattı. “İktidar”, gerici ya da ilerici olmasına bakmaksızın burjuvazinin her türevini, sıradan, sokaktaki adamı, seçkini, muhafazakârı ve ilericiyi de büyüleyen bir kavram olageldi. Asıl sorun, iktidar arzusunun giderek özneler-arası yatay bir alana yerleşmiş olmasıdır. Asıl sorun, ülkemizdeki iktidar istencinin, mazoşisttik bir niteliğe sahip olmasıdır.
Foucault’nun biyopolitik eleştirisinden de anlaşılacağı gibi iktidar, doğrudan bedenlere saldırmakla kalmıyor; arzuları da inşa ediyor.
Kölenin efendisine duyduğu gizli haset, Stockholm sendromları, mazoşisttik eğilimler gibi, iktidar arzusundaki sapmalar, sağcı, faşist iktidarların nefret ve hınç siyasetinin, yer yer kitlesel karşılıklar bulmasını mümkün kılıyorlar.
İktidar ve güç en eksiksiz halindeyken bile, içimizde zonklayıp duran eksiklik ve tatminsizlik hissinin gerisinde, hep aynı hastalıklı iktidar istencinin diyalektiği bulunuyor.
Her günbatımında yorgun bedenini ve çaresizliğini sürüyerek eve dönen mutsuz ve eksik kitle, “iktidarsızlığını” ya dizilerle ya mafyatik oluşumlarla ya da lideriyle özdeşleşmelerle gidermeye çalışıyor.
Oscar Wilde’ın, “hepimiz bataklıktayız ama bazılarımız yıldızlara bakıyor” cümlesi, bu bağlama tam oturuyor. Bazılarının toplumsal volkana bakan yüzleri ateşin yalımından kavrulurken, onların üzerine çöreklenenlerin yüzleri serin dağlara bakıyor.
Makyavelist muhafazakârlığın “takkiyeci sosyolojik okuması”, siyasal krizleri, geçici sapmalar olarak görüp, devlet ve toplum yapısının sürekliliğini öne çıkarıyor.
Muhafazakâr iktidarların tutunabildikleri alan, Türkiye’de genellikle “siyasi taşra” olageldi.
Taşranın ya da taşralaşmış kentin demokrasiye temkinli yaklaşımı, halkın iradesinin sınırlı ve denetimli bir biçimde işletilmesinin sosyolojik alt yapısını hazırladı.
Muhafazakâr reflekslerle hareket eden taşrada, ne yazık ki demokrasinin sadece ekonomik boyutu hesaba katılıyor: demokrasinin siyasi boyutu hep eksik kalıyor.
“Beka”, “milli irade”, “dış güçler” gibi kavramlar etrafında siyasal dilin mutlaklaştırılması, başka bir Furetci izlek olarak ülkemiz siyasetine yansıyor.
İdeolojik söylem ve mitlerin tartışılmazlık katına yükseltilmesi, devrimci bir kopuşu doğuruyor.
Kitle, devrimci kıvılcım üretmek yerine, metafizik telkinlerle çevrili bir siyasal alanda, kendine mastürbatif bir tatmin yaratıyor.
Muhalefete baskı, kutuplaşma, muhafazakar devrimin mantığı gibi işletilirken, “Dava”nın kuramsal barutunun tükendiği yerde, kriz ve olağanüstülük devreye sokuluyor.
Furet’nin, Fransız Devriminin, tarihi bir kimlik söylemi olduğu ve 1789’daki olayların, aynı kimlik odaklı sorunlar ve simgelerle, nesilden nesile aktarılan bir tür ibadet, nefret nesneleri olarak, durmaksızın yeniden yaşanmakta oldukları görüşü, Fransız Devrimi gibi duygusal yükü ağır bir olayla karşı karşıya kaldığında tarihçinin, nesnel titizliğini öne çıkarıyor.
Fransız devrimi, genellikle Eski Rejimle radikal bir kopuş olarak anlatıla geldi. Ancak devrim, aynı zamanda öncesinin ve sonrasının bir devamıydı. Türk devriminde de bu devamlılık, bazı sosyal ve siyasal uğraklarda çok belirgindir.
Devletin merkezliliği ve bürokratik elitin sürekliliği açısından Türk Devrimi, bana kalırsa, kopuştan çok, “yeniden kuruluş içinde bir süreklilik” mantığıyla ilerledi.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte devleti kuran ve taşıyan özne olan asker-bürokrat elit, aslında değişmedi. Tanzimat’tan itibaren modernleşmenin taşıyıcısı olan bu zümre, Cumhuriyet’te de devrimin muharrik öznesi oldu. Bu, devlet aklının sürekliliğinin bir göstergesiydi.
Tanzimat, Islahat Fermanı, II. Meşrutiyet ile başlayan hukuki-idarî modernleşme, Cumhuriyet devrimlerinde radikalleşti ama kesintiye uğramadı. Devrim, halk hareketinden çok, tepeden inmeci bir dönüşüm programı olarak devam etti.
Osmanlı’nın son dönemindeki Türkçülük merkezli ulus anlayışı, Cumhuriyet’te laik ve sivil bir dile çevrilerek sürdürüldü. Merkezî kimlik anlayışının kök salması için, ümmet yerine ulus kavramı benimsendi.
Şer‘î düzenin sınırlandırılması ve seküler hukuk arayışı, aslında Osmanlı’nın son yüzyılında başlamıştı.
Fransız Devrimi’nde halk, siyasal olarak özneleşirken, Türk Devrimi’nde halk, “terbiye edilerek”, lidere lütuf ve rıza üreten bir kitleye dönüştürüldü. Osmanlı patrimonyal-ataerkil geleneğinin Cumhuriyetçi bir tercümesi olarak bu dönüştürme, zamanla devletin bürokratik aklına kök salmıştır.
Bu patriarkal gelenek, devlet–toplum ilişkisinde sürdü. Bu bir bakıma, kişilere bağlılık, merkezî irade gibi karakteristiklerle kendini doğrulayan, Max Weber’in kullandığı anlamda bir patrimonyalizmdi.
Cumhuriyet’te hanedanlık yoktu, ama patrimonyal zihniyetin rasyonelleşmiş bir versiyonu, bürokratik–jakoben sürümleriyle devam etti.
Fransa’da tarih, genellikle sınıf mücadelesi merceğinden öğretile geldi. Furet, bu bakış açısının, olayların meydana geliş gerçeğine her zaman sadık olmadığını söylüyor.
Türk Devrimi, sınıf mücadelesi merceğiyle kısmen okunsa da, bu merceğin, ne kurucu ne de açıklayıcı bir merkez olmadığı anlaşılıyor. Sınıf mücadelesi, Türk Devrimi’nin motoru olmadı. Buna karşın, Fransız Devrimi’nde, burjuvazi–aristokrasi çatışması belirleyiciydi.
Ancak, Türk devriminde sınıf boyutunun yokluğu, anlatının, olayların meydana geliş gerçeğine sadık olduğu anlamına gelmiyor; başka bir gerçeğin ideolojik olarak tercih edildiğini gösteriyor.
Türk Devrimi’nin sınıf perspektifiyle anlatılmaması, tarihsel gerçeğe sadakat değil; devlet-merkezli bir hakikat rejiminin ürünüydü.
Bu anlamda Furet’nin uyarısı tersine çevirerek aşırı bir savla şunu söylemek mümkün: Bazı devrimler, sınıf mücadelesiyle değil; başka bir ideolojiyi maskelemek için sınıf mücadelesinin sessizleştirilmesiyle kurulmuştur.
Gerçi Türk Devrimi’nde güçlü bir sanayi burjuvazisi yoktu, köylü sınıf siyasal olarak özneleşmemişti. Proletarya siyasal kurucu rol oynamadı. Devrim, sınıflar arası bir çatışmadan değil, devlet elitinin krizi yönetme iradesinden doğdu.
Toprak reformunun yapılmaması, eşrafla uzlaşma, devletçi burjuvazi yaratma çabası gibi başlıklar, sınıfsal tercihlerdi; fakat bunlar çatışma olarak değil, “milli çıkarların korporatist uzantıları” uygulamalar olarak öne çıktılar.
Neredeyse iki yüz yıldır birçok tarihçi, devrim dönemini, kostümleri, imgeleri ve sembolleri ile örtülü bir hermetizmle anlatırken, Tocqueville, devrimci dönemlerin, tarihin en karanlık dönemleri olduğunu öne sürüyor. İdeoloji perdesinin, olayların derin anlamını, dramadaki aktörlerin gözlerinden mümkün olan en büyük ölçüde gizlediği savı, şüphesiz Tocqueville’in devrim teorisine yaptığı en temel katkılardan biri oldu.
Devrim, sürekliliği bozmayan ve mutlakiyetçi geleneği başka bir düzeyde daha iyi benimsemek dışında, saf demokrasiye doğru kaymayan, iktidarın kolektif bir hayal gücüydü.
1789’dan itibaren devrimci bilinç, geleceği şekillendirme iddiasında olan bir ‘iyi niyetli güçler koalisyonunun’, zaten artık var olmayan bir devleti aşma yanılsamasıydı. Küçük parçalara dağılmış olan toplumsal bütünü, hayal gücünün kuvvesiyle, yeniden yapılandırmak olan bu ideanın işlevi, gerçek tarihin bükülmesi pahasına, bitimsiz bir aşırılığın sürdürürlüğünü garantiye almaktı.
Bu bağlamda devrim, her zaman, bir iktidar biçimini diğerinden ayıran bir insan eylemi fikrinin yerleşik düzenin yerini aldığı, tarihsel bir boşluk/vakum uzamına konumlanıyor.
Devrim, bir toplumun hayal gücünün, kendi tarihinin dokusunun ta kendisi haline gelmesi olayıdır.
Bu doku, bir yüzyıldan fazladır toplumun tartışmalarını besleyen siyasal inançların, XV. İle XVII. Yüzyıllar arasında Avrupa’yı kasıp kavuran dinsel çatışmaların tükenmez çeşitliliği ve bitmek bilmez şiddetinin ülkemizdeki izdüşümlerinin, devrimin yarım bıraktığı bir hesaplaşmanın hınççı, rövanşist ve intikamcı modernist versiyonlarının iplikleriyle dokunuyor.
Ülkemizde Fransız Devrimi’nin kurucu hamlesiyle biçimlenen modern siyasal alanın kendisi, başka bir çağdan kalma toplumsal bir nevrozun tezahürlerinin alanı olarak beliriyor.
Devrim, sadece bir toplumdan diğerine bir “sıçrama” olmadı; aynı zamanda, bir iktidar kriziyle aniden “yarılan” sivil toplumun, içinde taşıdığı tüm sesleri, şiddeti ve habis enerjileri serbest bırakma yollarının toplamıydı.
Fransa’da, 1958 gibi tarihsel açıdan uğursuz bir dönüm noktasından bu yana, kuvvetler ayrılığı ve erkler arası denge öğretisinin kuramsal mimarı olan Montesquieu’nün, kendi düşünsel mirasının uğradığı akıbet karşısında, mezarında ters döndüğünü tasavvur etmek güç değildir.
1958’de kurumsallaşan Bonapartist model ülkeye, seçilmiş bir yürütme “monark”ını, yasama işlevi büyük ölçüde askıya alınmış, neredeyse yalnızca yürütmenin iradesini kayda geçiren bir parlamentoyu (özellikle parlamentoyu bypass eden 49.3 maddesi) ve “iktidar” statüsünden bilinçli biçimde mahrum bırakılan bir yargıyı miras bıraktı.
Yargı bağımsızlığı ise, giderek içi boşaltılmış, retorik düzeyde kötü bir reklam sloganı gibi yankılanan bir ilkeye indirgendi.

Bu kurumsal ve normatif tablo karşısında Alexis de Tocqueville’in vereceği yanıt büyük olasılıkla şu düşünsel çerçevede şekillenirdi:
“Bir halkın çoğunluğunun, (yüzde 51’in) yönetim alanında her şeyi yapma hakkına sahip olduğu yönündeki ilkeyi hem evrensel adalet ilkesine aykırı hem de ahlaken tiksindirici buluyorum. Buna karşın, bütün siyasal iktidarların kaynağını yine de çoğunluğun iradesinde konumlandırıyorum. Burada bir çelişki söz konusu değildir.
Çünkü yalnızca belirli bir halkın değil, insanlığın bütünü tarafından kabul edilmiş genel bir yasa var: adalet. Adalet, her halkın egemenlik alanını sınırlayan ilkedir.
Evrensel toplumun bir bileşeni olarak ulusu, evrensel toplumun yasası olan adaleti uygulamakla yükümlü bir jüri gibi düşünün. Toplumu temsil eden bir jürinin, temsil ettiği toplumun kendisinden daha geniş bir yetki alanına sahip olması düşünülebilir mi?
Dolayısıyla adaletsiz bir yasaya itaat etmeyi reddettiğimde, çoğunluğun yönetme hakkını inkâr etmiş olmuyorum; yalnızca, halk egemenliğinden, evrensel insanlığın egemenliğine başvuruyorum.
Bazı düşünürler, bir halkın, bütünüyle adalet ve akıl sınırlarının dışına çıkamayacağını, bu nedenle de, onu temsil eden çoğunluğa sınırsız yetki vermenin, sakıncalı olmayacağını ileri sürüyorlar. Bence bu yaklaşım, kölece bir dildir.
‘Çoğunluk’, çoğu zaman, ‘azınlık’ adı verilen başka bir kategorinin çıkarlarıyla çatışan görüş ve menfaatlere sahip tekil bir özne değil midir? Mutlak iktidarla donatılmış bir kişinin bu gücü kötüye kullanabileceğini kabul ediyorsanız, neden aynı ihtimali “çoğunluk” için reddediyorsunuz?
İnsanlar bir araya geldiklerinde karakterlerini mi değiştirirler? Güç kazandıklarında, sorunlar karşısında daha mı ölçülü, adil ve daha mı hakkaniyetli olurlar? Tek bir kişiye vermeyi reddettiğiniz, ‘her şeyi yapabilme’ kudretinin, hiçbir zaman birden fazlasına da tanımaması gerektiğini düşünüyorum…”
Güncel siyasal gelişmelerin yarattığı şaşkınlık ve aşınma duygusu, 1789’un normatif ideallerinden geriye ne kaldığı sorusunu giderek daha yakıcı hâle getiriyor. Oysa bu idealler, önemli ölçüde, insanlığın demokratik deneyimin düşünsel ufkundan beslenmişti.
Tam da bu nedenle, Alexis de Tocqueville’in eserlerinin, dar akademik çevrelerin sınırlarını aşarak yeniden kamusal dolaşıma girmesini ve geniş yurttaş toplulukları tarafından okunup tartışılmasını çok önemsiyorum: Özellikle ülkemiz bağlamında, henüz tamamen geç olmadan…


Bir Cevap Bırakın