Tinto Brass, Salon Kitty ve ‘Nazi erotikası’

Dün 93 yaşında vefat eden erotik sinemanın duayenlerinden Tinto Brass’ın Türkiye’de sinemalarda gösterime giren son filmi ülkemizde 2003 yaz aylarında vizyona giren Kara Melek (Senso ’45, 2002) olsa gerek. 1990’larda sinemaya gitme alışkanlığı olan sinemaseverler Brass’ın filmlerine en azından isimleri ve afişleri üzerinden aşinadırlar: 1989’da Kapris (Capriccio, 1987), 1991’de Budapeşte Barı (Snack Bar Budapest, 1988), 1992’de, neredeyse on yıllık bir rötarla Anahtar (La chiave, 1983), 1993’te Bütün Kadınlar Bunu Yapar (Cosi fan tutte, 1992), 1994’te Paprika (1991) ve Göz Zevki (L’uomo che guarda, 1994), 1998’te Lola (Monella, 1998), 2000’de Kışkırtma (Transgredire, 2000).

Bütün bu filmlerin ardından gelen Kara Melek ise konusunun faşizmin iktidarı altındaki İtalya’da geçmesi ve ilişkilerinde kriz yaşayan bir karı-kocayı içermesi açısından Anahtar’ı da çağrıştırsa da esas 1980’de Türkiye’de sansürden geçemeyen Salon Kitty’yi (1976) anımsatan bir film. Kara Melek’teki ve Salon Kitty’deki Nazi subaylarının her ikisi de aslında Nazizm’in ‘davasını’ (!) zerre kadar umursamayan, asıl dertleri kendi kişisel zevklerinin peşinde koşmak olan fırsatçı tiplemeler. Ayrıca Kara Melek’teki Nazi ikonografisiyle bezenmiş orji sahnesi de doğrudan Salon Kitty’yi anımsatıyor –ki bu sahne, ‘dekadans’ ve ‘kitsch’ kavramlarının beyazperdedeki en belleklerde yer edici temsillerinden.

Brass’ın başyapıtı sayılan Salon Kitty konusu bir Nazi genelevi etrafında dönen entrikaları ve iktidar oyunlarını içeren bir filmdir ve yarattığı sansasyon sayesinde ‘Nazi erotikası’ diyebileceğimiz akıllara durgunluk veren ve inanması zor bir alt-türün temel demirbaşlarından biri olmuştu -onun da İtalya bağlamında öncülü olarak Gece Bekçisi’nde (La portiere notte, 1974) Charlotte Rampling’in Nazi üniformasıyla striptiz yaptığı sahne sayılabilir. Ancak bu furyanın sonraki ürünlerinden hiçbiri Salon Kitty’nin ne ticari başarısını ne de tartışmalı saygınlığını yakalayamadılar. Salon Kitty ise kimilerine göre lümpen bir bezirganın rezilce bir istismar girişimi, kimilerine göre ise Nazizmin zekice ve başarılı bir taşlaması ve yapı çözümüydü. Yönetmenin komünist sempatizanı olarak bilinen siyasal kimliği veya geçmişi de ilk bakışta bu ikinci görüşü destekler niteliktedir. Aslında belki de Salon Kitty her iki tarzda (istismar veya taşlama olarak) izleme ve algılama deneyimine eşit derecede elveren oldukça kendine özgü bir çalışma. Öte yandan her iki tarafın da birleştiği nokta filmin, kitsch sinemanın estetik açısından doruk noktası olduğudur; bu tespit kimilerince bir övgü, kimilerince yergi olarak yapılsa da.

Salon Kitty’nin ardından 1976-77 sezonunda İtalya’da Nazi ikonografisini temel promosyon malzemesi yapan bir düzineye yakın film ‘konfeksiyon’ üretimle piyasaya sunulacaktı. Bu filmlerin bazıları Nazi toplama kampları konseptini aşırı sert mizansenler için elverişli bir bahane olarak kullanan ‘seks ve şiddet’, ve tabii bu arada cinsel şiddet filmleridir. Aslında Nazi erotikası alt-türünün bu alt-kategorisinin öncülünün Love Camp 7 (1968) adlı daha eski bir Amerikan filmi olduğunu kaydetmek gerek; bu filmdeki söz konusu “aşk kampı” (!) Nazi askerlerinin cinsel ‘ihtiyaçlarını’ karşılamak üzere diğer toplama kamplarından seçilerek ayrılmış kadınların getirildiği özel bir toplama kampı… Amerikan istismar sinemasının asıl sansasyon yaratan ‘Nazi toplama kampında seks ve şiddet’ filmi ise başkarakterin kadın bir komutan olduğu ve bugün bir kült film sayılan Ilsa, She-Wolf of the SS (1974). Bu filmlerin çoğu en hafif ifadeyle etik açıdan mutlak bir duyarsızlık taşımakla birlikte Bruno Mattei imzalı KZ9 lager di sterminio (1977) bu furyanın içinden çıkmış bir ürün olmasına karşın teşhirci bir tavırla izleyicilerin röntgenci güdülerine hitap etmekten çok gerçekten de Nazizmin dehşetini gözler öne sermeye çalışan istisnai bir ürün gibi de duruyor.

Toplama kampları odaklı alt-kategoriyi bir yana bırakıp Nazi erotikasının ana gövdesine dönersek bu alt-türün de İtalyan sineması dışında da örnekleri var. Aslında türün Gece Bekçisi’ni de önceleyen ilk örneği İsviçre’den gelmiş: 1976’da ülkemizde Harpte Seks (!) adıyla oynamış olan Ein Armee Gretchen (1973). Bu filmde ise vatanseverlik duygularıyla Nazi subaylarının cinsel taleplerini karşılamaya gönüllü olan “safkan” Alman kadınlarından oluşan özel bir kadınlar birliğinin öyküsü anlatılıyor. Filmin Nazi yanlısı olduğu söylenemese de Alman subaylarını ve askerlerini istemedikleri bir savaşın içinde kendilerini bulan kahramanlar olarak göstererek Alman ordusunu kötülemekten kaçınıyor ve etik açıdan topu taca atıyor. İşin ilginci Nazi ordusuna bu şekilde hizmet eden Alman kadınlar konsepti (*) birkaç yıl sonra yapımcılarından biri Yahudi asıllı bir Fransız olan bir ortak yapımda daha perdeye gelecekti. Train spécial pour SS (1976) adlı bu filmin finalinde söz konusu gönüllülerin liderini savaşın sonunda saf değiştirerek Amerikan bayrağı önünde şarkı söylerken izliyoruz, tıpkı filmin başında swastika bayrağı önünde şarkı söylediği gibi.

Bu filmlerin, anlatılarının içerdiği ve samimiyeti her vakada ayrı ayrı tartılması gereken siyasi ‘mesajları’ bir yana ortak paydaları ve asıl promosyon malzemeleri içerdikleri görsel ikonografiydi. Susan Sontag, daha Gece Bekçisi’nin hemen akabinde 1974’te yazdığı ‘Beautiful Fascism’ adlı makalede estetize Nazi/faşist ikonografisinin erotize edilmesini mercek altına almıştı. Sontag’ın işaret ettiği üzere Nazi/faşist ideolojinin belki de en tehlikeli yanı, ‘güzelliği’ mükemmeliyet noktasında mutlaklaştırarak fetişleştirmesi ve buna ulaşma uğrunda bu standardın dışına düşenlerin var olma hakkını yok saymasıydı. İşte Nazi üniformaları başta olmak üzere Nazi ikonografisi tam da bunu yansıtıyordu: Üniforma, askeri olması dolayımıyla standart-dışını yok etme misyonunu yüklenen şiddet tekelini, stilize özellikleriyle de arzu edilen mutlak ideal hedefin sembolleşmesini temsil ediyordu. İşte belki Brass, Salon Kitty’de ve daha az etkileyici bir düzeyde olsa da Kara Melek’te hem bu görünümün ‘cazibesini’ sunuyor hem de görünümün ardında nelerin yattığını kendince teşhir ediyor.

 

(*) Bu motifin ya da çok benzerlerinin ucuz edebiyatta daha çok eski tarihli öncülleri de var. Louis-Charles Royer’in Haras Humain (1949) adlı romanı 1953’te Ertem Eğilmez ve Refik Erduran tarafında kurulup daha sonra “Mayk Hammer” romanlarıyla daha da sükse yapacak olan Çağlayan Yayınevi’nin ikinci kitabı olarak İnsan Harası adıyla yayınlandığında ilk üç baskısı ilk ayda (Ekim 1953) olmak üzere dört ayda her biri 10,000 tirajlı tam beş baskı yapacaktı…

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.