Küresel pandeminin ardından dünya, sadece sağlık sistemlerini değil, bilgi üretim ve paylaşım biçimlerini de yeniden düşünmek zorunda kaldı. COVID-19 pandemisi, yükseköğretim kurumlarını ve akademik üretim süreçlerini kökten dönüştüren bir kırılma noktası oldu. Dijitalleşme, çevrim içi eğitim, seminer ve webinar formatlarının yaygınlaşması; akademiyi fiziksel mekânın sınırlarından kurtardı fakat aynı zamanda onu yeni bir yüzeysellik riskiyle de karşı karşıya bıraktı. Peki, bu dönüşüm bizi bildiğimiz akademinin sonuna mı getiriyor? Yoksa yalnızca evrimleşen bir akademik kültürün eşiğinde miyiz?
Pandemiyle birlikte zorunlu olarak geçilen çevrim içi eğitim ve seminerler, bilgiye erişimi demokratikleştirdi. Artık dünyanın herhangi bir köşesinden bir öğrenci, Harvard’daki bir dersi ya da Tokyo’daki bir konferansı eşzamanlı olarak takip edebiliyor. Bu, kuşkusuz bilginin mekândan bağımsızlaşması açısından tarihsel bir dönüm noktasıdır. Ancak, aynı kolaylık beraberinde yeni sorunlar getirdi. Öğrenme sürecinde fiziksel ortamın, yüz yüze etkileşimin ve spontane tartışmaların yerini dijital ekranların soğuk yüzü aldı. Katılım nicel olarak arttı belki ama niteliksel derinlik azaldı. Dinleme, düşünme ve içselleştirme süreleri, bağlantı kurma hızına feda edildi.
Akademi sadece bilgi aktarılan bir yer değildir. Fikirlerin çarpıştığı, düşüncelerin birbirini dönüştürdüğü bir zihinsel ekosistemdir. Bu ekosistemin temel unsuru yüz yüze etkileşimdir. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” deyişi, bilimsel üretim açısından da anlamlıdır. Farklı zihinlerin bir araya gelmesi, yalnızca bilgiyi çoğaltmaz. Aynı zamanda yeni bakış açıları doğurur. Fikirler, tartışma ortamlarında olgunlaşır. Tesadüfi bir sohbet, bir seminer arası notu, bir araştırma makalesinin tohumu olabilir. Dijital ortam bu spontane karşılaşmaları, tesadüfî öğrenme anlarını neredeyse imkânsız kıldı. Akademi, sadece veri üretmek değil, anlam üretmekle ilgilidir ve anlam çoğu zaman birlikte düşünme sürecinde doğar.
Son yıllarda yapılan bilişsel araştırmalar, el yazısıyla not almanın öğrenme süreçlerine dijital yazıdan çok daha olumlu etkiler sağladığını ortaya koymuştur. Kalemle kâğıt arasındaki fiziksel temas, beynin kavrama ve hatırlama merkezlerini daha etkin biçimde harekete geçirir (Mueller & Oppenheimer, 2014). Bu durum, öğrenmenin yalnızca bilişsel değil, bedensel bir deneyim olduğunu hatırlatır. Bilgi, yalnızca akılda değil, elde, gözde ve hatta mekânda biçimlenir. Dijital çağda bu bütünlük zayıflamaktadır. Bilgiyi hızla tüketiyor ama derinlemesine içselleştiremiyoruz.
Dijital araçların sunduğu sınırsız kaynak zenginliği, otodidaktizmi, yani kendi kendine öğrenme kültürünü hiç olmadığı kadar görünür kıldı. Artık herkes, kendi öğrenme rotasını çizebiliyor. Akademik kurumların onayına gerek duymadan bilgiye erişebiliyor. Bu, bireysel özgürleşme açısından devrim niteliğinde bir gelişmedir. Ancak, otodidaktizmin en büyük riski, derinlikten uzaklaşma ve yankı odalarına kapanmadır. Öğrenme, bir topluluk etkinliğidir. Farklı zihinlerin etkileşimi, bireysel bilginin ötesine geçebilmenin ön koşuludur.
Yapay zekâ araçları, akademik üretim süreçlerine hız kazandırdı; literatür taraması, veri analizi ve hatta metin yazımı gibi alanlarda destekleyici bir rol üstleniyor. Ancak bu teknolojik gelişmeler, “yaratıcılık” kavramını yeniden düşünmeyi de zorunlu kılıyor. Yapay zekâ, geçmişteki insan üretimlerinin, kadim bilgilerin ve kültürel mirasın bir sentezi olarak işliyor. Dolayısıyla, gerçekten “yeni” bir şey söyleyebilir mi? Yoksa yalnızca mevcut olanı yeniden biçimlendirerek bize geri mi sunuyor? Belki de asıl soru şu: Yaratıcılığın kaynağı, veride değil, sezgide; algoritmada değil, özgür insan zihninde yatmıyor mu?
Belki de bildiğimiz anlamda akademi sona ermiyor. Yalnızca kabuk değiştiriyor. Fiziksel mekânın yerine sanal kampüsler, geleneksel sınıfların yerine etkileşimli platformlar geçiyor. Ancak bu dönüşümün, akademinin özündeki sorgulama kültürünü koruması gerekiyor. Yapay zekâ, bireysel öğrenme, çevrim içi tartışmalar…Tüm bunlar, eğer insan zihninin merakını besliyorsa, akademinin düşüşü değil, yeniden doğuşudur. Ancak eğer bilgi, paylaşılmadan, tartışılmadan, sorgulanmadan sadece tüketilirse; o zaman gerçekten “bildiğimiz akademi” sona ermiş olacaktır.
Akademi, tarih boyunca yalnızca bilgi birikimi değil, düşünme biçimlerinin de taşıyıcısı olmuştur. Bugün, teknolojik kolaylıkların cazibesiyle bu derinliği kaybetme riskiyle karşı karşıyayız. Fakat her dönüşüm, aynı zamanda bir yeniden doğuş fırsatıdır. Belki de yeni akademi hem dijitalin olanaklarını hem de insan zihninin sezgisel derinliğini bir araya getiren bir sentez biçiminde doğacaktır. Yapay zekâ, çevrim içi platformlar, bireysel öğrenme kültürü… Tüm bunlar, özgür düşüncenin ve eleştirel aklın hizmetine girdiği sürece, akademinin sonu değil, yeni bir başlangıcı olacaktır.
Kaynakça
Mueller, P. A., & Oppenheimer, D. M. (2014). The Pen Is Mightier Than the Keyboard: Advantages of Longhand Over Laptop Note Taking. Psychological Science, 25(6), 1159–1168.
Carr, N. (2010). The Shallows: What the Internet Is Doing to Our Brains. New York: W.W. Norton.
Harari, Y. N. (2018). 21 Lessons for the 21st Century. London: Jonathan Cape.
Floridi, L. (2014). The Fourth Revolution: How the Infosphere is Reshaping Human Reality. Oxford University Press.
Siemens, G. (2005). Connectivism: A Learning Theory for the Digital Age. International Journal of Instructional Technology and Distance Learning, 2(1).


Bir Cevap Bırakın