Suskunluk (Öykü)

Saat sabahın dördüne yaklaşıyordu. İclal koridordaki bir banka oturmuş, ellerini dizlerinin üzerine koymuş, ağlamaktan şişmiş gözlerle bakıyordu. Murat ameliyata alınalı beş saati geçmişti. Bir kez bir doktor çıkmış, “Devam ediyor,” demişti.

Ada, iki sıra ilerideki bankta, küçücük, kıvrılmış, okul çantası başının altında, İclal’in hırkasını üzerine çekmiş uyuyordu. Sekiz yaşındaydı Ada. Murat’ın gözleri vardı onda, gülerken de Murat gibi gülüyordu. “Bir de erkek çocuğumuz olsaydı,” demişti Murat, “Ada’ya kardeş lazım,” demişti. İclal bir şeyler gevelemişti sadece: “Şimdi değil,”; “Biraz daha bekleyelim,”; “İşler çok yoğun,”; “Hem Ada daha okula alışamadı.” Murat ısrar etmiyordu ama bakıyordu İclal’e. Merak ediyordu galiba. İclal biliyordu Murat’ın ne zaman şüphelenmeye başlayacağını. Yakında. Belki çok yakında.

Koray tekrar geldiğinde İclal fark etmedi bile. Koray yanına kadar gelip, durdu. Alnında genişçe bir yara bandı, boynunda ortez vardı, sol kolu alçıdaydı. Saatler önce Murat’ın arabasıyla ofisten çıkmışlar, önlerindeki kamyon aniden durunca, Murat’ın yaptığı ani frenle yağmurda kayarak sağa, bankete savrulan araba, sol taraftan kamyonun altına girmişti, böyle anlatmıştı Koray.

“Nedir durum, devam ediyor mu ameliyat?” diye sordu Koray.

“Sürüyor,” dedi İclal, “başka bir şey bilmiyorum.”

İclal kalkıp yürüdü, koridorun sonundaki küçük bir odaya girdi. İçeride bir masa ve tabure, köşede bir sedye. Koray da ağır ağır yürüdü arkasından, kapının önünde durdu. İclal odanın küçük penceresinin yanında ayakta duruyordu. Işıkları titriyordu şehrin. Uzaktan, gecenin içinden bir vapurun düdüğünün sesi geldi; yorgun bir devin iç çekişi gibi… Martılar ise zifiri karanlıkta bembeyaz birer şimşek gibi çakıp kayboluyorlardı. İclal martıları düşündü, özgür olduklarını, canları istediği zaman çığlık çığlığa bağırabildiklerini düşündü. O ise susuyordu on sekiz aydır.

“Ailesi hâlâ gelmedi mi?” diye sordu Koray.

“Yoldalar.”

“Bir şeye ihtiyacın var mı?”

“Hayır!”

Koray odaya girdi, duvara yaslandı, İclal dönüp baktı ona.

“Sen ne istiyorsun?”

“Nasıl yani? Bir şey istediğim yok.”

“O zaman neden buradasın?”

Koray bir şey söylemek ister gibi oldu ama söyleyemedi.

“On sekiz ay oldu,” dedi İclal.

Koray’ın başı hafifçe öne eğildi.

“On sekiz ay boyunca, hiçbir şey olmamış gibi her sabah geldin ofise. Her sabah ‘Günaydın,’ dedin. Her toplantıya girdin. Birçok sunumda yan yana oturduk. Projeleri birlikte tamamladık. Bazen işten çıktıktan sonra bize geldin, bizimle akşam yemeği yedin, ben size kahve yaptım. Murat sana şakalar anlattı, sen güldün. Ada sana ‘Koray amca’ dedi, sen ona çikolata getirdin.”

“İclal—”

İclal’in sesi hâlâ düz çıkıyordu:

“Bilmiyorum ne düşünüyorsun. Belki, ‘Oldu bir kere, yapacak bir şey yok!’ diyorsun. Belki, ‘O gece çok sarhoştum, hatırlamıyorum bile,’ diyorsun. Belki, ‘Ah keşke olmasaydı,’ diyorsun. Belki de hiç düşünmüyorsun bile. Ama ben düşünüyorum. Her gün. İlk başlarda Murat’a anlatmayı düşündüm ama yapamadım. Şöyle mi diyecektim mesela: ‘İçkilerin su gibi aktığı, herkesin zil zurna sarhoş olduğu o proje kutlaması gecesini hatırlıyor musun, hani konuklar gider gitmez sen kanepede sızıp kalmıştın; ben ortalığı toplamaya çalışırken, senin ortağın, yirmi yıllık arkadaşın Koray, sinsice arkamdan yaklaşıp, o iri ve çirkin elleriyle ağzımı kapatıp, bana zorla sahip oldu. Diyelim ki söyledim, Murat inanacak mıydı bana? Çünkü Murat seni yirmi yıldır, beni on bir yıldır tanıyor. Diyelim ki inandı, ne yapacaktı? Her şey kaldığı yerden devam mı edecekti? Yoksa boşanacak mıydık? Ada babasını ya da ben Ada’yı görebilecek miydim? Şirket ne olacaktı? Ben ne olacaktım?”

Koray huzursuzlanıp, kıpırdandı ama konuşmadı.

“Çok geçmeden anladım. Test yaptım: İki çizgi. Oturdum mutfakta, bir saat öyle oturdum. Sonra Ada’yı almaya gittim okuldan. Eve döndük. Akşam Murat geldi. Yemek yedik. Yattık. Ben uyuyamadım. Tavana baktım sabaha kadar.”

İclal derin bir nefes aldı.

“İki hafta boyunca düşündüm. Ada’yı okula götürdüm, ofise geldim. Senin yanından geçtim. Murat’ın odasına girdim, projeler konuştuk. Öğle yemeği yedik. Eve döndük. Yemek yaptım. Uyuduk. Ve ben hep düşündüm. Doğururum mu? Doğurursam Murat ne der? ‘Kızım nasıl oldu bu çocuk?’ der mi? Ben ne derim? ‘Senin’ mi derim? Murat kabullenir mi? Ada sevinir. Annem sevinir. Kayınvalidem sevinir. Dokuz ay geçer. Çocuk doğar. Ben ona bakarım her gün. Ve her gün o geceyi hatırlarım. Çocuk bana, ‘Anne,’ der, ben ona bakar, o geceyi hatırlarım. Çocuk büyür, okula gider. Ben ona bakarım, o geceyi hatırlarım.”

“Üç gün sonra sabah erkenden Kartal’da özel bir hastaneye gittim. İmza attım. Yüklü para verdim. Ameliyata girdim. Uyandım, sendelesem de çıktım hemen. Bir süre sahilde oturup düşündüm, denize baktım, sonra eve dönüp yattım, uyudum.”

İclal yüzünü pencereye döndü.

Koray başını kaldırdı, İclal’e baktı. İclal’in sesi titriyordu hafifçe.

“Üç ay sonra doktora gittim. Düzensizlik olmuştu. Testler, görüntülemeler, klinik muayene… Doktor, ‘Kürtaj mı olmuştunuz?’ dedi. ‘Evet,’ dedim. ‘Ne zaman?’ dedi. Söyledim. ‘Komplikasyon gelişmiş,’ dedi, ‘maalesef, bir daha çocuğunuz olamayacak.’ Ben oturdum. Doktor konuştu, ben dinlemedim. Kalktım, çıktım.”

Koridordan bir sedye geçti. Hemşireler peşinden koşuyordu. İclal ve Koray merakla beklediler, sedye uzaklaştı.

Koray İclal’e doğru iki adım attı. “Ben—”

“Sen, sen hiçbir şeysin!” İclal’in sesi sertti. “Sen İzmirli, zengin, şımarık Koray’sın. Baban rantiye, annen Lioness! Kardeşin yok. Tek çocuk. Her şey emrine amade. Mimarlık okudun, Murat’la şirket kurdunuz. Ada’nın öz amcası gibisin. Kayınvalidem de seni seviyor, ‘Ne iyi çocuk,’ diyor. Ve ben seni görüyorum her gün. Her gün. Ofiste. Toplantıda. Akşam yemeklerinde. Her yerde.”

İclal iyice öfkelenmişti.

Koray başını eğdi.

“Bense Konyalı İclal’im. Babasının nasırlı elleriyle ekmeğini kazandığı o işçi mahallesinin kızı. Ağabeylerim liseyi bile bitiremedi. Ben bitirdim. Üniversite okudum. Murat’la tanıştım, evlendik. Murat’ın ailesi kabul etti beni çünkü ben bir vitrin süsü gibi yerleştim onların hayatına. Sessiz, uyumlu, sorun çıkarmayan İclal oldum hep. Kayınvalidemin huyuna suyuna gittim, kayınpederime hürmette kusur etmedim. Arkadaşlarıyla da iyi geçindim. Hiç lafa karışmadım. Hep dinledim. Hep gülümsedim. ‘Ne tatlı gelin,’ dediler. Ve ben hep dikkat ettim. Hep doğru şeyleri yapmaya çalıştım. Hep sessiz kaldım.”

Koray nefes aldı, “Peki, ne yapmamı istiyorsun?”

“Hiçbir şey istemiyorum senden. Sadece, bir bahane bulup, artık hayatımızdan çıkıp gitmeni istiyorum.”

Koray sustu uzun bir süre. Sonra, “Eğer Murat ölürse ne yapacaksın?” diye sordu.

“Eğer Murat ölürse…” İclal’in sesi buz gibiydi, “mahkemeye gideceğim. Her şeyi anlatacağım. On sekiz ay geçmiş, umurumda değil, gideceğim. Fakat mahkemede ne olur biliyor musun? Hâkim sorar: ‘Ne giyiyordunuz? Ne kadar içmiştiniz? Neden bağırmadınız, yardım istemediniz? Neden hemen polise gitmediniz? Neden aradan on sekiz ay geçtikten sonra şikâyette bulundunuz?’ Bütün bunlar sorulur ve kaybeden genelde kadınlar olur, çünkü kadın her zaman suçlu. Ama ben anlatacağım. Belki kazanırım, belki kaybederim. Konuşacağım, susmayacağım. Çünkü Murat ölürse, koruyacak bir şeyim kalmayacak. Ama eğer yaşarsa…”

Kapıda bir hemşire belirdi, “İclal Hanım, doktor bey sizinle konuşacak,” dedi.

İclal döndü, yürüdü. Koray arkasında kaldı, odada, duvarın dibinde.

Doktor, “Ameliyat bitti. Ağır yaralanmış, bazı kalıcı sekelleri olabilir. Fakat yine de başarılı bir ameliyat sayılır, ama ilk yirmi dört saat kritik. Bekleyeceğiz,” dedi.

Sabah oldu, gün ağardı. Ada, kantinden aldığı poğaçayı yerken, kayınpederi Ada’yı kucağına aldı. İclal pencere kenarında durdu, İstanbul’a baktı.

O gün akşama doğru Murat’ın gözleri açıldı. Doktor “Durum iyiye gidiyor gibi,” dedi.

Gece oldu. Herkes gitti. İclal Ada’yla kaldı. Ada uyudu. İclal oturdu ve düşündü: Eğer konuşursa, her şey yıkılacaktı, eğer susarsa, yalnızca kendisi…

Sabaha kadar uyumadı. Deniz mavileşmeye, vapurlar geçmeye başladı. Ada uyandı, “Anne?” dedi kısık bir sesle. İclal cevap vermedi; sadece yanına gidip saçlarını okşadı kızının.

Kelimeler boğazında birer düğüm, birer taş parçasıydı; bir yere dökülmezlerse, onu da kendileriyle birlikte dibe çekeceklerdi.

Pencere kenarına yürüdü. Uzakta bir balıkçı teknesi, denizi yırtarak ilerliyordu; kim bilir ne dertler vardı o teknedekilerin içinde… Kendi derdini denize dökse, deniz ağırlaşır, vapurlar batar sandı.

Yine susacaktı. Çünkü bu ülkede bazı kadınlar konuşurlarsa delirir, bazıları ise susarak yaşamayı öğrenirdi. Ada yanına geldi, elini tuttu. İclal gülümsedi; güneş yükseldi.

 

Resim:Edvard Munch

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.