Edip Cansever Şiirinde Öznenin Halleri

etik ontolojik bir eylem olarak şiir ve

                   

                                       

“ insan aklının son serüvenidir şiir. gecikmiş şiir olamaz. toplumun gereksinimleri beni makine dünyasını çözümlemeye onun şiirini yapmaya götürüyor ”

                                                                                   edip cansever

 “ yazmak bir oluş meselesidir; her zaman tamamlanmamış, her zaman oluşmanın ortasındadır. ve her türden yaşanabilir veya yaşanmış deneyimin maddesinin ötesindedir. (…) yazmak oluştan ayrılamaz; yazarak kadın oluş, hayvan oluş, bitki oluş, algılanamaz oluş, molekül- oluş gerçekleşir ”

                                                                                                            gilles deleuze

 

sürekliliğin başkaldırışı

 

yazdığım ilk dizeyi silerek

bir alttaki dizeye geçiyorum hemen

onu da sildikten sonra bir üçüncüye

ve dördüncü ve beşinciye geçiyorum

bilmem ne kadar sürüyor bu benzersiz çaba

bildiğim ya da duyduğum iyice

ben böyle siledurdukça sürekli

geçmişten gelecekten arınmış,

dipdiri bir müzik parçası kalıyor geriye

 

            şairin silgisi ve  zamana bırakılan sorular    

 

yukarıdaki şiir  edip cansever’ in yaşarken göremediği, bir kısmı dergilerde  yayınlanan  bir kısmı ise yayınlanmayan  şiirlerinin ,metinlerinin söyleşilerinden oluşan  gül dönüyor avucumda kitabında yer alıyor.

yaşasaydı  doksan üç yaşında olacaktı.28 mayıs 1986 da yitirmiştik. cansever’ i. tabiatla buluşalı otuz beş yıl olmuş…

öyle şanslı ki şiir ,1954’te kapalı çarşı  yanıp yeniden kurulmuş ve  asma katı şiirin. tamam… şiirin, bir yangına borcu mu olur?…kim bilir …belki cansever… ya da bir şiirin küllerine mi

soralım. küllerin şiirlerine…

kim ne derse desin o bu günü de yakıyordur   

          yeniden doğmak için çıkardığı  yangından…

gelmiş bulundum ! un o ağır mahcubiyeti ve tevazuuyla ayrılmıştı aramızdan.ve eklemişti :

“insan sana güveniyorum. saygılarımla.”

ondan geriye sayfalarca şiir, yazı, söyleşiler, anılar, bakışlar ve bitmek bilmeyen akşamüstleri ve  tarifsiz kadeh tutuşlar ve  en çok da sonrası…”sonrası  kalır,, dediği yerde uçsuz bucaksız bir sonrasızlıkla baş başa bırakıp gitti bizi.

bir bildiği, bir güvendiği vardı elbet, şiirinin bu günlere kalacağına dair : “ülkemizde çoğu kez bir kuşağın şiiri okunur yeni kuşaklarınsa yeni okuyucuları çıkar”

şiirin dünü, bugünü ve yarınına dair  bir kuşak meselesi değil de kendi  poetikasını  oluşturmak  meselesi olduğuna dair derin çizgiler çeker cansever . çekilen  her çizgide çoğalan ve derinleşen sorular….

boşlukta asılı kalan bir sorudur: şairin sildiği şiiri midir sadece. yoksa şairler de silinirler mi, şiirlerini silerken?

sonrası mı… yanıtları itina ile zamana bırakılan sorular…

edip cansever’ den sonra dünyanın göğünden çok bulutlardan geldi geçti. çok şiirler yazıldı . çok aşklar yaşandı. ve saatlerin mutlak bir şimdiye ayarlandığı zamanlara gelindi. ucu açık ve  ufkunu yitirmeyen zamanlardan bu günlere bir soru …öyleyse , o soruyu  biz de tersten soralım: saatlerin mutlak bir şimdiye ayarlandığı bu günlerden yarına bir soru kalacak mıdır?. bizim de sonraya kalacak bir sorumuz ve sonramız olacak mıdır? yoksa içinde yaşadığımız şu distopik dünya ve distopik zamanlar hep kalıcı mı olacaktır?

sonrası…özne ,nesne, zaman, mekan diyalektiğinin tersine çevrildiği şiirlerinde yaşayan cansever ve arkadaşları –ki  indirgemeci bir bakışla ikinci yeni diye bir tanım aralığına sıkıştırılanlar- için zaman mefhumu her daim şiirin imkansız sorularından biri olmuştur.

zamanla derdi olmuştur hep ikinci yeni olarak anılan ve fakat kendi poetik farklılıklarıyla bir akış bir  duruş bir tekillikler toplamı  olarak görebileceğimiz şairlerin zamanla derdi vardır. çünkü mutlak bir zaman mutlak bir şimdi yoktur onlara göre. olsa olsa şiirin de içinde olduğu bir zaman ve şiirin kendi zamanından söz edebiliriz.

şiirin kendi zamanı ise  iktidarların gölgesinden bağımsız, uçsuz bucaksız zamanlar .. şiirin hiçbir ideolojinin hizmetkarı ve kimsenin kulu kölesi olmadığı etik ontolojik bir eylem olarak varlığını sürdüğü zamanlar…

 

zamanla derdi olan şairler için “dünyada dün yoktur”  ki  şairin “yeşil ipek gömleğinin yakası(nın) büyük zamana düşer(n) bir zaman. şiirin “büyük saati” nin gösterdiği ve sürekli gösterip durduğu yerde   “akan zaman değil mesafelerdir” artık. bir tenis topu takılmıştır boşluğa ve zamansızlığa”. öyle bir zamandan mı   kalırsa “sonrası kalır..

ve şair seslenir : “zamanın minesi(nin) soldu” ğu yerdeyizdir.

“Ki çiçekler kendilerini toplar orada”

Ve zamanlar boğuşur, sırasız, biri bir ötekinden kalınlaşır,,

“kim ne derse desin ben bu günü yakıyorum

yeniden doğmak için çıkardığım yangından,

cansever şiirinde ,zaman mekan diyalektiği tersine çevrilir ve “zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için “ parçalı zamanlardan tüm zamanlara ,geniş zamanlara varabilmek için “mutlak bir şimdi” olan bu gün yakılır.ve yeniden doğulur zamanın küllerinden. şiirin zamanı başlar…

 

“bildiğim ya da duyduğum iyice

ben böyle siledurdukça sürekli

geçmişten gelecekten arınmış,

dipdiri bir müzik parçası kalıyor geriye”     

bir söyleşisinde rilke’nin şu sözlerinden bahseder: gelecektir başka yorumların zamanı, kalmayacak kelime üstünde kelime ve çözülecek her anlam bulutlar gibi ve düşecek yere sular gibi.

diyelim “felsefecilerin dünyayı yorumlamakla yetindiği, asıl olan  dünyanın değiştirilmesidir” tezinden habersizdir cansever ya da üzerinde çok düşülmemiştir yine de  bir bilgisi ve sezgisi de vardır dünyanın değişip dönüştürülmesine dair. haberi olmayabilirdi marks’ tan çünkü marksist kuramın temel kaynakları ancak 1965  yılından sonra türkçe’ ye çevrilebilmişti. dünyanın değiştirilip dönüştürülmesinin , varoluşçu düşüncenin etkisiyle  bir dilin değiştirilip dönüştürülmesine, bir bakış bir yorum oluşturmakla mümkün olabileceğinin sezgisi ve hayaliyle yaşayanlardandır cansever. etik ontolojik bir eylem olarak görür şiiri ve dünyanın değiştirilip dönüştürülmesini.

bir kahindir her şair ve  bir sezgidir şairinki . evet dünya devrimle değişip dönüşecektir.ve fakat şairin  etik olarak  durduğu yer bellidir. o her türlü iktidarın karşısında etik ontolojik bir eylem olarak şiirin yanında   ve kaydedenlerin yanında olacaktır. bir ideolojik körleşmenin etkisiyle iktidarları koşulsuz destekleyen bir özne değil bir tüm zamanlar  ideoloji kırıcı olabilir. tıpkı ispanya da lorca’nın durduğu yerde : “bu dünyada her daim hiçbir şeyi olmayanların yanında olacağım; kendilerinden o hiçbir şeye sahip olmamanın huzuru bile esirgenen insanların yanında.”

işte bu yüzden şiirin önüne bir tanım bir niteleme getirilemez. bir tanımı bir nitelemesi varsa da şiirin o özgür zamanların dili  ve kendi zamanında nefes alıp verdiği zamanların.

tüm zamanlar, dilin egemenlikçi yapısının bozguna uğratıldığı, başka bir dilin, başka bir imlanın, başka bir evren oluşturmanın dili olagelmiştir şiir.

           

          şiir ile klişe

cansever ,şiiri bir silgi ,bir çizgi çekme eylemi olarak görür. kendinden önce gelip geçene ,içinde yaşadığı dönemin şiirine çekilen bir derin çizgi : “benden veya benim kuşağımdan önce yazılmış şiirleri kendi değerleriyle baş başa bırakarak araya kesin bir çizgi çektiğime inanıyorum”

çektiği çizginin farkındadır cansever. tüm sonuçlarını da göze alarak. o kendi şiirini kendi poetikasını oluşturmanın derdindedir.

çektiği o derin çizginin bilincindedir. klişeler kırılır ve başka bir dünya öyle kurulur .başka bir şiir mi o da…

kırılır. dildeki tüm klişeler. yıkılır diilin ve içine doğduğu dünyaya ait ikonalar. kırıldığı yerden klişelerin ,yıkıldığı yerden ikonaların bambaşka bir imge evrenine bambaşka bir şiire varılır.

belli bir düşünceden hareketle oluşturmaz şiirini cansever.  ona göre düşünce şiirin kendisidir ve şiirden bağımsız olarak şiire düşünce getirilemez .ithal edilemez .şiirin kendisi olarak düşünce şiirde yürür.

cansever’ in “düşüncenin şiiri” dediği yer de öyle. aklın, iktidarın şiirde vücut bulduğu tüm tek sesli formlar ,normlar bozguna uğratılarak ,düşüncenin ,şiirin özgürleştiği çoklu formlarla başka zamanlara varılır ve fakat oradan da geçilmek üzere… mutlak değildir hiçbir form ve düşünce . şiirin diyalektiği işler her yerde.

durdur durak yoktur cansever şiirinde. kendisinin de reddettiği, ilk iki “ölü,, kitabını saymazsak, her şiirinde ,her kitabında başka formlar denenir. şiir etik poetik bir deneysellik alanıdır. kendinden önceki şiiri, şiirin içine doğduğu dünyaya ait  algıyı  yıka yıka ilerler. sürekli bir yıkımın sürekli bir reddiyenin , dilin hapishanesine sürekli bir saldırının ve isyanın dilidir şiir. elbet dilin hapishanesinden bir kaçış ihtimalinin. kaçış çizgilerinin ,özgürleşme imkanının …

eskinin, kokuşmuşun, üzerimize bir kabus gibi çöken düzenlerin yakılıp yıkılıp özgürleşme tohumlarının atıldığı bir ütopyanın da şiiri. aylak adımların, umut olanın, gelecek ve gelmekte olanın…çürüyen düzenlerin bedeninde yeşeren bir ütopyanın değil, çürüyenin kokuşmuşun, gözlerimize çekilen sahte duvarların yerle bir edilerek yıkıldığı yerden seslenen sürekli bir devrim ihtimalinin işaretleri ve bir direniş hafızası oluşturmanın, oluşun, hakikatin  şiiri. elleri, ayakları,  hayalleri olan bedenlerin ,hayallerini yitirmeyen öznelerin, şiiri…

işte o aurası yitmeyen hakikat anlarına, şiire, şiirin kendi zamanlarına varabilmek için sürekli sorular sorar cansever. öznelerin tarihle ilişkilenmelerine, makro değil de mikro tarihlerine dair öznelerin ve    toplum içindeki yerlerine dair sorular sorar. sorduğu sorularda kendisiyle de cebelleşir. öznelerin toplumla ilişkilenmelerini, o  ilişkilenmedeki yaralarını deşer durmadan   önce kendi içinde gezdirir ucu sivri bıçağını sonra da bize yöneltir ve kanırtarak gezdirir içimizde. bıçağın her saplandığı ve her gezindiği yerlerde başka yaralar başka sorulara bırakır yerini. sürekli muhatabını arayan sorular… muhatabına seslenirken, seslendiği özneleri kendi trajedisine ortak eden, kuşatılmışlığımızı, çıkışsızlığımızı, trajedimizi durmadan  deşen ve kurcalayan etik ,ontolojik sorular…

 

            şiirle düşünmek ya da şiir ile felsefe  

            “bizi dışarda bırakan bir gereceğin değil, bizi de içine alan bir gerçeğin özlemini çekiyoruz sadece”

“şiirle düşünmek ! yalnızca buna inanırım. şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. gene felsefe duygusallığa da karşıdır” “şiirle düşünmeyi” önceleyen felsefi arka planı olan, düşünmenin şiirini kurma çabasındaki arayışın etik ontolojik sorularıdır.

ve fakat felsefe ile şiir arasındaki ayrımı dil düzleminde derinleşerek aşındıran sorular. felsefenin dünyasında olsa da felsefenin diliyle değil şiirin dünyasından şiirin diliyle sorulan sorular…

her ne kadar dünyaya karşı tek silahı elindeki kavramlar olan  felsefenin şiire, şiirin de  felsefeye yaklaştığı , şiir ile felsefe arasındaki açının kapanmaya başladığı metinlere ömrü yetmemiş olabilir cansever’ in. yine de bir soru kalmıştır oralardan …

felsefenin dilini “kavramlardan” çıkartarak metaforik bir dile dönüştürme çabasında olan, deleuze ve derida’yı okuma imkanı olmamış olsa da felsefeye şiirin sınırsız dünyasından bakan şiirle felsefe yapan nıetzche’den elbet haberi vardı cansever’ in.

ahmet oktay,  cansever’le ilgili yazısında, cansever’in  felsefi kaynaklarının sınırlı olduğundan ve  “marksçılık” tan haberi olmadığından, dolayısıyla şiirinde  toplumcu  damarın eksikliğinden bahsediyor. oktay’a göre cansever, varoluşçu kaynaklardan-daha çok sartre- beslendiği için birey ile toplum arasındaki çatışmayı sınıf çatışması olarak görmeyi ıskalayan,  salt yabancılaşma ekseninden bakan  şiirler yazıyordu. oysa bu gün dönüp batığımızda        cansever’ in şiirinde özellikle tragedyalarda çökmekte olan ,çürümüş yaşama biçimlerini deşifre ettiği, şiirindeki tüm öznelerin trajedilerini sonunda yok olmaya mahkum ettiğini, ruhi bey’ e bir sınıfın simgesi olan  konaktaki  limonluğu yaktırarak dünyaya ilişkin bir yeri ve duruşu olduğunu görebiliyoruz.

            tragedyalar’dan ,kirli ağustos’a ve sonrası kalır’a  özneleri dönüşerek uzanan  bir ideoloji kırıcı duruşu vardı cansever’ in. ki tragedyaların içeri dönük, dünyaya kapalı yaşamları olan tüketici, asalak özneleri, orada bir yangında kalıyorlar. yerlerini daha dışa dönük ve hayat belirtisi olan, dünyaya karşı  reflekslerini yitirmeyen , tarih ve toplum içindeki varlığı,  duruşu giderek bir simgeye dönüşen öznelere bırakırlar yerlerini.

 

 şiir o alet çantası

politik dile kolay tercüme edilebilen ,üst perdeden konuşan ve kime konuştuğu ise her daim belirsizliğini koruyan bir şiire değil de, elbet bir ideolojisi olan ve fakat bir ideolojinin hizmetkarı olmayan ,sanatın edebiyatın şiirin farkındaydı cansever. ve öyle bir yerden bakıyordu dünyaya ,hayata, şiire. ideolojik sınırlamalar ve politik doğruculuğa karşı  etik ontolojik bir eylem olarak görüyordu şiiri ..  ki şair kendi özel kişiliğini şiirin ardında gizlemesini bilmelidir cansever’ e göre.  bizi(öznelerini) dışarda bırakan bir makro tarihin, bir gereceğin değil, bizi(öznesini) dışlamayan ve  içine alan bir mikro tarihin ve bir gerçeğin özlemini çekiyordu cansever.

felsefeyi, sanatı, sanatı, edebiyatı, şiiri  determinist aklın uzantısı olarak görenler var mı hala. vardır elbet. felsefe denilince  ana akım felsefe olarak hegel,  marks  ve kant gelebilir akla. şiir deyince de tek sesli bir forma indirgenmiş lirik, konvansiyonel şiir mi… oysa  ne çok patikaları vardır felsefenin sanatın edebiyatın şiirin.ki diyalektik gereği de öyle .sürekli bir dönüşüm. şiirin ve felsefenin sürekli dönüşümüne, dönüşürken de  birbirlerinin dilini dönüştürmelerine kimin itirazı olabilir ki…

ahmet oktay’ ın edip cansever ’in şiirine dair söylediklerini temel aldığı felsefe de ana akım felsefedir artık. dünyayı, hayatı, sanatı, edebiyatı, şiiri çözümlemede sınırlı bir felsefe. insanın yeryüzündeki macerasının sürekli değişip dönüştüğü, egemen tek canlı  türünün kendisi  olmadığı, tekçi, türcü, cinsiyetçi ve  insan merkezli bir dünyanın giderek daha bir sorgulanır hale geldiği , felsefenin dolambaçlı  yollarında başka başka patikalar açan  ve öznelerin  trajedisine oralardan bakıp arayışını sürdüren bir felsefeden neden söz etmeyelim.

            elbet böyle bir arayıştan haberi olmamış olabilirdi cansever’in. ömrü olup yaşasaydı şiirini deleuzyen bir bakışın diliyle  ile buluşturur muydu cansever?… cansever  şiiri ve poetikasına, bu günden ve bu günün şiirinin çok sesli, deneysel patikalarından  baktığımızda. neden olmasın…

cansever’ e göre şiir , “tüm sanatları” içeren disiplinler  arası, metinler arası bir geçişlilik eylemidir. şiirin metne ,düzyazıya dönüştüğü yerlerde o yine şiirin diliyle meramını söyleyebilmemin yollarını aramaktadır. bu duruma ilişkin bir söyleşisinde : sait faik’ in hişt hişt öyküsünde ne kadar şiir varsa benim şiirlerim de de o kadar öykü vardır” bu kadar değil elbet. şiirinde sadece öykü dilini kullanmaz cansever, tragedyalarda tüm hayatı bir tragedya olarak tasarlar ve oyuncularına layık gördüğü  maskelerle herkes herkesin  rolünü oynayabilmekte  herkes herkese dönüşebilmektedir. tragedyalarda her ne kadar felsefi bir arka plan, teatral bir durum olsa da şiirin dilinden vazgeçilmemektedir.

ve ekler : “ bütün sanatsal türler, şiirin potasında eriyebildiğince şiirin doğal gereçleridir”.

deleuze’ un, felsefeyi  dünyadaki durumlar için bir  alet çantası olarak gördüğü yerdedir şiir. cansever ‘in alet çantasındaki felsefe ,evrendeki bilgiye ulaşmak için gerekli tüm  alet edevat,  tüm disiplinler ve  tüm sanatsal türler şiir için etik ontolojik bir eylemin araçları olmuştur.ki deleuze için de felsefe öyledir. soru sormanın bilimi olanın, felsefenin diliyle değil şiirin diliyle sorular sorar cansever.

 

           kirpinin imkansız yolculuğu: şiir

günümüzde ve her daim şiir ,üzerine  çok söz söylenmiş, türlü yollardan tanımlanmaya ve kuşatılmaya çalışılmıştır. şiir üzerine söylenen her sözün ise bir ölü söz olarak kayıtlara geçildiği biliniyor. bilinmeli.

oysa şiirin tarihi şiir üzerine söylenen tüm sözlerin tarihinden çok daha eskilerde. felsefe ve politika diline edebiyatın ve hatta şiirin dili üzerinden yaklaşmayı deneyen , bu disiplinleri birbirine yaklaştırmak çabasında olan ve  bu yaklaşımlarıyla  bir poetika oluşturabilen  günümüzün önemli filozof ve teorisyenlerinden  derrida’ya göre ise şiir şöylelemesine bir şeydir. bozkırdan otoyola çıkan bir dikenli kirpinin başına gelenler ve maceraları . kısaca öyle de görülebilir. otoyola çıkmak için can atan kirpi otoyola çıkar çıkar çıkmaz başına gelebilecekleri sezer. yola çıkar ve malum sonuç.

tehlike geçmiş ya da atlatılmıştır. ancak şiir cansız bedeni ile yerdedir. yeniden başlar tehlike başka kirpiler ve şiirler için. buradaki kirpi metaforunda şiirin bilerek ve isteyerek tehlikeli bir yola çıkışından söz edilir. her yola çıkışta ölen şirin ta kendisi..

ölüm bir yüzleşmedir. ölümle yüzleşmek de şiirin başka bir yoldan var olma biçimi. ..

öncesi var. kirpi tehlikeyi fark eder ve dikenlerini içe doğru kendine batırır. peki tehlike geçmiş midir. tehlikenin üzerine doğru geldiğini fark etmek ve içe doğru kapanmak ve ya kapanmaktan vazgeçmek neyin kurtuluşudur ya da başka bir yolda ölmek mi özgürlük.

kirpi ödü. hüzünlenmek mi .asla…şiir ki en çok yaklaşan ve yakışandır bizlere…

kirpi ölünce ortaklık bozulmuş mudur…şiirin tehlikeli sorulara olan merakı yakınlığı bitmiş midir ?…

“ki bazı durumlarda söz yoktur

hem neden olsun

bazı durumların dili daha başka durumlardır”        

 

artık eskilerde kalmış bir konudur. şiirde ölçü uyak vs. tek sesli şiirden çok sesli şiire geçişte  edip cansever’ in çok önceleri bu durumlara dair ne düşündüğü ve şiirindeki çizgilerin  belirginleşmesi  açısından önemli. yeni şiir ,dil bakımından hem bir öncekine tepki, hem de onu genişleten, şiire yeni olanaklar kazandıran bir davranıştır cansever’e göre.

şiiri bir yapı ve yapılan bir eylem olarak gören Cansever, şiirde kurulan tüm yapı  ve formların bir gün değişip dönüşeceğinin yerini başka yapılara formalara bırakacağının da habercisi olmuştur.

cansever şiirde ölçü uyak değil akustik yapıya önem verir. şiirdeki iç ve dış sesleri tıpkı  bir orkestrasyon ortamında müzik aletlerinin seslerinin dağılımına benzetir ve seslerin dağılımını ona göre yapar. tek sözcük tek dize veya bölüm değil şiirin tümüne dağılan akustik yapısına öncelik verir. akustik bir çok seslilik hatta atonalliğe varan bir durum. deneysel ve atonal bir yapının izleri.

 

            şiirler , yüzler, sokaklar …

“benim için bir şiirde bir çok şiir vardır. insanda da böyledir bu. bir insan yüzünde bir çok insan vardır.”

şiir ,şiir içredir  ve şiirden şiire geçilir. yüzlerden yüzlere…bir şiirden bir yüze ve bir yüzden bir şiire geçilince daha bir çoğalır şiirler…şirin yüzü, yüzün şiiri olmuştur. her şiir her yüz başka başka yüzlere şiirlere karışır .şiirin ve yüzün halleri öznenin hallerine dönüşür. tersi de geçerli. sürekli bir dönüşüm halindedir şiirin ve öznenin halleri. sonsuzlukta, ucu açık bir zamana dönüşürler.

şiirin ve  yüzlerin bir sahnede buluştuğu ve birbirine dönüştüğü yeri tragedyalar’ da daha belirgin görebiliriz.

tragedyanın tüm zamanlar süreceğini , dünya devrimle değişip dönüşse de  bireyin  toplumla çatışmasının engellenemeyeceğini, hiçbir zaman çözümlenemeyeceğini  o yüzden de tragedya formunun her daim kalıcı olacağını söyler cansever.

herkesin bir rolü olduğu, bir yüzü , ve fakat zorunlu bir maskesi olduğu şu distopik günler de sürmüyor mu tragedya?

tüm dünyanın kendi üstüne kapanıp kapaklandığı, tüm zamanların mutlak bir şimdiyi gösterdiği yerdeyizdir artık. distopik dünyaların tragedyasına hoş geldiniz.

“ geçiniz

geçiniz, geçiniz

üstelik tam zamanında geldiniz

– az önce, biraz sonra ve şimdi –

yani vakitlerden bir dokunma vakti

ne güzel, hep birden çıkageldiniz”

 

arada  sahneye çıkmıyor değiliz. arada evleri terk et miyor değiliz. sürekli bir aç-kapalar arasında geçiyor ömrümüz ruhi bey. aç kapa aç kapa art em  a. yak şu maskeleri de kurtar bizi kendimizden. hem biz kendimiz miyiz ki o maskelerin altında. kendimiz var mıydı bizim ve hiç kendimiz olduk mu  ruhi bey . siz arada bize gösterseniz. yakıp şu dünyayı da bizi bize gösterseniz…

roller karışıyor gibi gözükse de hiç karışmayan roller yok değil ruhi bey .kimimiz fiyakalı bir  tirad peşinde kimimiz sokaklardan çöpleri topluyor. bazı oyuncular yelerini soğutup dursalar da  kimi roller çok ağır, senaryo çok kötü ,kurguyu hiç sorma, yönetmen çok acımasız ruhi bey …

         

kapansak evlerimize ,kurulsak koltuklara ve girsek sanal dünyamızın koridorlarından içerlere atsak tvitleri ,baksak layklara, yıkılıyor ruhi bey her yer yıkılıyor.  radyolardan kala  kala trt3 kalsa da radyolar çoktandır  yerlerini anlık titreşimlere ve  görüntülü gürültülere bıraktı. sokaklar köpeklere kaldı. tanrının eşyaları ve salıncağı çoktandır çöplükteki yerlerini aldı. kimse kimsenin umrunda değil. kimse kimsenin yakınında kimse kimsenin uzağında kimse kimsenin kalbinde değil. hala bir mevsim midir  mevsim midir yalnızlık ?

“ki çiçekler kendilerini topla(dığı)r orada” sürüyor mu o mevsim ?

 

“hiçbir pul hiçbir zarfa yakışmıyor

hiçbir zarf üçbeş satıra

ne zaman yanyanayız işte o zaman

doyamıyoruz tenlerimizin bitmez tükenmez sorgusuna.”

ve sürüyor tragedyalar…ve oyuncuların yalnızlığı. yüzlerimizi gizleyen bizi bizden esirgeyen “persona” ve maskeler çarşı pazar…kimimiz ölmedik daha.. mevsim ağır yaralı sokak kötürüm. bizi bizden sual eden olursa bir aç-kapa oyununda oyalanıyor desinler…evet hem erkeğiz hem kadın. hem de lgbti. persona in persona…

 

“ biz ki bir güz artığı, erkeğiz hem de kadınız

 doldurulmuş bir geyiğiz, korkarız, açıklanırız.

…….

 

biz ki bir güz artığı, erkeğiz hem de kadınız

doldurulmuş bir geyiğiz, korkarız, açıklanırız.”

 

cansever’in tragedyaları, şiirin deneyselliğini, metinler arasılığını  uçlara taşıyan, ucu açık bir performansa  dönüştüren, insanın yeryüzündeki aciziğini ,çıkışsızlığını, zamanlar içindeki zamansızlığını, trajedisini  gözlerimize sokan bir şiirsel yapı olarak da görülebilmeli.

 

cansever şiirinde öznenin halleri

ikinci yeni ile birlikte şiirin öznesine bakışta kırılmalar başlar. ve bu kırılmalar sonucu salt geneli ve bütünü değil de genelin ve bütünün dışında kalan eylemi ve duruşuyla eğreti olan ne yaparsa yapsın genelin içine alınmayan ya da girmemeyi tercih eden her zaman ve her yerde sürekli temsil sorunu yaşayan, tehlikeli ve bıçak sırtı yaşamlarıyla “özneliği” tartışmalı, şaibeli olan götürür olan  ‘subaltern’lerin yaşantılarına da yer açılabilmektedir artık şiirde. ki  ece ayhan ve edip cansever şiirinde daha çok rastlarız bu tartışmalı öznelere. ‘subalternlerin  şiirini yazmasıyla  iki şair de ayrı bir yerde durmaktadır şiiri tarihinde.

öznelikleriyle farklı oluşlarıyla iktidar aygıtının  yüksek katlarında temsil edilmeyenlerin, kafa kağıtları olsa da varlığı, vatandaşlığı ve her ne kadar tarihsel toplumsal dokunun izlerini taşısalar da zamanın ve mekanın ötesinde tarihin tüm kırılgan yerlerinde açık kalan yaralarıyla açık uçlu bir yerde duranların sürekli oluş halinde olanların, hafızası hep kanayan ve tarihe kanlı bir dipnot olarak düşenlerin özneliği ve öznelliği tartışmalı olanların lanetlilerin, gramschi’nin deyimiyle subaltern’lerin*- ki çağrılan her yere gitmeyen  gitmesi durumunda  ise gittiği yerde temsili mümkün olmayan ve gitmesiyle de özneliğinden bir şey kaybetmeyen ya da hiç çağrılmayan sadece  kendi peşinden gidenler- şiirini yazmıştır edip cansever ile ece ayhan.

ece ayhan şiirinde sıklıkla rastladığımız, etnik kimlikler ve sokakla ilişkili  alt kültürün özneleri, neyyire hanımlar, kantocu peruzlar, şeye dar pantolonlu kostak delikanlılar ve mor biletli yolcular, orta ikiden terk çocuklardır.

ece ayhan şiirinde rastladığımız, kimlikleri ,cinsel tercihleri ve yaşantılarıyla eğreti duran   temsil  sorunu yaşayan özneliği tartışmalı olanlar, ben ruhi bey nasılım, çağrılmayan yakup ve   tragedyalar’ ın  özneleri olmuşlardır.

cansever şiirindeki özneler  dönüşüm halindedir sürekli. cinsiyetleri, kadınlık ve erkeklik  kimliğinin ve rolleriyle sınırlı değildir. eşcinseller ve etnik kimlikler de şiirdeki yerlerini alırlar., tragedyalardaki  stepan, vartuhi, armenak ,diran ve lusin,nikola ile ivanoflar sonraki şiirlerde  ruhi beylere, cenaze kaldırıcıları ve ölü yıkayıcılarına, genelev kadınlarına, her türlü çağrılmanın olağan şekli  çağrılmayan yakuplara  bırakırlar yerlerini…

 

         “ kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi yakup

          bunu kendine üç kere söyledi

          onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar

          o kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım

          ben, yani yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli

          daha hiç çağrılmadım

          biri olsun “yakup!” diye seslenmedi hiç

          “yakup!

          diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım

          ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim

          ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım

          sonra bir güzel yıkanayım da.

          ben size demedim mi.

 

          evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum

          sanki böyle niye ben oradan geliyorum

          telaşlı, aç gözlü kurbağalara

          bakmaktan

          bilmiyorum

          bilmiyorum, bilmiyorum

          ben, yani yusuf, yusuf mu dedim? hayır, yakup

          bazen karıştırıyorum.”

 

bir soru kalıyor yine geriye. cansever gramsci’ yi okudu  mu? subaltern öznelerden haberi var mıydı? ne önemi var…daha önemli bir şey yaptı cansever ,temsili mümkün olmayan  çağrılmayan o özneleri şiirlerinde yaşatıp nefes aldırdı.

çürüyenin, kokuşmuşun yakılıp yıkılıp yerle bir edilip yerini bir yeşeren umuda ve o umdun şiirine bırakan bir isyanın dile gelişi  olarak da…

ki  tomris uyar’ın   tragedyalar’ a dair söyledikleri  cansever şiirinin tüm zamanlardaki macerasını görebilmemiz açısından oldukça açıklayıcıdır..

“ yalnızlık mevsim olur

tragedyalar’ da mısra işlevini yitirmiştir. gittikçe solan humor, büsbütün silikleşir; aşkın sözü edilmez; iç konuşmalarla desteklenen anlatım yerini kesik, yalın ve tekdüze bir monologa bırakır. yalnızlık mevsim olur. eliot’un deyimiyle, “sanki büyülü bir fener sinirleri desenlerle perdeye yansıtmıştır”. eşyanın canlı profili öylece kalakalır; her şeyin soluk bir biçimi söz konusudur artık. cansever, “ellerini arar ve onları kollarının ucunda sarkar bulur.” sevginin araçları korkuya dönüşmüştür bu kitapta. gök bırakılmaktan doğan bir yaratıktır, krizantemse soyunur yapraklarından, tedirgin bir yolcu oluverir, ama ölümlerin çoğalmasıyla yeni bir umut kapısı açılmıştır: “çünkü en büyük yaslar / en büyük ölümlerden sonra tutulur.” cansever ölümle sıkıntının dölleri diye adlandıracağımız kişilerini konuştururken “uyumsuz” u usul usul okşar, insanın isyanına güvenir, haklı hüzünler bulacağına inanır. bu kişilerin zaten çözülmekte olan bir toplumda yaşamaları cansever’in temelde umuttan ayrılmadığının, başka bir yarın beklediğinin kesin kanıtıdır.”

 

şiir ile poetika ve sürekli  dönüşümün şiiri

cansever ’in beklediği  o başka yarın umudu şiirini hep diri tutmuştur. dünya ile şiiri arasında bir sarkaç olur şair. ve oralardan oluşturur poetikasını. bu durumu ,bir toplumu anlamak için önce o  toplumda yazılmış şiirlere bakalım sözleriyle açıklar .ve ekler: baskının ya da özgürlüğün ,ilginin ya da ilgisizliğin ,mutluluğun ya da mutsuzluğun  bunca etkisinin görebilirsiniz o şiirlerde. eğer bir topluma insan olarak sokulmuşsak sanatçı olarak da sokulmuşuz demektir.

ve orta yerinde tarihin isyan kapıyı çalabilir. insanın isyana dönüştüğü yere,  insanın isyanına güvenir cansever , ve bir gün bizim de haklı hüzünlerimizin olacağına inanır.

dönüşe değil dönüşüme inana bir şairdir cansever. bir dönüşüm içre, bir isyan duygusuyla  tasarlar  şiirini. sürekli dönüşüm halindeki bir evrende  etik ontolojik bir eylem olarak şirin dönümünden ve dönüştürücülüğünden yanadır. tüm şiir serüveni ve cansever şiirinin poetikası belki de bu ayrımda özetlenebilir.

asım bezirci ile söyleşisinde, bezirci’ nin sorusuna verdiği yanıttır:

-şiirimiz “ikinci yeni” den sonra nereye varacak sizce ? anlama ve düz anlamama mı dönecek yoksa?

-“dönüş” fikrine katılamıyorum. yazın alanında böyle bir hareket olmamıştır şimdiye dek. şiirimizin nereye varacağına gelince, ben de kestiremem. ayrıca, yönü-yöntemi ayrı şiirler yazılması gerektiğine inanıyorum. belki de ikinci yeni’ nin tek anlamı bu. bir değil, bir çok şiir ortamları kurmak.

ikinci yeniyi bir akım olarak değil tek tek şairlerin poetikalarının buluşma ortamı ve imkanı  olarak görüyor cansever. oysa bezirci’ nin beklediği yanıt başkadır. hala eskiye lirik tek sesli lirik şiire dönüşler…bezirci, ikinci yeni olayı kitabı ,ikinci yeni üzerine ,ön kabullerle yazılmış, ikinci yeniyi şiirin gerçeklerinden ,şiirin dilinden değil de sadece politik dilin sınırlı penceresinden bakılarak yazılmış, ikinci yeniye dair apolitik şiir damgası vurularak mahkum etme ,tarihin çöplüğü varsa eğer  o şiiri  oraya, unutturmak üzere yollamanın kitabıdır. şiirde, bu gün geriye kalan mı. sonrasıdır. ikinci yeni içinde bulunan şairlerin birbirlerinden habersiz oluşturdukları tekil poetikalarıdır. şiir ,şiir de kalamamıştır hiçbir zaman ,bir yolunu bulup zamanlar ötesine akmasını bilmiştir.

şiire ve sanata ilişkin “ideolojik netlikler”,” politik doğruluklar” şiire ve sanata çizilen sınırlar, sınırlamalar, tanımlar ,tanımlanalar, doğrudan  şiirin konusu olmamıştır hiçbir zaman. bu durum en çok da cansever’ in şiiri için geçerlidir. içinde yaşanılan toplum ve yaşam biçimleri üzerine sürekli bir otopsinin şiiri olarak da okunabilmeli tragedyalar.

ve sonrası. cansever şiiri ve  poetikası. özne, nesne, zaman mekan  diyalektiğinin tersine çevrildiği yerlerde ucu sivri bir bıçak ile içimizde gezdirir şiiri. sınırları olan bir ütopyaya da  çağırmaz okurunu. yıkımın içinden geçirir ve kendi öznel seyrine ortak ederek soruları çoğaltmanın şiiridir. soruları sürekli hale getirerek, sürekli bir yıkımın, reddiyenin arasından çıkacak başka zamanların, koordinatları belirsiz zamanların şiiri.

sınırları olan bir toplum ,bir dünya tasavvuru değil de klişelerin ikonaların sürekli kırıma, bozguna  uğratıldığı, kendi özgürleşmesini kendi küllerinden ,çıkaran gelenin, gelmekte olanın ,etik ontolojik bir eylem olarak yeninin şiiri.

şiirinin poetikası dışında görülen ve şairi tarafından da reddedilen ikindi üstü ve dirlik düzenlik kitaplarını unutursak, yer çekimli  karanfille başlar edip Cansever şiiri.

“şaşırdım, yokladım  kendimi iyice

bir çağ mı değiştik, sabah sabah ne?

artık ölüm insanlardan olmuyor,, dur.

“en akıllı tarafımdır balıkla deniz tutmak”,

“şu dağ çilekleri ,yaban elmaları

basma çiçeğinden güzelse

hürriyetle büyüdüğünden,,

“bir gün çok yürürseniz dikkat ! sinekler şehirde kalıyor”

“çünkü kırlara çıkıyorsunuz, şemsiyenizi bırakın ayıp!

 bana parmağınızdaki çiçekleri gösterin”

“öyle ya kim sevişirdi acıları olmasa

kim bakardı  uzağa köpekleri saymazsam”

 

“beni sevdiniz mi ? “yangındır artık parmaklarınız

 “sizi görmüyormuşum dikkat ! trenlere çikolata yediriyorum”   

dizeleri, edip cansever şiirinin değişip dönüşüme uğradığı, tek sesli bir şiirden çok sesliliğe geçişinin şiirleridir.

 “beni sevdiniz mi ? “yangındır artık parmaklarınız

 “sizi görmüyormuşum dikkat ! trenlere çikolata yediriyorum”   

şiirin trenlere çikolata yedirdiği yer, şiirin sokağa çıkıp sadece trenlerle buluştuğu bir yerde değil şiirin bedenlerle de buluştuğu yerdeyizdir artık. tüm sınır aşırılığıyla, tüm haşarılığıyla ,tüm amorf , tüm yabanıllığıyla şiirin kapalı mekanlardan ve bilhassa evden  kaçıp tabiatla buluştuğu yerdeyizdir. şiirin aklın yörüngesinden çıktığı, aklın hükümranlığından kaçıp kurtulduğu yerdir orası, aşkın radyoaktivitesi yükselir. dünyayı dolaşır şiir, yüzlerde gezinir, dünyaya açılan damarlar  içinde ve ellerde. fakir mahallerinde ve zencilerin göğünde gezinir…

akıl hedef tahtasından artık. özne nesne diyalektiği de yıkılır. şiirde tabiatın ve tüm nesnelerin nefes aldığı yerindeyizdir  şiirin. balıkla deniz tutulur…

üstelik en akıllı tarafıdır bir şairin balıkla deniz tutmak – olmuştur- en akıllı tarafı şairin…

“derken karanfil elden ele” dir ve sessizce   “birleşiyoruz sessizce”.

kendi üstüne kapaklanan, tabiatıyla tabiatı olmayan şehir insanının tabiatla macerasının sorgulandığı, tabiatla buluşmaya çağrıldığı  bir manifesto olmuştur şiir. boş duracak değildi ya şair çıkarır aklını kırlarda gezdirir. sürekli alkol gezecek değil ya damarlarında, şiirin damarlarını oksijenle doldurur.

genişledikçe genişler şiirin sınırları, ve artık sadece  “çiçek pasajı”,  “kapalı çarşı”, “beyoğlu” İstanbul sınırlarında gezinmez şiir başka yerler başka  atlaslarda gezinir.

kırlarda gezinir, ovalarda, dağlarda, şiirin kalbinin attığı sokaklarda gezinir. gider bir ay alır diyarbakır’ dan .iner ak denize, açık denizlerle buluşur. bir mendilin kan sesleri olarak dağılmış pazaryerlerinde dolaşır şiir.

ruhi beylerin, genelev kadınlarının, cenaze kaldırıcısı ademlerin, fener bekçisi salih’in, oltacı eyüb’ ün, kontrbas öğretmeni rıza’nın, iskele memuru yahya’ nın, dökümcü niko ve arkadaşlarının, ve elbet çağrılmayan yakub’ un , hizmetçi firdevs ve cam bölmelerin arasından geçerek başka yerlere ulaşır şiir.

 

            yoldaşlık etiği olarak şiir

sürekli değişip dönüşür cansever  şiirinin özneleri. şiirin zamanı, mekanı, mekanla kurduğu ilişki değişip dönüştükçe şiirin hafızası ve özneleri de değişip durur elbet. etik ontolojik bir eylem olarak şiir…

tragedyalar’da,  çürüyüp kokuşanın, içi geçmiş yaşam biçimlerinin sonunu getiren cansever  dünyadaki değişimin dönüşümün ve bu dönüşümün umudu olacak şiirin de habercisi olmuştur. O artık bütün ölülerini gömmüş ve orada bırakmıştır. orada ölü bir zamansızlıkta.

oysa dünya sürekli değişip dönüşmektedir.1968 sonrası yaşanan dönüşümle birlikte cansever şirine dünyanın dönüşümünü sağlayan özneler ve o öznelerin hayalleri, ütopyaları da girer. çünkü şairin kalbide orada atmaktadır.

aşağıdaki şiiri cansever  değişimin dönüşümün özneleri gördüğü devrimciler için yazmıştır. ölü mü denir şimdi onlara şiirinin ufkundaki dünya , cansever ’in de arzusu, hayali olmuştur.

belli ki çok beklemiştir. cansever ile şiirinin özneleri arasında bir hemhal olma şiiri olarak da okunabilir.

“belli ki çok beklemişler

            kabuğundan çıkan bir portakal gibi gelen sabahı”  

 

ölü mü denir

ölü mü denir şimdi onlara

durmuş kalbleri çoktan

ölü mü denir şimdi onlara

kımıldamıyor gözbebekleri

ölü mü denir peki

en büyük limanlara demirlemiş

en büyük gemiler gibi

kımıldamıyor gözbebekleri

ölü mü denir şimdi onlara.

 

suratları gergin

suratları kararlı

belli ki çok beklemişler

kabuğundan çıkan bir portakal gibi gelen sabahı

suratları gergin

bir savaş alanına benziyor suratları

dudakları nemli

son defa kendi etini öpüp

yani son defa gerçek bir insan etini

hazla kapanmışlar öyle

geçirmiyor gövdeleri soğuğu

geçirmiyor sıcağı da

ve ikiye ayrılmış bir nehir gibi bacakları

akıyorlar sonsuza

ölü mü denir şimdi onlara.

 

kimse hüzünlü olmasın

sırası değil hüznün daha

bir gün bir şehrin alanında

bir mermer yığınının gözlerine

omuzlarına düşerse bir çınar yaprağı

hüzünlensin yaşayanlar o zaman

sırası değil hüznün daha.

 

öylesine sıkılmış ki yumrukları

iyice sıkılsın yumruklar

saklansın diye bir armağan gibi bu katılık

öylesine sıkılmış ki yumrukları

kimse hüzünlü olmasın

kimse hüzünlü olmasın diye

sırası değil hüznün daha.

 

unutulsun bir gövdeye duyulan hasret

unutulsun bu alışılmış duyarlık

o kadar sade, o kadar kalabalık ki

unutulmaya değer onların insan gövdeleri

ve unutulmalı mutlaka

dolsunlar diye yüreklere

dolsunlar damarlara.

 

ölü mü denir

ölü mü denir şimdi onlara.

(1974)

edip cansever. sonrası kalır

            ölü mü denir onlara şiiri, her ne kadar politik dile kolay tercüme edilebilen politik dildeki  algısı,  karşılığı daha doğrudan bir şiir olarak görülebilse de “ onlara ,, şiirinin yoldaşlık etiği adına deniz gezmiş ve arkadaşlarının idamını engellemek için eylemlere başlayan ve dağlarda gerilla mücadelesi başlatan ve kızıldere’ de katledilen  mahir çayan ve arkadaşları için yazıldığı bilinir. şiirin yazılış tarihi 1974. kızıldere katliamı ise 30 mart 1972. ölü mü denir onlara , sonu başarısız ve ölümle sonuçlansa da yoldaşlık etiğinin deneyimlenlendiği  yerden yazılan bir şiir olarak tarihe kalır.

şiirde, hem bedenin sınırlarıyla muteber olan ve bedenin fetişleştirilmesine dayalı  politik algıya ve içinde yer alınan fakat fark edilmeyen o  “ alışılmış duyarlığa ,, hem de  onun temsilcisi şiirsel  algıya itiraz edilerek, hafıza ile unutuş arasında sıkışıp kalanın tarihine ve   bedenin   sınırlarına hapsolmayan, sınırsız , sonsuz bir şiir algısının kapıları zorlanır. yazıldığı döneme göre değerlendirildiğinde  bile bu günün beden politikaları algısına ışık tutabilecek ufukta ve yoğunlukta bir şiir. yoldaşlık etiği ve direniş hafızası adına     bedenini bir direnişe ve şiire dönüştürenlerin de  şiiridir…

         

            bazı etik soru(n)lar

edip cansever’in şiirine ilişkin değerlendirmelerde ,kitapları arasında yer alsa da kendisi tarafından ayrı tutulan ve  kendi seçtiği şiirlerden oluşan yeniden kitabına  sadece iki ve ya üç şiirini aldığı , ikindi üstü ve dirlik düzenlik kitaplarının, şairinin ölümünden sonra , bir yayınevi tarafından sonrası kalır adıyla  yayınlanan  toplu şiirleri arasında yer almasının şairin etik ,poetik ontolojik duruşunun görmezlikten gelinmesi, şairin ve şiirin yok sayılmasını   etik bir sorun olarak görmeli miyiz? Yoksa zaten ölülerin itiraz hakkı yoktur kaydıyla, şairince yok sayılan şiirlerinin kültür endüstrisinin devamını ve meşruiyetinin sağlamasına katkı sunan bir ticari  nesne oluşuna itiraz etmeyip susmalı mıyız?

 

            cansever’ in ardından…

cansever’ in şiirinin  felsefi arka planının oluşmasında ve hatta bir çok kaynağa ulaşıp şiirini derinleştirmesinde, ‘seni çok özledim füsun reis’ diye seslendiği füsun akatlı’ nın da  katkısı olduğunu unutmayalım.

            -ya füsun reis ! yaşam yaşam diyorlar ,büyük yaşam diyorlar. insanın ekvatoru üç kez dolaşması mı gerek yeni?! 

“ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar?”

        “viran bağ’a gidemedik. dört yıldır, her bahar viran bağ’a gideceğiz, gidemiyoruz. ‘seni viran bağ’a götürmeden ölecek değilim ya’ demeleri boş. edip öldü. yazılmamış uzun ada şiirini, yaşanacak günlerin en güzellerini değilse de, mutlaka çok şiirlilerini, kalemine düşmeyi bekleyen doğmamış armonileri, güne çıkmamış imgeleri bıraktı, öldü. istanbul’ u, pasaj’ ı, beşiktaş’ı, bebek’i, alkolü, otelleri, hüzünleri, aşkları, acıları, yalnızlıkları, bizleri piç gibi bırakıp öldü. sadecee ölümü aldı yanına, giderken sevgili arkadaşım edip. neler almalıyım yanıma dedi, dedi de, bir ölümünü aldı.”

 

            minör mektup

sevgili cansever ,

            gittin göz kapaklarını da yakarak.

ne çok şey şiir olarak görülüyor günümüzde. şiirin uçsuz bucaksız bir eylem olduğu, konvansiyonel bir yapı içermediği, bir formla ,bir tanımla asla sınırlanmaması gerektiği, elbet dünya da bir yeri ve tarafı olduğu, sürekli değişen dönüşen yapısıyla değişip dönüşenin yanında yer aldığı, lirik, soyut, somut deneysel ,görsel, işitsel vs. formları olsa da neyse ne.

bir soru, bir serzeniş  kalmıştır yine senden geriye : “şiir yapmak, toplumla ilgiler kurmaktır en önce. soyut şiir yapıyorum diye bilinçaltı saçmalıklarını dökenleri de, salt dış gerçeklere bağlanıp sanattan yoksun mısra dizenleri de anlamıyorum ben,,

sen gittin .

         gittin göz kapaklarını da yakarak. durum hala değişmiş değil. haklısın…

        indin akdeniz’ e tabiatla  buluştun.

       bizi tabiattan sorarsan .uzak hala.

göz kapaklarımız yanık.

“viran bağ’ a gidemedik”                 

 

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.