Takvimler 14 Şubat’ı gösterdiğinde vitrinler kırmızıya boyanır. Kalp biçimli çikolatalar, gül demetleri, kampanyalı akşam yemekleri… Her yıl aynı sahne kurulur. Kimileri bu günü coşkuyla sahiplenir, kimileri “ticari icat” diyerek burun kıvırır. Oysa mesele ne yalnızca romantik heyecandır ne de sadece piyasa düzeninin bir organizasyonu. 14 Şubat, insanlık tarihinin en eski ve en karmaşık duygularından biri için seçilmiş sembolik bir tarihtir. Bahane gündür; asıl mesele aşktır.
Aziz Valentine efsanesinden Roma’daki Lupercalia ritüellerine uzanan anlatılar, bu günün tarihsel kökenine dair çeşitli rivayetler sunar. Ancak mitlerin ötesinde aşkın kendisi, yalnızca bir folklor unsuru değil, insan doğasının en güçlü deneyimlerinden biridir. Modern nörobilim, âşık olduğumuzda beynimizde dopamin, serotonin ve oksitosin gibi kimyasalların devreye girdiğini söylüyor. Kalbe atfedilen o büyük sarsıntının merkezinin aslında beyin olduğunu öğreniyoruz. Yine de dilimizde “aşka düşmek” deriz. Çünkü bu deneyim, iradenin sınırlarını zorlayan bir teslimiyet hissi yaratır. Bilim, aşkın biyokimyasal tarafını açıklayabilir; fakat onun insan hayatındaki anlamını bütünüyle çözemez.
Aşk, yalnızca bireysel bir duygu değildir; tarih boyunca kültürler tarafından biçimlendirilmiş bir ilişkiler alanıdır. Divan şiirinde sevgili çoğu zaman ulaşılmazdır; âşık yanar, kavrulur, sabreder. Aşk, çileyle yücelir. Modern edebiyatta ise sevgili yere iner; aşk iki öznenin karşılaşmasına dönüşür. Nâzım Hikmet’te sevda, memleketle yan yana durur; Ahmed Arif’te aşk, hasretle ve dirençle iç içedir. Yahya Kemal’in zarif dizelerinde bir medeniyet estetiğine bürünür. Aşk, sanatın en verimli kaynaklarından biri olmuştur. Şiirden romana, resimden sinemaya kadar insanın yaratıcı gücünü harekete geçiren büyük bir enerji… Belki de aşk, insanın kendi sınırlarını aşma arzusunun estetik biçimidir.
Ne var ki modern çağ, en saf duyguları bile piyasanın dolaşımına sokma konusunda mahirdir. 19. yüzyılda kartpostalların seri üretimiyle başlayan Sevgililer Günü ekonomisi, bugün küresel bir endüstriye dönüşmüş durumda. Hediyeler, jestler, sürprizler… Kapitalizm duyguyu ambalajlamayı sever. Sevgiyi ölçülebilir ve satın alınabilir simgelere dönüştürür. Böyle olunca 14 Şubat, bazıları için bir mutluluk vitriniyken, bazıları için dışlayıcı bir güne dönüşür: yalnızlar, yas tutanlar, ekonomik güçlük yaşayanlar için hatırlatıcı bir eşitsizlik aynası olabilir.
Burada asıl soru şudur: Aşk gerçekten bir hediye paketine sığar mı? Sevmek, satın alınabilir bir performans mıdır? Elbette hayır. Hediyeleşmenin sembolik bir değeri olabilir; fakat aşkın özü, emektir. Zaman ayırmaktır. Dinlemektir. Yanında durmaktır. Bazen bir omuz, bazen bir sabır, bazen bir suskunluk… Aşkın maddi göstergelerden önce etik bir boyutu vardır.
Aşk aynı zamanda sosyolojik ve politik bir meseledir. Çünkü her toplum, kimin kimi nasıl sevebileceğine dair açık ya da örtük kurallar koyar. Toplumsal cinsiyet rolleri, aile beklentileri, sınıfsal sınırlar… Aşk, çoğu zaman özgürlükle sınanır. Sahiplenme ile sevgi arasındaki çizgi silikleştiğinde, aşk adı altında şiddet meşrulaştırılabilir. Oysa gerçek sevgi, karşısındakini mülk edinmez; onun özgürlüğünü tanır. Aşkın politik boyutu tam da burada belirir: Eşitlik olmadan sevgi eksik kalır.
Belki de 14 Şubat’ı tartışırken, aşkı bir takvim gününe sıkıştırmanın ötesine geçmek gerekir. Bu gün, bize aşkın ne olmadığını da hatırlatabilir. Aşk yalnızca romantik bir heyecan değildir; bir sorumluluk biçimidir. Yalnızca iki kişi arasında yaşanan bir duygu değil; insanın dünyayla kurduğu bağın da adıdır. Çocuğuna sarılan anne, dostuna omuz veren arkadaş, memleketine sahip çıkan yurttaş… Hepsi farklı biçimlerde sevme pratiğidir.
Sanatın, bilimin ve düşüncenin ortaklaştığı bir yerde durur aşk. Beyindeki kimyasallarla başlar belki ama şiirle, müzikle, fedakârlıkla, dayanışmayla büyür. Piyasa onu paketleyebilir fakat anlamını belirleyemez. Ritüeller onu simgeleyebilir; fakat derinliğini tüketemez.
14 Şubat, bir gülün fiyatından ya da bir restoran rezervasyonundan ibaret değilse, belki de her yıl bize şu soruyu sormak için vardır: Sevgiyi ne kadar özgür, ne kadar eşit, ne kadar insanca yaşayabiliyoruz?
Aşk, insanı hem en kırılgan hem de en dirençli kılan duygudur. Onu yalnızca kalbe ya da yalnızca pazara teslim etmek yerine, insanlığın ortak mirası olarak düşünmek… Belki de 14 Şubat’a verilebilecek en sahici anlam budur.


Bir Cevap Bırakın