SANAT VE TOPLUMSAL İLETİŞİM

Sanat ve estetik konuları öteden beri subjektif, yapısı bakımından oldukça akışkan kavramlar örgüsünü de beraberinde getirmektedir. İnsanın duygu ve düşüncelerini son derece özgün, değişik ve estetik üsluplar içerisinde anlatan sanat, kolaylıkla analiz edilemeyen, sınıflandırılması ve tanımı her zaman mümkün olmayan bir dizi kavramı da peşinden sürüklemektedir, Sanat olgularını inceleyen bilim alanlarının her biri bu olguya değişik yönlerden yaklaştıklarından, bu dalların her birini ayrı ayrı incelemek zorunluluğu doğmuştur. Sanat, insanın kendini ifade etme biçimlerinden biri olup, direk olarak insanlara seslendiğine göre, sorunların çözümlerini insan toplumlarında aramak gerekmektedir.

Sosyoloji, toplumları ve toplum içerisindeki olayları incelemekte, sanat ise, tüm toplumlarda yaygın olan bir olgu olarak değer kazanmaktadır. İşte bu düşünceler ışığında, sanatın insan toplumu ile olan ilgisini yorumlayabilme kaygısı sosyologları ve sanat tarihçilerini yeni bir bilim dalı kurmaya yöneltmiş ve sanat sosyolojisi doğmuştur. Sanatın estetik özünü toplumsal olaylar, insanların toplumla olan çok yönlü ilişkileri oluşturmaktadır. Sanat, toplum ve devlet arasındaki ilişkiyi, yani sanatın sosyal işlevini ilk ortaya koyan düşünür Platon olmuştur. Oligarşi ya da demokrasi düzenleri, tek yanlı olduğu için Platon’a göre mutluluk, salt bir idea olarak düşünülebilecek bir akıl devleti ile sağlanabilmektedir. Platon, “böyle bir akıl ve ahlak devletinde sanatçıların yeri ne olacaktır?” sorusunu araştırmıştır. Devletin düzenleyicisi akıldır. Sanatın yaratıcısı ise duygu ve heyecanladır. Akıl ile duygu arasındaki çatışma, devlet ile sanat arasında da görülmektedir. Aklın olduğu yerde düzen, duygunun olduğu yerde karmaşa bulunmaktadır. Sanat benzetmeci ve taklitçi olarak insanı gerçekten uzaklaştırır. Platon’a göre, bir devlette aklın yerini duygu ve heyecan alınca orada bozulma başlar, devlet düzenli ve ahlaklı bir toplum olma özelliğini de kaybeder. Bu görüşleri nedeniyle Platon, sanatı toplumda gevşetici ve zayıflatıcı bulmakta ve toplum için zararlı görmektedir. Toplumların inanç, düşünce ve insan yapısını kültürel, tarihsel, siyasal ve dinsel özellikleri oluşturmaktadır. Sanat da insana ve topluma hizmet ederken toplumlar arasındaki farklılaşmanın güçlülüğünde var olan bir olgudur. Sanat, tüm insanların, tüm toplumlarda kullanılan ortak bir dil olarak tek bir toplum gibi aynı amaca yönelmiştir.

Prehistorik dönemden başlayarak toplumlar birçok yapıt ortaya koymuşlardır. Günümüze kadar ulaşan yapıtlar üzerinde yapılan incelemeleri dayanılacak, sanatlar üzerinde etkin olan üç dönem bulunduğu saptanmıştır. Tarih öncesi dönemler, krallıklarla yönetilen dönemler, demokrasi dönemleri.

Neolitik çağın başına kadar, yaşayan toplumlarda düzenli bir devlet yapısına rastlanmamıştır. Bu dönemde ortaya konan eserlerin pek çoğu sanatın ilk örnekleri olmasına rağmen, mimari, kulübe anlayışında kalmıştır. Milattan önce 5000 yıllarında Nil Nehri çevresinde, Mezopotamya’da, Ganj- Pencap bölgesinde kentler kurulduğu görülmüştür. Yönetici kral ya da Tanrı olsun, toplum üzerinde egemenliği kesinlik kazanmıştır. Devlet düzeninin oluşması ile birlikte sanatta da düzen görülmüştür.

Yaklaşık 7000 yıl süren monarşi döneminde dünyanın her yerinde sanatçılar, yöneticiler ve din adamlarının isteğine bağlı eserler üretmişlerdir. Yunan tapınakları Türk ve Pers camileri, Hristiyan kiliseleri, Hint stupaları, Çin pagodaları, hep dinin baskısında ve onun kurallarına uygun olarak inşa edilmiştir. Sadece mimari değil, resim, heykel de aynı yönde gelişme göstermiştir.

1900 yıllarından sonra krallıklar yıkılmış, yerlerini parlamentolar almıştır. Böylece demokratik yönetimlere paralel olarak, sanatta da değişimler başlamıştır. Her dönem, kendine uygun değerler yaratmış, bu gelişmeler sanatsal, bireysel çeşitlilikleri getirmiştir. Tüm sanat olaylarında iki faktör gözlenmektedir. Bireyin iradesi ve toplumun gereklilikleri.

Toplum, normal şartlarda sanat eserleri hakkında bilinçli olarak karar verememekte, olağan kültürel faaliyetleri çerçevesinde onları kabul ya da reddetmektedir. Kültürlerin entegrasyonu da sanat üsluplarının ortaya çıkması ve varlığını sürdürmesi ile aynı süreci oluşturmaktadır.

20, yüzyılın başlarından itibaren sanatın sosyolojik bir gösterge olarak yansıtıcı kimliği, sanatçının iradesiyle daha da belirgin bir hal almaya başlamıştır. İnsanlık tarihi boyunca birey olma savaşı, sanatları da doğrudan etkilenmiştir. Geçtiğimiz yüzyıldan günümüze kadar sanat, önceki dönemlerin egemen mitolojilerinin, ritüellerinin ve güçlerinin etkisinde yüzyıllar süren edilgen karakterinden kurtulmuş, bireyin varlık gösterdiği, sanatçının toplumsal kimlik olarak evrene ve çevresine bakışı çerçevesinde şekillenmiştir. Sanat-sosyoloji ilişkisinde, diğer disiplinlerde pek görülmeyen sorunların ortaya çıktığına tanık olunmuştur. Yaşanan en ciddi sorun, sanatın biçim ve içerik olarak sınırsızlığının ve bireysel olarak da yapılabilmesi gerçeğinin sosyolojiyi zorlaması olmuştur. Sanatçının birincil işlevi ve benzersiz yetilerinin ona kazandırdığı tek işlev, zihnin en derin katmanlarındaki içgüdüsel yaşantıyı somutlaştırma kapasitesidir.

“Sosyoloji” bilimsel bir çabadır, bir doğa bilimi değildir. İnsan doğadaki nesnelerden farklı olup, ürettiklerine anlam katmaktadır. Sosyoloji, özellikle 17. yüzyıldan itibaren yoğunlaşan toplumsal değişimleri anlamak için gelişmiştir.

Antony Giddens, sosyolojinin işlevini şöyle açıklamıştır; “Toplumun bizi nasıl yönlendirdiği ile bizim kendimizi nasıl gerçekleştirdiğimiz arasındaki bağlantıları incelemek sosyolojinin işidir”. Sosyolojinin ilk kurucuları A. Comte, K. Marx, E. Durkheim ve M. Weber’dir. 18. yüzyıla kadar egemen olan felsefi tutum yetersiz kalıp, toplumsal alanda bilimsel tutuma geçmenin kaçınılmaz olması ile kurulmuştur (1839).

Sosyal olgularda tanrısal- düzen anlayışından uzaklaşmayı sağlamı: Marx’ın sosyo- ekonomik altyapıya dikkat çekmesi ve sosyal yapıların evrimine, göreliliklerine, değişikliklerine yapmış olduğu vurgu, sosyolojinin objektifliğine önemli katkılarda bulunmuştur. Sosyolojinin kurucularının estetik konulara daha az önem verdikleri bilinmektedir. Emile Durkheim, sanat olayına onu din bağlarından bir sapma olarak görmüştür. Aynı dönemde George Simmel, Rembrandt, Michelangelo ve Rodin üzerinde yazmış olduğu yazılarında, (1925) sanatın sosyal koşullanmasına, Hristiyanlıkla olan bağlarına ve dünyaya felsefi bakışın yapıtlar üzerindeki etkisine açıklık getirmiştir. Örneğin; sanatta simetri beğenisi ile otoriter devlet yönetimi şekilleri ya da sosyalist toplumlar arasındaki yakınlığa atıfta bulunmuştur. Liberal devlet biçimlerinde ve bireycilikte ise, genellikle asimetri olgusunun yer aldığını ifade etmiştir. Simmel’in çalışmaları akademik sosyolojinin sınırlarında konumlanmıştır. Sanata yakın olmak, sosyolojiden uzaklaştırmış ve sanat tarihine, sanatın bu eski inceleme alanına götürmüştür. Bu iki alanın uç sınırlarında “sanatın kültürel tarihi” gibi bir yer belirmektedir. Sanat sosyolojisinin başlangıçları olarak geriye doğru okunabilecek çalışmalar buradan başlamaktadır. Sanat sosyolojisinin başlangıçlarında kültür tarihi önemli bir yer tutmuştur. Sanat sosyolojisinin sınırlarını çizmenin zorluğu, aynı disiplinlerle uğraşan (sanat tarihi, eleştiri, estetik), sıkı yakınlığından öte, sosyolojiye yakın sosyal bilimlere (tarih, antropoloji, psikoloji, ekonomi, hukuk) olan yakınlığından kaynaklanmaktadır. Sosyoloji yeni bir disiplin olup, 100 yıl kadar bir sürede hızlı gelişme göstermiştir. Fransa’da Durkheim ‘e yakın Gustav Lanson, büyük kuramsal sentezlere değil, olgular üzerine kurulu ampirik, endüktif bir yaklaşım izlemesi ile edebiyat tarihine sosyolojik bir yönelim getirmek istemiştir. Sanatın kültürel tarihi en önemli gelişmelerini iki savaş arasında, Almanya ve Avusturya’da göstermiştir. Yüzyılın en ünlü Alman sanat tarihçisi Erwin Panofsky’nin çok yönlü yapıtları, sanatın kültürel tarihine bağlanmıştır.

Pierre Bourdieu’nun 1967 ‘de Panofsky’nin “Gotik Mimari” ve “Skolastik Düşünce” sinin (1951) Fransızca çevirisine yazdığı son söz ile Panofsky, sanat sosyolojisine girmiştir.

Panofsky’nin birçok yapıtı sosyolojik bir bakışın ötesine geçmiştir. Onun sosyolojik bakışı, bir “kültür”ün genel olan düzeyi ile bir yapıtın özel düzey arasındaki bağımlılık ilişkilerini vurgulamasında görülmektedir. Sanat sosyolojisi, sanatçılar / yapıtlar ikilisine geleneksel yönelimi kırmak isteyen estetik ve sanat tarihi uzmanlarının elinden çıkmıştır. Sanat üzerine incelemelere bir başka sözcüğü, “toplumu” yerleştirmeleri ile yeni bir bakış açısı, dolayısıyla yeni bir alan ortaya çıkmıştır. Bu bakış, farklı biçimlerde kullanılmıştır. Bu eğilimler coğrafi kökenleri, farklı eğitim alanlarına ve epistemolojik anlayışlara dağılmıştır. Sanatla toplum arasında bağ olduğunu düşünmek, 20. yüzyılın ilk yarısında estetik ve felsefede Marksist düşüncede ve İkinci Dünya Savaşı sıralarında sanat tarihçileri arasında ortaya çıkmıştır. Marksist düşünceyle sanat konusu açık biçimde sosyolojikleşerek materyalist tezlerin öne çıkarılması için merkezi bir önem kazanmıştır.

Sanatta Marksist yaklaşımın temellerini Rus Georges Plekhanov belirlemiştir. Sanatı bir toplumun maddesel ve ekonomik “alt yapısı”nın belirlediği bir “üst yapı” elemanı olarak ifade etmiştir.

Sanatın sosyo tarihini Fransa’da Pierre Francastel, özellikle “Resim ve Toplum”da (1951), “Sanat Sosyolojisi İncelemeleri”nde (1970) göstermiştir. Sanat tarihçisi olarak resim ve heykelde üsluplar analizine ağırlık vererek formalist düşüncelerden yola çıkmıştır. Ancak, geleneksel sanat tarihinin yapmış olduğu gibi, üslupları ayırmak, analiz etmek, etkileşmeleri incelemek yerine onları zamanların toplumu içerisinde düşünmüştür. Örneğin; Rönesans eserlerindeki plastik mekânın, ressamların bakışında kırılmasını, bütün toplumun uzama bakışını biçimlendirdiğini ifade etmiştir. Büyük sanat üsluplarının gelişim süreçlerinde yaşananlar, bir bütün olarak kültürlerde de yaşanmaktadır.

“Sanat Dünyaları”nda (1982) marjinalite üzerine alan çalışmalarıyla tanınmış olan Amerikalı sosyolog Howard Becker, sanat üretimini sorgulamıştır. Becker’in en önemli orijinalitesi, sanatta tek tip bir yaratıcılıkla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda edebiyat, resim, müzik, fotoğraf sanat mesleklerini incelemesi olmuştur. Bütün bu alanlarda, temelde çoğul olan bir sanat dünyasında bütün eylemlerin zorunlu bir eşgüdüm içerisinde bulunduğunu göstermiştir. Yapıtlar kendi iç özelliklerine (plastik, yazısal, müzikal özellikler) sahiptir ve etken olmaktadırlar.

Bilgi kategorisini etkileyerek zihinsel kesitler oluşturmaktadır. Değer sistemlerini etkileyerek yeni yargılar doğurmakta, algılama sınırlarını etkileyerek duyumsal deneyimleri, bunlara entegre eden değerlendirme kategorilerini programlamaktadır.

Sanat eserini, sanatçıyı, toplumsal koşullar belirlediğine göre, bilim insanı gibi bu koşullar üzerinde çalışarak sanatla ilgili sorunlar açığa kavuşturulabilmektedir. Bu yöntemin öncüsü, ünlü “İngiliz Edebiyatı Tarihi” (1864) ve “Sanat Felsefesi” (1881) ‘in yazarı Hyppolyte Taine’dır. (1828-1893) Ona göre sanat olayları, doğa olayları ile aynı nitelikte olup, doğa olayları gibi sanat olaylarının da nedenleri bulunmaktadır. Bir sanat ürününün ortaya çıkmasını belirleyen etkenler: ortam (sosyal ve fiziksel çevre), ırk ve dönem (sanat eserinin yaratılışına tanık olan tarihsel an) dır.

Her sanatçı, ülkesinin iklimi, fiziksel, siyasal, toplumsal koşulları tarafından belirlenmektedir. Arazi, iklim, coğrafya koşulları, toplumsal koşullar, insanların karakterlerine yön vermekte, insanların düşünce ürünleri de doğa ürünleri gibi içinde bulundukları çevre ile açıklanabilmektedir. Taine, doğa bilimlerinin gerekircilik ilkesini sanata da uygulanmıştır.

Sanat eserleri, önceden gelmiş olan eserlerin bıraktığı izler üzerinde yükselmektedir.

Taine’e göre, sanatta amaç, gerçekliği olduğu gibi yansıtmak değildir. Irk, ortam, tarihsel an gibi çeşitli koşullar tarafından belirlenen sanat eseri, oluşturulduğu dönemi yansıtacaktır ve eserin büyüklüğü yansımada gösterdiği başarıya bağlıdır. Bu yansıtma Taine’e göre, toplumsal yaşayışı en iyi yansıtan sosyal bir belge olmaktan ziyade, bir ırkın, ulusun ruhunu, karakterini en iyi yansıtması açısından önem kazanmaktadır. Bugün toplum bilimsel eleştiri Taine’nin zamanına göre çok daha gelişmiştir. Sosyolojinin yasaya benzer düzenlilikleri hakkındaki bilgilerin zenginleşmesiyle, yöntemlerin kesinlikle kazanmasıyla toplumsal yapı daha iyi incelenebilmektedir. Tarih çağları boyunca her dönemin toplumu, sanat ve sanatçıyı toplumun yapısı ve değer yargılarına göre farklı bir yere oturtmuş, sanat türü ve sanatçı toplumsal yaşam ve ihtiyaçlara göre yerini bulmuştur. Toplum içerisinde sanatı belirleyen güçler, farklı bölge ve çağlarda, değişik ağırlıkta rol oynamıştır. Sanat sosyolojisi belirli toplum biçimleri ile bunlara bağlı sanat tipleri arasındaki ilişkiyi araştırmaya yönelmiştir.

 

 

KAYNAKÇA

Heinich, N., Sanat Sosyolojisi, Çev. Turgut Arnas, Sağlam Yayınevi, İstanbul 2017

San, İ., Sanat ve Eğitim, Ütopya Yayınları, Ankara, 2008

Read, H., Sanat ve Toplum, Çev. Firdevs Candil, Hayalperest Yayınları, İstanbul 2018

Mülayim, S., Sanata Giriş, Bilim Teknik

Yayınevi, İstanbul, 2008

Aydın, M., Ç., Sanatlar ve Toplumsal Etkileşim, E Yayınları, İstanbul, 2009

 

 

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.