Heykelleriniz toplumsal yaşamla çok bağlantılı, toplumsal sorunlara çok duyarlısınız, soyut geometrik heykeller yapmanıza rağmen bu sorunları kavramsallaştırabiliyorsunuz. Narin Cinayeti hepimizi derinden sarstı, bu konuda bir heykel yaptınız ve adını ifade edilemeyenler koydunuz, bu heykel nasıl ortaya çıktı.
Türkiye’de ömrüm boyunca şuna rastladım, olaylar tekrar ediyor. Narin, Rojin, Güldünya bir tane vaka değil ki çok fazla tekrarı var. Olaylar tekrarladıkça benim zihnimde bir olguya, bir probleme dönüşüyor. Bu benim zihnimi çok meşgul ediyor ve bir forma bürünmeye başlıyor. Benzer bir formu mesela Sivas Madımak Yangınında ölen canlar için de yaptım. Hepsi birbirinden acı. Çocuklar için çok şey düşünüyorum, çok yoruluyorum ve onları görsellemeye çalışıyorum, o da benim kendi kendime bulduğum bir tür sağaltım metodu, belki onları ifade edip onlara dikkat çekerek rahatlıyorum. Herkesin kullandığı bir dil var, kimi yazar oluyor, kimi ressam, kimi gazeteci, kimi film yönetmeni, hepimizin kullandığı bir dil var, o dille düşüncemizi, sıkıntımızı, sevincimizi, mutluluk varsa, umut direnç varsa onu da ifade etmeye çalışıyoruz.
Geometrik formlarla bu duyguları nasıl ifade ediyorsunuz?
Geometrik formlar de kendi içlerinde ifade taşıyorlar, zihnimize işlemiş bir biçim evreni var ve bunlar ortak algılarımız, yoksa trafik işaretleri, uyarı levhaları her yerde farklı olurdu.
Evrensel bunlar
Tabii evrensel farklı ülkelerde farklı yorumlar olsa bile bazı şeyler evrensel.
Narin ile ilgili yaptığınız eseri düşünelim, adı neydi? “ifade edilemeyenler” çok da manidar bir isim koymuşsunuz. Zira bazı olayları ifade edemiyoruz.
İfademiyoruz, yen kırılıyor içinde kalıyor, bu Türkiye’ye ait bir atasözü.
Bu heykelin ortaya çıkışını, son haline kadar olan aşamalarından biraz bahseder misiniz? Örneğin not mu alırsınız, eskiz mi çizersiniz, sonra malzemesini düşünüp ona nasıl yönelirsiniz? O hikâyeyi biraz anlatabilir misiniz
Bir durum ya da olaya şahit olduğum andan itibaren düşünürüm. Zaten tekrarlı bir şey bu, zihninizden silinmeyen bir sıkıntıdır genellikle, önce araştırma süreci geçiririm, gazetelere, kitaplara bakarım, yazılmış örneklere bakarım, araştırma süreci benim için epey sürüyor, Mesela “otobiyografimden” isimli işim için 4-5 ay çalıştım ve hep gördüm ki olaylar tekrar halinde. Bugün dönüp o işlerime baktığımda aynı olayları farklı isimlerle hala yaşadığımızı görüyorum.
Peki sonra onları eskiz olarak mı çizersiniz? Malzeme seçimini nasıl yaparsınız?
Önce malzeme, malzemeyi de temaya bağlı seçiyorum. Taşın ifade ettiğiyle, metalin ifade ettiği farklı oluyor, bronzun da halleri var, örneğin erime hali. Özetle önce malzemeye karar veriyorum.
Peki olay örgüsüne göre yani o olgunun mahiyetine göre malzeme seçiyorsunuz değil mi?
Evet onun için uygun olan malzemeyi kullanıyorum.

Daha önce maketi mi yapıyorsunuz, direkt büyük heykele mi geçiyorsunuz?
Tasarı geometri dersinde Yılmaz Morçöl Hocadan öğrendiğimiz bir teknik var. Akademide mimarlarla birlikte bu dersi almış olmamız büyük şans, orada öğrendiğim şekilde çizerim. Şimdi bunu 3D programlar yapabiliyorlar ama elle çizmek de çok zevkli. Öncelikle bir kareli kâğıt üzerinde dört taraftan nasıl görünecek onu belirliyorum sonra malzemeyi ölçülendiriyorum, üstündeki işçiliği belirliyorum, rengi belirliyorum yani benimki taze, spontane bir çalışma değil klasik, manuel, planlanmış bir çalışma. Ağır-ağır çalışırım çünkü malzemeye dokunmayı seviyorum. Başka birine emanet etmek istemem. Çoğu kez yazı yazarken işlerimin üstüne yazmak konusunda “ben yazayım” teklifine rastlarım. Teşekkür ederim, ben kendim yapmak istiyorum derim, çocuğunun temizliğini yapmak gibi bir şey bu, onu başkasına bırakmak istemiyorum. Kendim dokunarak yapmak istiyorum, tabii o sırada bazı değişiklikler de olabiliyor malzemenin üzerinde. Malzeme size öyle bir yer gösteriyor ki onu muhafaza etmek istiyorsunuz veya biraz daha derine gitmek istiyorsunuz. Heykelin üzerinde çalışmayı, onun için yorulmayı çok seviyorum, daha doğrusu zaten o işin yapılış sürecini yaşamaktan büyük bir haz alıyorum, sonra sonuç ortaya çıkıyor.
Heykellerinizde renk görüyorum, orada gökkuşağı var, onun da kavramıyla ilgili mutlaka, diğerinde bir kırmızı var, hatta zeminde de bir kırmızı fon kullanmışsınız, yine arkamızda çiçekler var, bu romantik yaklaşım feminen bir durumdan mı kaynaklanıyor?
Olayların aslında hiç biri bana ait değil. Yaşımla, benim yaşadığım tarihle ilgili, benim yaşadığım ülkeye ait şeyler bunlar, ortak paydalar var. Bizim çocukluğumuzda derlerdi ki “gökkuşağının altından geçersen kızlar oğlan oğlanlar kız olacak veya dileklerin gerçekleşecek.” Biz de yakalamaya çalışırdık gökkuşağını, yaşam karşısında hala öyle olduğunu düşünüyorum. Yani hep bir şeyleri yakalamaya çalışıyoruz ama yakalayamadan o kaçıyor elimizden. Biraz Yaşam heykelime renk koyarken ona değinmek istedim, “gökkuşağını” tutamıyoruz.

Tutamıyoruz ama hep bir tutma isteğimiz var
Mesela bu güneş saati heykelinde empati ve empatinin aşamaları yazılı. Yani, karşındakini önce dinle, anla, bil, hisset, paylaş, özen. Empatinin aşamaları bunlar. Eğer bir kırmızı leke olmasaydı işin üzerindeki bu sözcükleri okutacak ilgiyi sağlayamazdım. Kırmızı renkli stil parçasını koyarak, sözcükleri okutmaya çalıştım, yani onlara dikkat çekme isteğimden kaynaklandı.
Empati kurmaya dikkat çekmek istediniz
Empati kurmaya dikkat çekmek istedim, buna çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Biraz toplumsal sorunlarla uğraştım ister istemez beni de ilgilendiriyor toplumsal sorunlar. Çünkü sanat bir sorumluluk meselesi, kendini eğlendirmek, gözü eğlendirmek, şıklık olsun değil, sadece estetik bir haz değil. O sorumluluğa dokunan bir şey ise yapabilirim. Şimdilerde şu moda, şimdilerde bu malzemeler moda, beni ilgilendirmiyor, yapan buyursun yapsın ama benim için ne anlatacağım önemli. Ama temamı destekleyen her teknolojiyi, yöntemi kullanabilirim.

Biraz da Sevdalinka’dan bahseder misiniz?
Sevdalinka bir şarkı formu, benim annem Trakyalı. Trakya’da bazı ülkelerde heykel yaptım. 1990’da o zamanki adıyla Yugoslavya’daydım ve ben oradayken savaş çıktı. Savaşta Saşa Bukvich isimli beraber heykel yaptığımız bir arkadaşımız vardı. Eşi Saraybosna’daydı, bir kızı vardı, onlara telefon etti, kızıyla konuşabildi, kızı dedi ki;
“baba sakın gelme, seni vururlar”,
babası; “kızım sen gel”
“ben annemi bırakıp gelemem”,
“O halde annenle ikiniz gelin”
“O da annesini bırakıp gelemez”
İşte Sevdalinka, form olarak bu tür farklı inanç gruplarından kız ve erkek çocukların sevdalarının üzerine başlamış bir şarkı formu, ben Balkan müziğini çok severim, annem de çok severdi, benzer bir şeyi ben de annemle yaşadım. 8 Yaşında annemden fiziki olarak ayrılmak durumunda kaldım. Birbirine büyük bir bağlılık yaşandığı halde beraber olamayış, bu şarkı formuyla ile aktarıldığı için heykelin adını “Sevdalinka” koydum. Annem, bana gelinciklerden 2 gelinciği birleştirip bebek yapardı, ben de onları defter sayfaları arasında kuruturdum. O birbirine kavuşamama, mecburi uzak kalma hali, hasretlik bu işin çıkmasına sebep oldu.
Bütün heykellerinizin öyküsü var. Zamanla ilgili olanlar var, dönüşüm mesela, biraz Nazım Hikmet’in hikayesi; Sevdalı Bulut, oradaki her eleman bunu anlatıyor. Güneşin hafızası dediğiniz sergi başlığına dönelim, onu videoda çok güzel açıklamışsınız, aynı güneşin altında çamaşır kuruttuğumuz insanlarla barış içinde beraber yaşamak.
Benim değil aslında bu söz, bu kavram, babamın yaklaşımı. Onlar dedemin gençliğinden beri Göztepe’li bir aile. Göztepe o zamanlar Rumlar, Ermeniler, Arnavutların bir arada yaşadığı bir semt, bu arada babam bir Rum kıza aşık, Babaannemin ahretliği Ermeni. Müthiş sıcak ilişkiler olan bir mahalle, hepsi akşamları bir bahçede toplanıp çaylarını içip böreklerini yiyorlar filan. Tren istasyonu ile bizim evin arasında Göztepe çayırı denen, şimdi apartmanların olduğu o o yerde, oyun oynadığı, top oynadığı çocukluk arkadaşlarıyla rastlaşınca babam merhabalaşırdı. Baba bu kim, bu kim diye sorunca; “Kızım annelerimiz aynı güneşin altında çamaşır kurutmuş” derdi, onlarla olan muhabbeti, kardeşliği anlatabilmek için. Bu tanım beni etkilemiş olmalı.
Peki ya güneş saatleri?
Güneş saatlerinin kaynağı öyle, epeyce güneş saati yaptım, bugün herkesin kolunda bir dijital saat var, ama güneş saati evrensel, herkesin kolunda olmasa da, her ırktan her inançtan insanın kullandığı bir nesne. Benim için metaforik formlar tabii yaptığım güneş saatleri, yöreyle bağlantılı ve güneşin birleştiriciliğine ihtiyaç var.
Tabi ülkemizin Akdeniz ülkesi olması nedeniyle bir güneş ülkesi olması, çok fazla kültür çeşitliliğine sahip olması ve buna bir saygı.
Evet öyle de denebilir. O kadar çok derdimiz var ki, otobiyografik çalışmama bakarsanız, yazdım taşların üstüne, hala aynı şeyler yaşanıyor, sadece sayılar değişiyor.
Bu sorunlar çözülmediği için hep karşımıza çıkıyor.
Bütün bunlar kültüre bağlı şeyler. Sadece insana da bağlı değil, bizim derdimiz binalarla da ilgili, geçen gün basında dev bir kamyonun Ayasofya’nın içine girdiğini gördüm, çok acıtıcı, yani altındaki küçücük taşa kıyamazsın, şu altımızdaki yenilenebilir taşa kıyamazsın, bunu nasıl yapabilirsin? Tarihin içine nasıl böyle dalabilirsin? Niye biz çocuklarımıza bu saygıyı bir türlü öğretemiyoruz.
Çünkü hocam kamusal alanda sanat yok.
Kamusal alanda sanat olması demek aynı zamanda düşünce, ifade özgürlüğü falan demek, o ikisi birbirine çok paralel, beraber gelecek şeyler.
Peki bu konuda bir gerileme mi oldu? Eskiden daha çok heykel mi konuluyordu kamusal alana?
Meydanlara konulan heykeller daha çok officiel heykellerdi, bir geçiş dönemi için belki şarttı, kabullenilmesi için, benimsenmesi için falan. Öyle bir şey yaşadım ki ben, mesela Hatay’da soyut bir form yapıyorum, “Bunun Atatürk’ü ne zaman konulacak?” diye sordu yöreden biri.
Heykel deyince o geliyor aklına.
Heykeli öyle öğrenmeye başladılar da onun için, o düzeyi geçemedik, sivilleştiremedik belki Heykel çok entim kalıyor, beyaz küpün içinde kalıyor, kamusal alana koymayınca, o benimseme halinin başlaması çok zor.
Hocam biraz da Mimar Sinan ve Michelangelo’dan bahsedelim, biliyorum çocukluğunuzun bir bölümü Edirne’de Selimiye Cami ile iç içe geçti.
Ben beş ila sekiz yaş arası Edirne’de yaşadım, çok etkilemiştir beni, Selimiye’nin kubbesinin deseninin değişeceğini duyduğumda ağladım, çok-çok üzüldüm neyse ki önlendi. Sünnet düğünü olur annemi mevlide çağırırlar, annem de beni oraya götürür, ben daha girer girmez takla atmaya başlardım, küçük bir çocuğum, sonra en ortaya yatar, tepeye bakarım, o desenler benim için tavanda açan dev çiçeklerdi, Ben bunu böyle içinden yaşamış bir insanım. Sonra biri geliyor, bu olmaz diyor, ona başka bir şey yapmaya kalkıyor, bunlar çok acıtıcı şeyler benim için.

Mimar Sinan ve Michelangelo, bu iki dahi’yi nasıl bir araya getirdiniz?
Üsküdar’da bir yarışma açıldı, bir mimar, bir kent planlamacı, bir heykeltıraş, biz üç arkadaş birlikte katıldık ama kazanamadık o yarışmayı. Avustralya’dan biri katıldı, ses ve ışık enstalasyonu yapıyor, böyle çok farklı yaklaşımlı bir projeydi, biz beğendiremedik ama beğenilen de yapılmadı, o sırada biraz daha teorik olarak, literatür olarak Sinan’a eğilmek durumunda kaldım, gördüm ki kendisini tarif ederken -hayat hikayesini yazdırıyor birine- ve imzasını “El fakir ül Hakir Sinan”diye atıyor. Michelangelo ise “Non sendo in loco bon, né io pittore” “Ne yörenin en iyisi (mimariyi kastederek) olabildim, ne de ressam”, Sistine Şapheli’nin muhteşem resimlerini yapan adam söylüyor bunu. Bu kadar alçak gönüllü iki adam aynı zamanda yaşıyorlar, Mimar Sinan, 14 yaş genç Michelangelo’dan. O zaman onların ikisini aynı paftada yan yana getirdim ve o paftayı rölyefe geçirdim. Biz hayıflanırız rönesans yaşamadık diye ama ikisini bir paftaya koyayım dedim. Rölyefte iki tane proje var. Yine kuş bakışı, ben çocukluğumda da böyle küçük ve büyük olma halini yani Gülliver oyunu oynamışımdır. Çiçeklerin dibine yatıp onları ağaç gibi tahayyül etmek filan gibi oyunlar. Heykel yaparken de kuş bakışı bakabilmek bazı formlara, eğlenceli oluyor.
Son yaptığınız heykellerde taşların, kayaların yarığından çıkan bitkiler var, “rağmen, empati, inadına”.
Taşın sertliğine rağmen bitkilerin ayırabiliyor ve orada var olabiliyor olmasından yola çıkarak bu heykelin adı “rağmen” Geldiğim yaşın da etkisi olmalı. Artık bu yaşta biraz her şeyi rağmen yaptığımı fark etmeye başladım. Kazanç mı? Değil. Acı, eziyet, sıkıntı ve de suçlanma riski yani bu korkularla, bu endişelerle ama rağmen yapıyoruz her şeyi. Rezilyans, bir psikoloji terimi biliyorsunuz, karşılaştığınız zorluklar; aynı zamanda sizin direncinizi arttırıyor, yeni gelecek sertliklere, olumsuzluklara karşı sizi savunur hale getirecek bir tür kalkan olan durumlar oluyor, yani mukavemet kazandırıyor, direnç kazandırıyor.
Eserlerinizden biri “Gracias A La Vida” (teşekkürler hayat)
Gracias A La Vida, (teşekkürler hayat) İspanyol devrimci Carlos’un idamdan önce söylediği söz. Şilili Violeta Parra tarafından yazılmış, bestelenmiş ve seslendirilmiş. Arjantinli Mercedes Sosa yorumunu çok severim. Özellikle sözleri çok anlamlı, aslında şu yaşta ben de teşekkür ediyorum hayata.
Diğer heykellerinizden de söz eder misiniz
Büyük oğlum sistematik felsefe ve mantık okuyordu. Nazım Hikmetin, “mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” sorusuna gönderme olarak “Peki zamanın heykelini yapabilir misin anne?” diye sorması üzerine, onunla öğrenmeye çalıştığım kavramları görselleştirme denemelerim oldu: Ateş, Su, Hava, Toprak, Özgürlük, Zaman dizisi gibi heykeller oluştu. Özetle BrieflyArt Galerideki bu sergide de çalışmalarımda süreç, üçüncü boyutta beden bulmaya başladı, Işık ve ısı plastik bir elemana dönüştü, üzerindeki yazıyla taş dile geldi, metal sustu. Toplumda giderek artan ayrışmanın anlamsızlığına işaret etmek için, barış yaratmasını umduğum metaforik Güneş Saatleri ortaya çıktı.


Bir Cevap Bırakın