Bazı şairler öldüklerinde susmazlar; yalnızca seslerini biraz geriye çekerler. Cemal Süreya da onlardan biri. Bugün ölüm yıldönümü deniyor buna ama insanın içinden geçen duygu daha farklıdır: Bir ses hâlâ oradadır, yalnızca konuşmak için acele etmez. Türkçenin içinde, sabırlı ve dikkatli bir bekleyiş gibi durur.
Cemal Süreya’yı anmak, bir şiiri yüksek sesle okumaktan çok, cümle kurarken duraksamaktır. Kelimeyi değiştirmeden önce bir an düşünmektir. Çünkü onun şiiri dili süslemekten ziyade dili sınar. Sözcüklerin ne kadar yük taşıyabileceğini, ne kadar çıplak kalabileceğini gösterir. Herkesin alışkanlıkla kullandığı kelimeler, onun dizelerinde birdenbire mahrem bir alana girer; okur kendini davetsiz değil ama hazırlıksız hisseder.
O, kelimelerle mesafeli bir şair değildi. Kelimeyi eline alır, çevirir, tartar; bazen incitir, bazen iyileştirirdi. Şiirindeki erotizm, bir teşhir arzusundan değil, bir hakikati saklamama cesaretinden doğar. Aşk onun için yalnızca yüceltilmiş bir duygu değil; iktidarla, korkuyla, yasakla sürekli temas hâlinde olan bir hâl idi. Bu yüzden dizelerinde arzu kadar çekilme, sevişme kadar susma vardır.
Cemal Süreya’nın kişiliği de şiiri gibiydi: sakin ama yerinden oynatıcı. Büyük cümleler kurmazdı; kurduğu küçük cümleler, misafir olduğu masanın şeklini değiştirir. Mizahı inceltici değil, açığa çıkarıcıydı. İronisi başkalarına yönelirken kendini de kapsardı; bu yüzden güvenilirdi. Mahcuptu ama çekingen değildi. Bilirdi ki asıl cesaret, ses yükseltmekte değil, sözcüğü tam yerine koymaktadır.
İkinci Yeni içinde birçok güçlü şair vardır; Cemal Süreya’yı ayıran şey, okurla kurduğu ilişkidir. Şiiri, okuru dışarıda bırakmaz ama elinden tutup gezdirmez de. Onu ciddiye alır. Anlamı kapatmaz, alan açar. Ne slogancı bir politik şiir yazar ne de dünyadan elini eteğini çekmiş bir estetik sığınakta kalır. Politik olanla insani olan arasındaki geçişleri bağırmadan gösterir; omzunuza dokunur ve yoluna devam eder.
Aşkı da böyle ele alır. Büyük anlatıların parçası olmaktan çıkarır, gündelik bir risk hâline getirir. Sevmek onda her zaman biraz eksilmeyi, biraz kaybetmeyi içerir. Belki bu yüzden hâlâ canlıdır dizeleri. Okur kendini yüceltilmiş bir duygunun içinde değil, tanıdık bir kırılmanın eşiğinde bulur. Şiir, bir sığınak değil; dikkat kesilme hâlidir.
Bugün Cemal Süreya’yı anarken onu bir edebiyat tarihinin sayfasına yerleştirmek eksik kalır. O, hâlâ konuşan bir şairdir. Çünkü şiiri, zamana değil dile yaslanır. Dil değiştikçe, onun şiiri de yeni anlamlara açılır. Bu yüzden her kuşak, onun dizelerinde kendine ait bir tereddüt, bir cesaret, bir susma payı bulur.
Yokluğu Türkçede hissedilir bir boşluk yaratıyor. Bazı kelimeler hâlâ onun sesini arıyor. Biz de farkında olmadan cümle kurarken biraz yavaşlıyoruz. Çünkü biliyoruz: Dil, dikkatsiz kullanıldığında hemen dağılır. Cemal Süreya’nın bize bıraktığı en kalıcı miras belki de budur. Şiiriyle değil yalnızca, şiir karşısındaki ciddiyetiyle de konuşan bir adam olmak.


Bir Cevap Bırakın