Ahmet Günbaş ile dostluğumuz çok eskiye dayanmaz, fakat gene de çok derine kök salmıştır. Ben daha kendisini tanımazken, onun Ali Rıza Ertan ve Ender Sarıyatı gibi erken vefat etmiş olan hemşerimiz şairler hakkındaki çalışmalarını takip edermişim habersiz. Birkaç yıl evvel elime geçen, Ender Sarıyatı hakkında hazırlamış olduğu ve Bence Kitap’tan çıkan Ender Sarıyatı: Ölüme Direnen Şiirler ile ilgili yazdığım bir yazı sonrası tanıştık ve İzmirli iki insan, aynı türküyü tutturmuş iki edebiyat sevdalısı olarak kaynaştık. Karşılıklı saygı ve sevgiye dayalı bir ağabey kardeş hukuku içinde ilerledi bu dostluğumuz. Şimdi ara ara Egekent’in yüksek rakımına yakışır bir tepedeki çay bahçesinde oturur, hasbıhal ederiz. Kendi kitaplığından bana taşıdığı onlarca kitabın dışında, elli yıllık edebiyat dünyası geçmişinden tecrübelerini ve anekdotlarını aktarır. Doğum yılları arasında 38 yıl olan iki yürek yaşıtıyız onunla, yaşama telaşı içinde aynı kaygıları taşıyan iki yürek kardeşi. Hatta o kadar ki, doğum günlerimiz arasında bile sadece bir gün vardır.
Ahmet ağabeyin her şeyden evvel edebiyat emekçisi bir yanı vardır. Belki de gençliğini zamanın Tekel fabrikalarında geçirmenin verdiği bir özellik olsa gerek bu; edebiyat dünyasının da en emekçi ve üretken kalemlerinden biridir o. Şiir, öykü ve romanın haricinde, bir de ekserisi edebiyat kavgasına yeni girmiş olan genç kalemlerin kitaplarına dair inceleme/tanıtım yazıları yazar Ahmet ağabey. Pek çok kalantor edebiyatçının burun kıvırdığı yeni isimlere, kıraç toprakta tarihten bir parça iz arayan bir arkeolog sabrı ve umuduyla yaklaşır hep. Hem de herhangi bir maddi/manevi karşılık beklemeden. Bundandır ki benim gözümde memleket edebiyatı içinde, emeği en kutsal isimlerin başında gelir Ahmet Günbaş.
Ahmet ağabey bunca emek verip kimsenin görmediği, görmeyi tercih etmediği isimlerin kitapları hakkında yazarak bir değer yaratır yaratmasına ya, gene de aklımdaki şu soru huzursuz bir karınca gibi durmaksızın dolanır durur: ‘Ahmet ağabey herkesin kitabı için yazıyor da onun kitapları için pek fazla yazan neden yok?’. Bu sebeple bugün, ne zamandır aklımı işgal eden bu sorunun yanıtını kendim vermek adına Ahmet Günbaş’ın Gecenin Neresindesin? adlı şiir kitabına ilişkin -kendimce- bir şeyler karalamaya ve söz konusu 30’lu yıllarında çıkarmış genç bir şair olarak Ahmet Günbaş’ı ele almaya çalışacağım.
Gecenin Neresindesin?, Ahmet Günbaş’ın (70’li yıllarda yol arkadaşları ile beraber çıkardığı, gözünün nuru diyebileceğimiz Dönemeç Dergisi’nin yayın kolu olan) Dönemeç Yayınları’ndan 1986 yılında çıkmış. İlk kitabı Evren Mapushanesi’nden tam 12 yıl sonra çıkan bir ikinci kitap bu. Günlük yaşam koşusunun, eve ekmek götürme telaşının gölgesinde Tekel işçiliği yaptığı döneme rastlar bu 12 yıl. O kadar ki, bin türlü sebepten kitaplığını dağıtmış ve hatta yazmayı bırakmanın eşiğine gelmiştir bu dönemde Günbaş. Bu açıdan bakıldığı zaman kıymetli bir kitaptır Gecenin Neresindesin?. Bugün bir Ahmet Günbaş gerçeğinden bahsedebiliyorsak, şüphesiz ki bu bir ısrarın ve vazgeçmeyişin sonucudur ve bu kitap söz konusu ısrarın ve vazgeçmeyişin sembolü olarak karşımızda durur.

1986’da bu kitap basıldığında Ahmet ağabey 33 yaşında, bugünkü benle aynı yaştadır. Yukarıda dediğim yürek yaşıtı olmanın ötesinde, kimlikçe de yaşıtızdır bu kitabın Ahmet Günbaş’ı ile. Sanki karşılıklı oturmuş sohbet eden, hemhâl iki delikanlıyızdır. İşte bu ‘delikanlı’ yaşın verdiği coşkulu öfke ve/veya öfkeli coşku hallerinden olsa gerek, daha gür bir çıkar Ahmet Günbaş’ın sesi buradaki şiirlerinde:
“Ozanım
Pılım pırtım
Beynim, kâğıt ve kalem” der kitabın ilk şiirinin ilk mısralarında ve devam eder:
“Ozanım
Sevişkenim
Fitne fücur ne bilmem” (Ozanım, sf. 5)
2024 gibi uzak bir gelecekten bakınca, genç Ahmet Günbaş’ın bu söyleyişi bize tanıdık gelen bir söyleyiştir: hayat dolu, her şeye karşın ümitvar ve evrende bir varlık olarak kendiliğinin farkında. Denilebilir ki, ileriki yıllarda hem edebi hem de sosyal kişiliğine hâkim olacak özelliklerin nüveleridir bunlar.
Devamındaki Ölümü Tarttım, Gecenin Neresindesin, Bu Kaçıncı İntihar ve Gittiler şiirlerinde ise, gençliği ve orta yaşları 1970’lerin kanlı politik ortamında geçmiş bir şairin kaygıları dile getirilir:
“Ölümü tanıdım, civanmert dostlarıma
kurşunlar yağdırdı, bıçaklar soktu
./..
Ölümü anlattım soluk soluğa
Kalleşti, dönekti, korkaktı, puşttu” (Ölümü Tarttım, sf. 6)
Öyle ya, her şey olup biteli çok olmamıştır ve söz konusu yılların yarattığı tahribatın yaraları henüz sarılmamışken, 1980’li yılların Özal Türkiye’si ile karşı karşıya kalınmıştır. Piyasanın özelleştirildiği, toplumun birbirinden koparılarak bireyselleşme adı altında kolay birer av haline getirildiği dönemde kolektif bir inadın sesini sürer Ahmet Günbaş. Ve topluma yayılmakta olan kötümser havaya rağmen şöyle der:
“İçeride o
Voltada
ayakta her şeye rağmen
ayakta, ayakta, ayakta
düşünmeye başladı bile” (Hücreden, sf. 15)
Buradaki “ayakta, ayakta, ayakta” tekrarı önemlidir, zira yaşamakta ve doğruda ayak direyen bir karşı tavrın ifadesidir bu. “Sevgidir, umuttur dayanan” diyen bir bilgeliktir (Yenik Yüzler Doluştu Kente, sf. 17).

‘…her şey olup biteli çok olmamıştır’ dediğim doğrudur; Çorum Ağıdı ve Tanık gibi şiirlere konu Çorum ve Maraş Soykırımları da daha tazedir ve genç Ahmet Günbaş’ın isyanına konu olurlar haliyle. “Çünkü onurumuz boğazlandı” (Tanık, sf. 25) diyerek Maraş Katliamı’na dair açık bir öfkeyi sesler Günbaş ve boğazlanmış bu onuru döker kâğıda.
Yukarıda da değindiğim gibi günümüzdeki duru ve tebessümane sesine nazaran daha gürdür Günbaş’ın sesi bu şiirlerde. Bayraklı’da simit satan bir çocuk için yazdığı şu mısralar bunun en açık örneğidir:
“Beş yaşında beyler, beş yaşında bu çocuk
Her gün tepelerden iner, tepelere çıkar
Dikilir karşımıza hastalıklı bir korkuluk” (Beş Yaşında, sf. 29)
“Beş yaşında beyler, beş yaşında bu çocuk” diyerek yalnızca yoksulluktan doğan acı gerçeği ve apaçık bir eşitsizliği işaret etmekle yetinmez, beraber yaşadığı topluma da ayna tutarak onların edilgen suskunluğuna da bir tepki gösterir.
İsa Kirli Ağıdı’nda ise Tekel yıllarında tanıklık ettiği, bir tütün işçisinin kimine göre trajik, kimine göre ihmalkâr ve fakat Ahmet Günbaş’a göre sınıfsal ölümünün hikayesini okuruz:
“Ben Sütçüler Köyü’nden Süleyman oğlu İsa
İyi bilin dostlar kıydılar bana
Ah aranızda olsam bağıracağım
Acıyı istifine yatırın artık
Umudu kaldırın ayağa” (sf. 33)
Bundan sonraki üç şiir, Ahmet Günbaş’ın erken yaşta kaybettiği ve bugüne değin kitaplarla, sempozyumlarla ve ödüllerle adını yaşattığı yol arkadaşı Ali Rıza Ertan anısına söylenmiş olan Ağıttır Şimdi, Ölüm Üstüne ve Ali Rızaca Bir Ölüm İlanıdır başlıklı şiirlerdir. Yakın arkadaşını anmanın haricinde edebiyat ahalisine yönelik bir eleştiri de söz konusudur bu şiirlerde:
“Şiir eşrafından Ali Rıza
kavuştu Hakkın rahmetine
Vasiyeti olsaydı merhumun
derdi herhalde, şiir okuyun
Sudan ucuzdur çünkü şiir
Şiir okuyun dua hikmetine
Cenazeme çelenk gönderilmesin
Acıdan tasarruf edilecektir.” (Ali Rızaca Bir Ölüm İlanıdır, sf. 46)
Bu eleştirel tutum yalnız edebiyatçılara yahut okurlara özel de değildir üstelik. Dedim ya, gür bir ses mevzubahistir ve bu sesten payını alır herkes:
“Suratı asık insanlar yığınıyız
Çoğumuz küçük bir yarayı deşip
geri almakta umuda verdiği ödünü
Sevgiyi iteleyip, sevgiyi iteleyip” (Kuşkuyla, sf. 48)
Evet, sevgiyi umarsızca itip kakanların arasındadır şair ve bunu yapabildiği en iyi şekilde, yani şiiri ile dile getirmekten çekinmemektedir.
Kavgadan ve bizzat ekmek parası gailesinden gelmiş olmanın verdiği işçi–emekçi sınıf odaklı şiirden ödün vermez Günbaş, bunu Akşam Saatleri, Mustafa Usta, İş Dönüşü, Bir İşsizin Günlüğünden gibi şiirlerinde gözlemleriz:
“Evlere gitmek akşamın tüm telaşı
Yoksul sofralara konmak
Kıvrılmak partal şiltelere
Bir bardak çayla avunmak
Doluşmak çocuklu söyleşilere
./..
Bangır bangır akşam gazeteleri
katlayıp satarken yeni bir cinayeti
Gizlenir günün asıl manşeti
sayfaların okunmaz bir yerinde
paranın yine düştüğü haberi” (Akşam Saatleri, sf. 49)
İlerleyen sayfalarda genç Ahmet Günbaş’ın gurbet temasına yer verdiği şiirlerinden olan Gurbette Akşam’ın alacakaranlığına girer ve bir hasret labirentinde buluruz kendimizi:
“- Çünkü gurbet çok soru sordurur adama –
Sigara içmiyorsan, içki yasaksa
Mektupsuz da kalmışsan sitemlere karşın
Zehir zemberek bir kahrın ortasında
./..
İster istemez
Bir merdivenden düşer gibi
düşüyor içime sevdan
./..
Ne bir yazı
ne bir şiir
Ne de yeni bir haber
Utandırıyor beni
senin yanına bomboş gelmek” (sf. 59)
İşbu hasret mefhumuna bağlı olarak doğaya ait imajlar (örn.: ‘Kargalar’, ‘Sığırcıklar’, ‘Güvercinler’, ‘Serçeler’, ‘Turnalar’ şeklindeki alt başlıklardan oluşan Kuşlar şiiri [sf. 69]) ve halk edebiyatı geleneğinin önemli bir unsuru olarak türkü olgusu da sirayet eder şairin mısralarına:
“Türküler ki yaşamın
bilirkişisidir.” (Türküler ki, sf. 67)
Günbaş’ın poetikasında önemli bir yeri olan aşk da kendine yer bulur sonraki sayfalarda, yanında yer yer saf bir hüzün ve bazen de pür bir ümitle elbette:
“Yeminli sevdalar kaldı kilitli kalplerde
Kapısı açılmadı sevincin yıllar boyu
Öyle uzak bir geçmişe düştü ki o kadın
Mağrur bir savaşın izi gibi taşır o adam
Kutsal bir yaraya benzer bu duyguyu” (Yara, sf. 77)
…
“Seni severken kavradım yaşamayı
Küstüğüm renklerle barıştım
./..
Seni severken kavradım yaşamayı
İnsanlara, dünyalara karıştım” (Severken, sf. 80)
…
“Aşkımız gülümseyen yüzü müydü dünyanın
Ayrıldık bak apansız, lânetlendi ortalık” (Zamansız, sf. 83)
…
“Aşkınla yazmak ve yaşamak güzelliği varken
Kederli bir şair etme beni ne olursun” (Gidişin / Gelişin, sf. 91)
Ve hepsinin yanında yaşadığı topluma ait olamamanın getirisi bir yabancılık vardır, bu yabancılığın getirdiği tekil bir isyan ile uzaklara gitme isteği/özlemi bir de:
“Çürüdü çürüyen geç fark ettim
./..
Çocuk yüzlü bir sabah çıkıp gelse” (Çelişmece, sf. 89)
…
“Gitmek, dönüşümü hiç düşünmeden” (Gitmek, sf. 92)
…
“Vapur kalktı
Kaldım ufkunu yitirmiş kuş gibi çarpıntılı
Bir demet gül aldım kokladım denize attım” (Vapur Kalktı, sf. 86)
Ancak bütün bunların yanında, sonraki yıllarda Günbaş şiirinin birincil kimliği olduğunu gördüğümüz ümit olgusu, bütün olumsuz koşullara ve 70’lerden çıkıp 80’lere giren ülke karanlığına rağmen genç Ahmet Günbaş’ın mısralarında da yalnız bırakmaz okuru:
“Ağlaya ağlaya buraya geldim
Hüseyin ve Ahmet siz varsınız
partim ve şiirim gibi karşımdasınız
Gelin bir sigara yakalım şimdi
Bayatlamış bir hüznü tartışalım
Susalım yalnız
anlamlı bakışlarla konuşalım
Yatışsın kalbim her türlü çılgınlığa varım
Çıkıp gidelim dağlara
mavi çiçek toplayalım” (Amansız, sf. 87)
Bahsettiğim karakteristik ümit olgusu, işte bu son mısradaki gibi ele verir kendini Ahmet Günbaş’ta. Yalnız edebi yaşantısında değil, bütün hayatı boyunca çıkıp dağlara giden ve mavi çiçek toplayan bir insan yanını temsil eder o. Hem de bütün olumsuzluklara rağmen. Kitabın ismini Gecenin Neresindesin? gibi bir soruya emanet ederken de farkında olmadan bütün bir kitap boyunca kendi bulunduğu yerden bize sorunun cevabını yöneltir: Gecenin orta yerindeki bir ışıktır onun şiiri.


Bir Cevap Bırakın