VECDİ ÇIRACIOĞLU’NUN “MAVİDEN / DENİZ GÜZELDİR” KİTABI ÜZERİNE  

Denize bakmaktan geldim. Yüzümde tuzu kaldı baktığım yerin. Bir zamanlar tanıdığım ama şimdi aramızda olmayanların girdiği rüyalarımdan sıçradım.

Vecdi Çıracıoğlu’nun “Maviden / Deniz Güzeldir” adlı öykü kitabında, yazarın delikanlılık yıllarında Rumelihisarı’nda balıkçılık yaparken tanıdığı, kimiyle kulubesini paylaştığı yoksul balıkçılar, semtin insanları konu edilmiştir. Bu öykülerde, öykü kişisi olarak yer alan anlatıcı,  anlatıcı-yazar olarak da, kitabın başına  “Ön Söz Yerine / İo Geçidi”  ve sonuna da “Son Söz Yerine / Denize Bakmak” başlıklı iki metin koymuştur. Bu metinlerde, yazar, anlatılanların zamanıyla anlatının zamanını açıklarken, aynı zamanda öykülerde anlatılanların gerçekliğini altını çizmiş oluyor.

“Ön Söz Yerine”de, yazar, anlattıklarının çok eskilerde değil, altmışlı yılların sonlarında yaşandığını belirtmiştir. Öykülerinde bugünden geriye doğru değil, doğrudan anlatılanların yaşandığı zaman kesitine gider yazar. Boğaziçi yazarı Abdülhak Şinasi Hisar’ın dediği gibi, “Zaman her şeyle aramızı açar. Zamanın mezarına bir zaman daha gömülür.”  Yine de az beklememiş Vecdi Çıracıoğlu, 2025 Yılı’nda yazmaya karar vermiş unutamadığı yaşadıklarını  “Bir gün durdum, üstüme başıma bulaşmış bunca hatırayı nereye dökeyim dedim,” dediği hatıralarını 2025 Yılı’nın zamanına dökmüş, onların yeni zamana söyleyecekleri olduğunu düşünmüştür.

“Son Söz Yerine”de, bu konuda şunları yazmış Çıracıoğlu:

“Uyuduğum odada başucumda yazdığım kitaplar. Kitaplar içinde, ‘Deniz,’ diye bir ses, ‘gelin, burada toplanalım,’ diyordu. Vaktiyle yazdığım bunca şeye karşı yükselen daveti engelleyecek hiçbir güç hissetmedim kendimde. Yazı, insanı bağlarmış, inandım. Kıpırdayamadım ama duydum olanları. Ağzımda denizin tuzlu tadı, bu tadı ağzımdan hiç indirmedim.”

Anlatılanların zamanında, Boğaz’da her köy iskelesinin altında ve yalıların içindeki sandal çekme yerlerinde çocukların seyretmeye doyamadığı fok ailelerinin yaşadığına tanık olduğunu, rahatsız edilen fokların bir süre kalenin yanındaki eski yalı temellerinin sığlığında yaşadıktan sonra sözleşmiş gibi sırra kadem bastıklarını yazmış Çıracıoğlu  “Son Söz Yerine”de; iki zaman arasında olan bitenlere örnek olarak. Avlanırken iskelenin altındaki demirlere sıkışan bir foku, ağlarını yırttığını düşünerek elindeki kancalı kakıçla vurarak öldürmeye çalışan bir balıkçıyı çevreden koşup gelenlerin durdurduğuna, balıkçılık da yapan genç Ermeni zangoçun soyunup denize atladığına ve hayvanı sıkıştığı yerden kurtardığına, sabah sahile inen balıkçıların Ermeni gencin sandalına eşkina, istranguloz, karagöz, mercan gibi bir yığın balığın bırakılmış olduğuna da tanık olmuştur yazar.

Bunun gibi, mayıs aylarında birçok balık türünün Karadeniz’e, eylül ayındaysa, tersine Karadeniz’den Marmara’ya göç ettiğini, anavaşya ve katavaşya diye adlandırılan bu göçlerin de artık görülmez olduğunu belirtmiş yazar. Zıpkını yiyince ağlayan, gözyaşları  “denizin derinliklerine cıva parçacıkları gibi yuvarlanarak” yok olan orkinoslarla kılıçbalıkları da görülmez olmuş. Kısacası, denizin iki zamandaki halini, öykülerin başındaki “Önsöz Yerine” başlıklı metinde de dile getirmek istemiştir.

Yazarın, “Bu hikâyat, benim denize bakmaktan gelemediğim zamanlara ait,” dediği öykülerde o kayıp dünyanın insanlarını tanırız. Kimi evsiz barksız, kimsesiz bu insanların, yaşadıkları yere özgüymüş gibi hissettikleri birlikte varolma duygusu, kitabı baştan sona kateder.

Kitabın ilk öyküsünde, anlatıcı, devamlı denize baktığını gördüğü bir adamı tanımak ister:

“Tanımak istiyor, hakkında bir şeyler öğrenmek için can atıyordum. Kıyısı yalılardan yoksun, denizle iç içe geçmiş bu Boğaz köyünün havası, suyu, her şeyi içime işlemişti bir kere. Benim için onu tanımak, ilginç kıyı insanlarına karışmanın dayanılmaz ve kaçınılmaz arzusundan kaynaklanıyordu. O, tanıyacaklarımın ilki olacaktı.”

“Onun uzaklara bakarak dalmasının nedeninin palamut ve kofana oynaklarını gözlemek olmadığını o an anladım. Seneler önce kaybettiği aşkını denizin karayla öpüştüğü yerde arıyor gbiydi.”

“Kofana” lakaplı, mevsimine göre balık yakalayanlara yem hazırlayan, bir kulübede yaşayan, ailesinin dışladığı, daha önce bir intihar girişiminde bulunmuş, alkolün esrikliğiyle kendi öyküsü içinde kalan, kimseye zararı dokunmamış bu insanın denizde boğularak ölümü anlatılır ilk öyküde.

Kofana’nın her zaman oturduğu masada olmadığını gördükten sonra ölüm haberini aldığı kahveciye bakar anlatıcı:

“Sustu ve içeriye girip bir şeylerle oyalandı. Yalandan ocağı sildi. Elindeki bezi hışımla yere attı, sunturlu bir küfür savurdu. Soğuyan çayımı yenisiyle değiştirip her zaman yaptığı gibi sevgiyle sırtıma vururken, “İki cami arasında delinin sonu gelmez, kaygılanma evlat,” dedi.

Yazarın, “Başkaları daha güzel yaşasın diye yoksulluğun omzuna elini çekinmeden koyan”  arkadaşlarından biri olan bu umarsız insanın, “denizin ona karanlık yüzünde bir yer ayırdığı”  Kofana’nın öyküsünde, sınırsızlığı temsil eden deniz ölümü de çağrıştıran özelliğiyle karşımıza çıkar.  “Garip” başlıklı öyküde de, denizde boğularak ölen anlatıcının kulübe arkadaşının cenaze töreni anlatılır. Birbirlerini iyi tanıyan insanlardır bu insanlar:

“Yarım kalmış bir apartman inşaatının bölüklerinden birine yaptığım kulübem Garip’siz boş… Garip kulübe arkadaşım. Yatağına bakıyorum, öylece duruyor. İnanmak istemesem de içimden gelen ses, belki de hain his, onun artık dönmeyeceğini söylüyor.”

“Kulübeye geri döndüm. Defterimi duvardaki zulasından çıkartarak, kıyı insanlarını ve sahnenin sahte oyuncularını anlattığım yazıyı düzeltmeye başladım.”

“Gelincik ve Mavro” başlıklı öyküde, anlatıcının “Reis” dediği balıkçının yancısı olarak katıldığı gelincik balığı avı ve “Mavro” adını verdiği bir kurt köpeğinin küçücük yavrusunu kaçırması, canhıraş havlamaları üzerine serbest bırakılan köpeğin denizde uzaklaşan sandala kadar yüzerek yavrusunu kurtarması anlatılır. Ay ışığında, bir yalının bahçesinde bir kurt köpeğiyle yanında oynaşan üç eniğe takılır anlatıcının gözleri:

“Geçen yüzyıllardan kalma ve cadde yönünden bakıldığında duvarlardan ötürü fazla görünmeyen yayvan yatay mimari kitleli, deniz üstü çıkmalı tarihe meydan okuyan, denizin mavisi ve fondaki yeşil sırtların doğasıyla ahenkli yalının alçak rıhtım duvarının önüne geldiğimizde, ayın parlaklığında gözlerim, kalın bir zincirle bağlı kapkara bir kurt köpeğiyle yanında oynaşan üç eniğe takıldı. Karanlık gibiydiler, gözleri ateşböcekleri… Gecenin o saatinde uyanıktılar. Ailece oynaşıyorlardı.”

Doğayı zenginleştiren ve tamamlayan hayvan varlığını temsil eder gibi, zincirinden kurtulup doğal güdüsüyle yavrusunu kurtarmak için hızla denize atlayan ve sandala kadar yüzen köpeğe yavrusunu bırakan anlatıcı/balıkçıya, uzaklaşan köpekle yavrusuna yapılabilecek tek şey olan arkalarından bakmak kalır:

“Ani bir hareketle nasıl olduysa oldu, eniği iki elimle göğsümden ayırarak denize köpekleme atıverdim. Suya düştüğünde Mavro ensesinden yakaladı. Hiçbir şey olmamışçasına gerisin geriye dönerek, yalıya, yuvasına yüzmeye başladı. İstediğini almıştı. Arkasından baktım. Bakmak… O an yapabileceğim sadece buydu: Arkasından bakmak…”

Birlikte varolma duygusuyla yaşadıkları Boğaz köyünde, Boğaz’ın güzel doğasının betimlemeleriyle öykülerinde şiirsel bir arka plan oluşturan yazar, incelmiş yüreğiyle, “Şair” başlıklı öyküsünde anlatısına anne sevgisini de katmıştır.

Balık ağlarını onarırken yanına gelen Şairle biraz sohbet ettikten sonra onu meyhaneye içmeye davet eden anlatıcı, olumlu yanıt almaz davetine:

“Geç oldu. Annem evde yalnız. Hazırlanmamız gerek. Yolculuk var Ankara’ya.”

Şair, yanından ayrılırken kurduğu edebi cümlelerle hüzünlendirmiştir anlatıcıyı:

“Yalnız kalmıştım. Denizin bana baktığını hissettim ve başımı o yana çevirdim. Rengi solmuş, Mavi Abi küsmüş gibiydi. Yağmur kesmiş hava, su ıtırı kokuyordu.

Ne güzel! Annesi var Şair’in…”

“Annemin de bir annesi vardı, bir zamanlar. Annesinden çok söz etmezdi annem ben çocukken. Büyüdüğümde zaten konusu olacak kadar konuşmamıştı. İhtimal, çocukken kaybetmişti annesini, annem.

Onu özleyebileceğini, şefkatini derinden isteyebileceğini bügüne, bu saate, bu dakikaya kadar hiç böylesine bir an olsa da aklına getirmemişti.

Sanki anneler annesizdir.

Şair, şiir gibi gitmişti..”

Anlatıcının denizden biriktirdikleri arasında kesik bir elin öyküsü de vardır. “Pavurya” başlıklı öyküde, arkadaşlarıyla oturduğu içki masasında, geniş bir tabak içinde önüne konan pavuryanın gözlerine bakıp dalmışken pavuryanın yavaş yavaş bir insan eli halini aldığı, işaret parmağıyla tabağın kenarını tıklatan bu elin ondan kendisini hatırlamasını istediği anlatılır. Hatırlar anlatıcı:

“Lüksü yakmış, ağı çekiyorduk. Çekilen ağ üzerine yansıyan ışıltının kutsallığını denizlerle uğraşanlar bilir. Çünkü o pırıltınıniçinde yakalanmış balığın şavkı, içimize işlemiş sabah ayazının soğuğunu eritir. Lüks ışığı, bir sevgiliyi beklemek gibidir ağ üzerinde…

(…) Kırlangıç, parlayıp küpeşteye yanladığında donmuş kalmıştım. Kesik bir sol el ağa takılmış, açık parmaklarıyla bana bakıp öylece duruyordu. Konuşmadan Reis’e baktığımda, “Silkele,” demişti sadece.

Heyecanlanmıştım. Hareketsizliğimi Reis’in ağzından küfürle karışık çıkan daha şiddetli, “Silkele sözü bozdu.

(…)Reis, “At denize. Ben bir şey görmedim. Sen gördün mü?” diye sordu. Başımı iki yana sallamakla yetinerek denize fundaladım.”

Elin sahibi Amasralı balıkçının, gırgırla çıkılan balık avı sırasında hızla denize akan ağa doğru neden eğidiği sorusu, denizin derinlerine giden kesik elden sonra da öykünün sızısını okurun içinde hissettiriyor.

Kitaptaki on iki öykünün içinde, anlatıcının Deli Tayyar, denizi iyi bilen Horoz İsmail, asıl adı Niko olan Mavişim adlı arkadaşlarını da tanıyacağımız öyküler var, yazarın “Son Söz Yerine” bölümünde söylediği gibi onlar da konuşuyor:

“Denize bakmaktan geldim. Yüzümde tuzu kaldı baktığım yerin. Bir zamanlar tanıdığım ama şimdi aramızda olmayanların girdiği rüyalarımdan sıçradım. Beni, zamanın dışına çıkartan, geçmişe doğru çeken bu kadim arkadaşların dinlendiği kitaplar, bir gece yarısı açıldı. Konuşan ben değilim artık.”

Bu öykülerde anlatılanları, okunmakla kalmayıp sık sık hatırlanacak olan bu insan öykülerini;  yüksek binalarıyla bu Boğaz köyünden pek de uzak olmayan şehre, şairin dediği gibi “pahalı zevklerin”  insanlarına, onların artık orkinoslarla kılıçbalıklarının görünmediği denizinin zamanına söylenmiş hayat sözleri olarak okudum. Okurken düşüncelere daldım ve insanın, gelip geçen, gelip geçerken alıp götüren zaman karşısındaki korunaksızlığını da hissetim.

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.