“Başlangıç ya da son yoktur; her şey ortadan başlar,” diye yazarlar Kapitalizm ve Şizofreni’de Deleuze ve Guattari. Bir noktada, masada “Nereden başlamalı?” sorusu dolaşır. Soru, hafif bir meltem hızıyla; konuşanın yüzüne yumuşak bir ahlak sürer. Dakikalar geçmeden masa, başlangıçların sisli ormanına evrilir. “Önce eğitim,” der biri; “önce ekonomi,” der bir başkası. Sözler parıldar. O parıltıdan bir adım geri çekilmez. Çay bardağının altındaki leke gibi kalır düşünce: küçük, inatçı, yerinden kalkmayan.
Bu leke, konuşmanın üstünü örttüğü şeyi gösterir. “Başlangıç” dediğimiz şey, çoğu zaman bir kapı değil; beklemenin kibar gerekçesidir. Köken bulunursa mesele çözülecek sanırız. İlk cümle doğru kurulursa geri kalan cümleler kendi kendine hizaya girecekmiş gibi… Böylece “başlamak” konuşmanın konusu olur; yapmak, sessizce ertelenir. Sanki erteleme, düşüncenin bir parçasıymış gibi; sanki hazırlık, eylemin kendisiymiş gibi.
İlk günün büyüsü, ortayı sevmez. Orta, ağır işler ister. Kurumların dönmesi, bir metnin toparlanması, bir ilişkinin onarılması, bir alışkanlığın yer değiştirmesi… Ortada büyük cümleler yıpranır; parlak sözler soluklaşır; kalan şey emektir. Alkışsızdır. Hikayesi zayıftır. Bu yüzden konuşma, orta yerine başlangıca kaçmayı seçer: “Hava yumuşayınca…”, “korku çekilince…”, “dil değişince…” Söz yürür; gün yerinde sayar.
Oysa zaman, takvim değildir; kalın bir katmandır. Bugünün içinde dünün tortusu vardır: dilin refleksi, kurumların alışkanlığı, korkunun devri, arzunun sabırsızlığı. Tanpınar’ın sezdiği şey burada dolaşır, hayat ilk gün berraklığında akmaz; geçmişin bulanık suyunu da taşır. Düşünce de öyle uyanır; boş sayfaya değil, mirasın kıyısına. “Sil baştan” dediğimiz şey, çoğu zaman yalnızca güzel bir rüyadır.
Yol, bir ‘ilk gün’ ideali değildir; ortasında oluşur. Aynı yerden birkaç kez geçersin; adımın izi derinleşir, çalılar geri çekilir, patika kendiliğinden belirmeye başlar. Bazen durur, geri dönersin; bu geri dönüşler yürüyüşün rimtidir. Yeniden başlamak da sıfırdan doğmak değil; tam o patikanın ortasında yerini yeniden almak, yönünü bir çentikle değiştirmek, yürümeye devam etmektir. Üstelik patika tek de değildir: yan yollar, kısa geçitler, beklenmedik girişler açılır.
Deleuze’ün köksap dediği şey işte böyle nefes alır. Tek bir kök arama alışkanlığı bırakıldığında, çizgi diye düşünülen şey çözülür ve bağlar görünmeye başlar. Başlangıç masalı merkeze doğru yürümeyi sever; köksap, girişlerin çokluğunu hatırlatır. Hayat çoğu kez kapıdan değil koridordan belli olur; bir yerden girilir, başka bir yerden çıkılır, sonra dönüp aynı kavşağa tekrar düşmek normaldir. Orta, ortalama nokta değildir; ivmenin düğümlendiği yerdir. Düğüm görünmeyince göz sonraya kayar; sonra da gelmez.
Sonra denen şey rahat bir buhar gibi sorumluluğu dağıtır. Fail silikleşir, zaman belirsizleşir; cümleler sis üretir, sanki sis konuşuyor sanılır. Sorular ertelenir, sorulmaz olur. Bu sözcük ne yapıyor, bu dil kimi dışarıda bırakıyor, bu cümle neyi gizliyor. Sonra gelmeyince, her şey yerinde kalır ama yerinde kalmanın da bir adı olur, sabır sanılır, hazırlık sanılır, niyet sanılır.
Tam o boşlukta parlak sözün cazibesi devreye girer. Parlak söz düşüncenin yerine geçer; konuşma emek gibi görünür, hatta emekten daha kıymetliymiş gibi alkışlanır. Nurullah Ataç’ın cümlesi boşuna değildir; çoğu zaman düşündüğümüzü sanıyoruz. Zihin kendini alkışlatan bir sahne kurar, orta perde arkasında kalır. Yöntem görünmez. Bakım görünmez. Ölçü görünmez. Leke yine oradadır; ama konuşma onu görmemeyi öğrenmiştir.
Başlangıç retoriğinin konforu, düşünmeyi tıkar. Konuşmak çalışmaktan kolaydır; bugünü erteler. Belki yeni bir fikir değil; yeni bir konuşma ahlakı gerekiyor: başlangıcı kutsamayan, ortayı küçümsemeyen, düğümlere bakan bir ahlak. Düşüncede devrim bazen ilk gün değil; ikinci haftanın sessiz akışıdır.


Bir Cevap Bırakın